29 Ağustos 2026, Cumartesi · 12:28 Piyasalar Kapalı
borsapanel.com Borsanın nabzı, tek panelde.
Abone Ol

Enis Akın: Nesnesiyle ilgilenen, şiirler okumak istiyoruz

Ondan fazla şiir kitabıyla aramızda yaşayan ve "İşte Geldik" isimli toplu şiirlerin sahibi Enis Akın'la son şiir kitabı "Telaş" üzerine konuştuk. 2013 yılından itibaren uzun yıllar Natama dergisini de çıkaran Akın'ın gün…

2013 yılından itibaren uzun yıllar Natama dergisini de çıkaran Akın'ın güncel çalışmaları arasında "Turgut Uyar Şiirinin Oluşumu" kitabı da yer alıyor.

"Telaş", "Genellikle Hayattı" şiiriyle açılıyor ve ana temalardan biri fotoğraf. Görüntü ve şiirin estetik dili üzerine düşünürken, bizi neye çağırıyor gerçeklik?

Fotoğraf da bazen şiirdir. Yıllar önce binlerce siyah beyaz, renkli fotoğraf, dia pozitif çektim, banyo edip bastım. Kitabın başında ve sonunda bana ait iki fotoğraf var; birinde karda yürüyen dört erkek görünüyor, Laleli'de 1980'lerde çekilmiş bir fotoğraf. Diğeri 1990'larda Viyana'nın bağlarında bir direğe yaslanmış şair dostum Sadık Akfırat. Bu fotoğrafları şiire katılması için düşündüm; şiir gibi değil şiir olarak. Karda yürüyen adamlardan bir şaire, Laleli'den Viyana'ya giden bir kapsam belki. Sadece şiirler değil, şiir kitabı da yazılan bir şeydir, bir bütünlük olarak tasarlanması gerekir. İlk kitabımın da başında ve sonunda birer epigraf vardır. "Yabancı, yerin bittiği yere gidiyorsun, geri dön!" ve "Yabancı, yerin bittiği yerdesin, durma!" Hâlâ aynı düşüncedeyim.

Bir şiirin oluşturduğu anlamı değerlendirebilmek için tek başına metin yeterli değil. Bir şairin yazdığı bir önceki şiirin, yeni şiirin okurda oluşturacağı anlamı etkilememesi mümkün olabilir mi? Tek bir şiiri incelerken bile bir desenden, bir alışkanlıktan, bir genellikten, bir praksisten söz etmemiz gerekiyor. Hatta ileri giderek o şiirin basılı olduğu dergideki diğer şiirler, yayınevi, kâğıdı, fontu, puntosu... O yılların siyasi iktidarı... Ekonomik durumu... Hiç kimse salt teorik (tanrısal) bir yerden konuşmuyor, herkes bir yerde ve bir zamanda, herkes bugün ve burası içinde olmakla lekelenmiş olarak konuşuyor. Benim sözüm benden sonrakinden bir önce ve onu etkiliyor. Madem bütün bunlar şiirin içine giriyor, fotoğrafı da koyabiliriz.

Bir de bir şiirle ilgili en sık kapıldığımız yanılsamalardan birisi, yine de bu konuda masum sayılmamız gerekir, şiirin bir başı ve sonu olduğu yanılsamasıdır. Her söz daha büyük bir sözün içinde yer alır; bir şiir her zaman kendinden önce yazılan şiirlerin içinde bir şiirdir, yazarın bütün sözleri içinden seçilmiş sözler içerir ve o alanda konuşmasına izin verilenlere sunulmuş bir ayrıcalıktır. Bunları Foucault söylüyor, Söylemin Düzeni'nde.

Şairin biri yazısında kullanılması için verdiği fotoğrafında kameraya değil havalara bakıyor, özellikle o fotoğraf için kaşlarını çatıyor vesaire... Bunun metne katılan bir anlamı olmaz olur mu? Veya elini sürdüğü her şeyi magazinleştiren şairler var; çok takipçili Twitter kullanıcıları olmak istiyorlar, bunun gerektirdiği bütün kirlere baştan eyvallah diyorlar. Bu davranışı onların şiirlerinden ayrı değerlendirmemiz mümkün mü?

Dikkat ederseniz bir ahlak önermiyorum; reklamın sızmadığı yer yok, görsel iletişim alanında da okur yazar olan şairler olmak gerekiyor artık.

"İşte Geldik", şiirlerinin birinde "Diyarbakır'dan üç soru getirdim sana" diyorsunuz. Şairin başkasına temas etme ve oradan bir oluş çıkarma biçimi nasıldır?

