Kapadokya denildiğinde çoğumuzun zihninde aynı manzara beliriyor: Peri bacaları, vadiler, sıcak hava balonları ve Göreme’nin kartpostallara sığmayan görüntüsü… Oysa Kapadokya’nın hikâyesi, en çok bilinen duraklarının çok daha ötesine uzanıyor.
04 Eylül 2026 00:00 Dünya'yı haber kaynağınız olarak eklemek için tıklayın!MUSTAFA YALÇIN
mustafaylc@gmail.com
Kapadokya’nın daha az bilinen yüzünü keşfetmek üzere Aksaray, Niğde ve Kayseri’yi keşfe çıktık. Bu güzergâhta yalnızca şehirlerarasında yol almıyorsunuz. Binlerce yıllık yerleşimlerin izlerini sürüyor, kaya kiliselerinin sessizliğine giriyor, Roma döneminin su mühendisliğine tanıklık ediyor, Selçuklu kervansaraylarında geçmişin ticaret yollarını hayal ediyor ve bir anda kendinizi şelalelerin, vadilerin ve yüksek dağların arasında buluyorsunuz.
Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı’nın (TGA) yürütücülüğünü üstlendiği Kadim Şehirler Yolu projesinin ikinci rotası Kadim Şehirler Yolu: Aksaray, Niğde, Kayseri (Bilinmeyen Kapadokya)” adıyla hayata geçirildi. Aksaray, Niğde ve Kayseri Valilikleri tarafından, TGA bünyesinde oluşturulan ve üç tam gün süren rota ile bölgenin daha az bilinen kültürel, tarihi ve doğal değerleri turizme kazandırılacak. Yeni rota iç turizm acenteleri tarafından paket olarak satış kanallarına dahil edecek.
Aksaray’da başlayan kadim hikâye
Rotanın ilk durağı Aksaray. Burası yalnızca Kapadokya’nın coğrafi sınırları içinde kalan bir şehir değil; binlerce yıldır doğu ile batıyı, kuzey ile güneyi birbirine bağlayan önemli bir kavşak. Aksaray çevresindeki yerleşim tarihinin MÖ 8000’li yıllara, Aşıklı Höyük’e kadar uzanması, aslında bu coğrafyanın ne kadar eski bir hikâyeye sahip olduğunu gösteriyor. Şehrin antik dönemde Garsaura, Kapadokya Krallığı döneminde ise Archelais olarak anılması da bu uzun tarihin izlerinden yalnızca birkaçı.
Şehir merkezinde ilk olarak Aksaray Ulu Camii karşılıyor bizi. Karamanoğulları döneminden kalan yapı, taş mimarisi ve özellikle ahşap işçiliğiyle dikkat çekiyor. Ardından yol Güzelyurt’a uzanıyor. Güzelyurt Manastır Vadisi, rotanın en etkileyici duraklarından biri. Yaklaşık 4-5 kilometrelik vadi boyunca kayalara oyulmuş kiliseler, manastırlar, keşiş hücreleri ve yer altı yerleşimleri, erken Hristiyanlık döneminin izlerini bugüne taşıyor. Doğayla tarihin birbirine karıştığı bu vadide yürürken, buranın neden açık hava müzesi olarak tanımlandığını anlamak hiç zor değil.
Aksaray'ın hikâyesini tamamlayan başka önemli duraklar da var. Melendiz Çayı'nın binlerce yıllık aşındırmasıyla şekillenen Ihlara Vadisi, kayalara oyulmuş kiliseleri ve freskleriyle başlı başına bir keşif alanı. Tarihi İpek Yolu'nun en görkemli yapılarından Sultanhanı Kervansarayı ise Selçuklu döneminin ticaret ve mimari gücünü gözler önüne seriyor.