Diyarbakır kadim bir kent, kozmopolit ve kadim. Kendi ritmi var. Yakın yıllarda şehrin üçte biri kelimenin gerçek anlamında yerle bir edilmiş, sıkışık bir şehrin ortasında 3-4 top sahası boş alan olması gerçeküstü bir durum yaratıyor, Diyarbakır soruyor: Ne oldu burada? Ve kim bilir kaçıncı kez bu metropol kendi küllerinden doğmaya hazırlanıyor. Ziya Gökalp, Cahit Sıtkı ve Ahmed Arif'i bize veren şehir. Eski Roma evleri, Ermeni ustalar tarafından yapılmış uzun duvarları, bölgeye özel volkanik siyah taşı. Apartman isimlerinin Türkçe, aynı fontla aynı tabelalara yazılmış olması... Birçok şey gerçek dışı bir görüntü sunuyor. Türkçe konuşuluyor kentte ve Türkçe tabelalar var, hepsi sırıtıyor, sakil duruyor, bu kent içinde gezenlere durmadan soru soruyor. Ağzı dolu, gözleri ardına kadar açık ve aralıksız sorular soran bir şehir Diyarbakır. Giderseniz Tahir Elçi'nin öldürüldüğü yeri de bir ziyaret edin, bakın neler soracak size. Türkiye'nin birçok ilinden daha medeni, örneğin kadınlar İstanbul'un birçok yerine göre daha rahat giyinebiliyor. Kentte yaşayanlar kaçak çay olarak adlandırılan Seylan çayını seviyorlar, kahveyi pek bilmiyorlar. Benim o kentte biriktirdiklerim bunlar oldu, ama o şiirde bunlar var mıdır? Cevap vermek istemem.

Bu sorunuzun düşündürdüğü bir konu daha var: Şairin "başka"ya teması azaldı, iç düşüncelerden şiir çıkartmak alışkanlık oldu. Geçen bir salyangoz şiir yazdınız mesela siz Zeynep Karaca, tamamen kendi deneyimlerinizden yola çıkarak, bütünüyle çok başarılı bir şiir sayılmayabilir, ama sonuna kadar okudum ve alacağımı da aldım: "aramızda parlak bir sıvı dolanıyor." Sıkıldık şairlerin, eleştirmenlerin düşünce akışından başka bir şey içermeyen şiirler, yazılar okumaktan, biz nesnesiyle ilgilenen, bir nesnesi olan yazılar, şiirler okumak istiyoruz.

"Telaş" bu yönde bir girişim olmayı denemiş kitaplardan biri.


"Bir Mendil Niye Kanar Ahmet Abi"de sizin kendi Ahmet abiniz olduğunu biliyoruz. Ama bu aynı zamanda Edip Cansever'den bize miras. Şair şiirde soyla bağı nasıl kurar sizce?

Benim "Ahmet Abim" benden küçüktü, hiç yüz yüze gelmedik, Amerika'da yaşıyordu. Müslümandı. İlk sevdiğim siyasi Müslüman, daha önce böyle bir şey yoktu. İlk internet arkadaşlığı. Cahit Akın'la Özcan Özbilge'nin tasarımı Arafiyan'da 92-95 arasında yazıştık. Arafiyan ilk e-posta gruplarından biriydi, henüz Türkiye'de internet olmadığı için Türk diasporasını bir araya getiriyordu. Özel bir yerdi, bir ütopyası vardı: Sosyalistler ve Müslümanlar konuşabilir, tartışabilir, anlaşabilir. Bu daha önce denenmemiş bir şeydi. Ahmet'le sırt sırta verdik bazı tartışmalarda, çok iyi bir okurdu.

Adına Makyavelist mi dersiniz, iki yüzlü mü bilemiyorum, şiirle uzaktan yakından bir ilgisi olmadığı hâlde bir ezilen kesimin çektiği acıların üstüne "çöken" birileri oluyor hep. 12 Eylül darbesinin şiddetine maruz kalmış devrimcilerin acıları da bu şekilde kullanıldı. Arkadaş/çevre olarak, siyasi görüşlerinden bağımsız bir biçimde, rantiyer olmayanları seçmeye çalıştım. Her zaman başaramamış olabilirim. Rantın tadı zehirleyicidir, rantiyerler rantiyerleri sever. Örneğin Ahmet Telli böyle birisi hâline geldi veya getirildi. Tabii onun bireysel bir tercihi değil, bütün bir kültür var bu sürecin arkasında. Müslüman veya sosyalist, önemli değil, liyakate dayalı ilişkiler içinde olmayı, nonkonformist, statüko karşıtı insanlarla aynı soydan geliyorum.

"Ve Kadın Konuştu" şiirinizdeki kadın, bir ilişkinin içinde. Peki şiirde kadının hep erkek tarafından konuşturulması nedir sizce, güncel anlatılarda kadın şairlerin erkeklere yer vermesi bağlamında, kadının yerine ne oluyor?

1960 senesinde İngiltere'de bir şiir antolojisi yayımlanıyor, Al Alvarez tarafından derlenmiş, dönemin önemli eleştirmeni. Penguin yayınlarından çıkıyor ve 50'lerde yazmaya başlamış genç şairlerin bir haritasını çıkarıyor. İçinde kadın yok. Şiir o zamanlar bir erkek etkinliği. Plath o anlamda minör konularla ilgisinden, doğa anayla, ay'la ve depresif duygularla ilgisinden dolayı şiirin alışılagelmiş ‘majör' erkek diline uzak. Bir kadın, kendine bir dil oluşturmaya çalıştı, örneğin mutfakta soğan doğrarken parmağını kesti, "parmağımı kestim" diye şiir yazdı. Örneğin bu şiir, Dylan Thomas veya İsmet Özel için hayal bile edilemeyecek bir şiirdir. Öte yandan, kadının yeri hakkında konuşması gereken kadınlardır, kadın dilini de onlar belirler. Ben sadece şiir üzerine bir fikir sahibi olan birisi sayılmak isterim. Şiiri kimse bulduğu gibi bırakmamalıdır son kertede.


"Arkada Kalmanın Avantajı" şiirinizde; "kardeşim dediklerime karşı, sınıf farkımızı skor levhasından çaktırmadan silerken, tükürüğümle" dizeleri var. Şiir sınıfsal ayrımları içinde barındırır mı, bir başka söyleyişle şiir ne kadar sınıfsaldır?

Sınıf nedir? Marx'a göre üretim araçlarına sahip olanlar ve olmayanlar, yani kapitalistler ve işçiler. Ara sınıflar gerçekten sınıf olmasalar da vardır, küçük burjuvaları tanımlayan şey kendilerine burjuva olma olanağı verilmiş olması. Bununla doldurulmuşlardır, buna özenirler, düşlerinde bunu görürler... Küçük burjuvalar, aristokratlardan sonra, statü farklarına en çok inanan insanlardır belki de. Ezmek/ezilmek, yarışmak, ayak oyunları küçük burjuvalar için hayati önemdedir. Şairlerin tamamına yakını bu sınıftanız. Köylüler de bir küçük burjuva sınıf. Köylüleri biz Marksistler pek sevmeyiz, köy kahvaltısına bayılırız ama. Şaka bir tarafa, teoride köylü küçük çıkarlarının peşinde koşana denir, egoist olurlar. Birleşmeye (ortak eyleme) yatkın olmazlar. Günümüzde işçi sınıfı örgütlü değil, güçsüz, ama köylülük bambaşka bir kategori. Köylü egosu diye bir şey var, köyü evren sanması. Şiir, ya da daha doğrusu dil sınıfsal değildir, ama şairler belirli sınıfsal özellikleri gösteriyorlar. Edebiyattaki şair köylüler de Türk edebiyatını babasının malı sanıyor, birisi çıkıp "sen edebiyatın merkezi değilsin" deyince deliriyor; gerçek yüzünü gösteriyor. Şairler rekabet de ederler, arkadaş da olurlar, ama benim şair arkadaşlıklarımdan öğrendiğim bir şey var, şiirine güvenmeyen şairlerden uzak duracaksınız.


"Eğer Bir Şiirde Türkiye Demişsem", şiiriniz bağlamında sorayım. Türkiye demek nasıl bir sorumluluğun altına sokuyor bizi? Neye benziyor Türkiye diyen yüzlerimiz?

İnsan en değer verdiği şeylerini, ölülerini toprağa verir ve o toprağa ait olur. Ben de buranın toprağına aidim. Ülkücü, ulusalcı, ırkçı olmadan yurtsever olunabilir. Mehmet Öztek'in "seni düşündükçe Türkiye giriyor koluma"daki Türkiye ne aydınlık bir şeydir; Türklerden iyi dost olur. Kötü düşman olur, orası da öyle. Eğer bir şiirde Türkiye dememişseniz, onun yerine başka bir şey demişseniz, mesela "ben" demişseniz, onun da sorumluluğunu alacaksınız tabii, ama bu şiir bunun hakkında mı bilmiyorum.


"babAlar Siyah Giyinir"deki baba tasviri. Belki kişisel hayatlarında babadan yaralı olanlar ve toplumsal gerçek olarak babayla kavgalı olanlar arasında bir anlatı mı?

Babam erken, ben 10 yaşındayken öldüğü için benim alt edeceğim veya tapınacağım bir babam olmadı, ama kültür dünyası başka, orada ustam bildiğim birçok şair vardır… Baba hakkında herkesin bir cümlesi var, ama kimsenin genel geçerliliğe sahip bir fikri olduğunu düşünmüyorum. Freud'un bile bu konuda kafası karışıktır: Leonardo da Vinci babasız olduğu için özgürlüğü engellenmemiş ve yaratıcı olabilmiştir, Leonardo'yu böyle açıklar Freud, öte yanda Dostoyevski babasını aştığı için büyüktür. Babayla çatışmak da çatışmamak da başarı açıklaması olabiliyor. Dehanın açıklamasını yapmaya çalışmak çıkmaz bir sokak olabilir. Belki babalık kurumu yoktur, evlatlık kurumu vardır. Şimdilerde "ev genci" diye bir şey başladı bilirsiniz, 30-40 yaşlarında evlatlar ebeveynlerinin evlerinden ayrılmıyor, bakılmaktan vazgeçemiyorlar, çocuk sahibi olmak, ev kurmak gibi sorumluluklar almak istemiyorlar. "Evlatlıktan çekilmeyi bilmiyorlar" Ece Ayhan'ın tabiriyle…

Anne-baba benim için her zaman bir merak konusu oldu. Olmamasıyla var olan anne-babalar şiire yol açabilir belki. Bir yerde "babasızlık diye bir şey yoktur, o sadece annesizliğin bir tezahürüdür" demiştim. Son dönemde okuduğum André Green'in "ölü anne" kavramı benim için açıklayıcı oldu. Depresyondaki anne yani, çocuğu kendi doğal gelişiminin ötesine geçmeye zorluyor. Yaratıcılık da burada ortaya çıkıyor.


Kitap dışı bir soru olarak, şiir ontolojik bir boğumdan mı çıkar, toplumsal bir endişenin sonucu mudur?

Yeni bir çağda yaşıyoruz, yapısalcılık, postyapısalcılık, postmodernizm bize yetmiyor, bu çağda daha çok veriyi analize katmamız gerekiyor. Bir şiirin fontunun, bir eleştiride kullanılan görsellerin anlamın oluşmasındaki katkısını neden göz ardı edelim? Artık sadece metni veya tek bir şiiri eleştirmekle kalamayız, o şairin o çağın bütün şiirleri içinde oluşturduğu söylemi analiz etmek zorundayız. Bu şiiri neden yazıyor, kime yazıyor, kim bunu okuyor, ne anlıyor, bunun iktidar yapıları içindeki anlamı nedir, vb. Şiiri toplumsal bir eylem olarak görmek zamanı geldi de geçiyor. Söylemler içinde bir arkeoloji çalışması gerekiyor. Felsefi açıklamalar, metin analizi, psikanaliz, vb. hepsinin söyleyeceği bir söz vardır, hepsi diğer yaklaşımların söyleyemediği bir şeyler söyler, ama şiiri toplumsal bir eylem olarak görmek bence bunların hepsinden daha geniş bir alanı kapsıyor.

Sorunuza gelecek olursak, hem ontolojiktir, yani bireyin kendini bu yolla ifade etmek istemesi, yeteneği, şiir birikimi, hayat evresi her şey bunun içindedir. Şiirin evi hem bireysel isyanlar hem de toplumsal endişelerdir. İkisi örtüştüğü zaman iyi şiirin ortaya çıkma olasılığı doğar.

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

Hakkında daha ayrıntılı: enis akınşiirröportaj

DAHA FAZLA HABER OKU

TÜRKİYE'DEN SESLER

Göktuğ Çalışkan Nükleer anlaşmanın bedeli İsrail'le normalleşme mi?

PODCAST

TÜRKİYE'DEN SESLER

Umut Berhan Şen Kanada Dosyası (1): Vance'in hegemon dili ve Kanada'nın geleceği

TÜRKİYE'DEN SESLER

Dr. Osman Gazi Kandemir CIA Direktörü Moskova'ya neden gitti?

TÜRKİYE'DEN SESLER

Prof. Dr. Mustafa Öztürk Yüzme havuzlarında kloramin gazı tehlikesi

İlgili Haberler
Makroekonomi Bitcoin 81 bin dolardan döndü: Fed açıklaması piyasayı sarstı CNN Türk Ekonomi · az önce Makroekonomi SUT'ta yeni düzenleme: 3 ilaç geri ödeme kapsamına alındı CNN Türk Ekonomi · az önce Makroekonomi Türkiye'de güneş enerjisinde tarihi rekor: Temmuzda 5,37 milyar kilovatsaat elektrik üretildi CNN Türk Ekonomi · az önce Makroekonomi Çiftçilere müjde: 67 milyon 793 bin liralık destek ödemesi CNN Türk Ekonomi · az önce Makroekonomi Türkiye'nin çelik üretiminde güçlü artış: 7 ayda 23,2 milyon tona ulaştı CNN Türk Ekonomi · az önce

Yorumlar (0)

Giriş yaparak yorum yazabilirsin.

İlk yorumu sen yaz.