Aşıklı Höyük ise rotanın çok daha eski bir sayfasını açıyor. MÖ 8000’li yıllara tarihlenen höyük, insanların avcı-toplayıcı yaşamdan yerleşik düzene geçişinin önemli kanıtlarından biri. Burada bulunan ve tıp tarihinin en eski beyin ameliyatı izlerinden birini taşıyan kafatası ise geçmişe bakışımızı daha da ilginç hale getiriyor.
Aksaray’da tarih kadar mutfağa da zaman ayırmak gerekiyor. Kuşbaşı kuzu eti, sarımsak, biber ve domatesle hazırlanan Aksaray tava, şehrin öne çıkan lezzetlerinden. Yufka arasında peynir ve çökelekle hazırlanan sıkma ise özellikle kahvaltı ve ara öğünlerde karşımıza çıkıyor. Tatlı bir kapanış içinse tahinli pide iyi bir seçenek.
Niğde’de taşlara sinmiş tarih
Aksaray’dan Niğde’ye geçtiğimizde rotanın karakteri yeniden değişiyor. Torosların kuzey yamaçlarıyla volkanik dağların çevrelediği Niğde, Anadolu'nun en eski yerleşimlerinden birine ev sahipliği yapıyor. Köşk Höyük'teki buluntular, bölgedeki yerleşim tarihini MÖ 10.000’li yıllara kadar götürüyor. Şehir merkezindeki Bedesten Kent Müzesi, Niğde’nin geçmişini anlamak için güzel bir başlangıç noktası. Ardından Alâeddin Tepesi ve Alâeddin Camii geliyor. 1223 yılında Selçuklu döneminde inşa edilen caminin taş işçiliği özellikle dikkat çekici. Doğu kapısındaki taş süslemelerinde, günün belirli saatlerinde güneşin açısına bağlı olarak ortaya çıkan “Taçlı Kadın Başı” silueti ise yapının en çok konuşulan ayrıntılarından.
Niğde’nin bir başka önemli durağı Gümüşler Manastırı. Kaya kütlesinin içine oyulmuş manastır kompleksi, Doğu Roma döneminden kalan benzersiz bir miras. Duvar resimleri, yer altı bölümleri ve mezar odalarının yanı sıra “Gülen Meryem Ana” freski burayı daha da özel kılıyor.
Sonrasında rotanın belki de en şaşırtıcı duraklarından biri geliyor: Tyana. Kemerhisar’daki antik Tyana kentinin Roma döneminden kalan su kemerleri, dönemin mühendislik bilgisinin ne kadar ileri olduğunu gösteriyor. Hemen yakınındaki Roma Havuzu ise geçmişte su toplama ve dinlenme işlevleriyle kullanılan etkileyici bir yapı. Niğde’nin kültürel çeşitliliğini görmek için Altay Köyü’ne uğramak da gerekiyor. 1950’li yıllarda Doğu Türkistan’dan gelen Kazak Türkleri tarafından kurulan köyde geleneksel el sanatlarından kıl çadırlarına, atlı sporlardan Kazak mutfağına kadar Orta Asya kültürünün izlerini görmek mümkün.
Bu kadar yolun ardından Niğde mutfağı da kendini hatırlatıyor. Niğde Tavası, kuzu eti, kuyruk yağı, biber, domates ve sarımsağın taş fırında buluştuğu güçlü bir yöresel tat. Kentin meşhur elması ise sofraların yanı sıra bölgenin tarımsal kimliğinin de önemli bir parçası. Mazaklı Köftesi de Niğde’de denenmesi gereken lezzetlerden.
Doğanın sesini Kayseri’de dinlemek
Rotanın ikinci gününün en çarpıcı duraklarından biri Yahyalı’daki Kapuzbaşı Şelaleleri. Aladağlar Milli Parkı sınırları içinde yer alan şelaleler, dik kayalıkların arasından yüksek debiyle çıkan sularıyla gerçekten etkileyici bir manzara sunuyor.
Yedi ayrı kaynaktan oluşan Kapuzbaşı Şelaleleri’nde suyun kayaların arasından büyük bir güçle yeryüzüne çıkışını izlemek, rotanın kültür ağırlıklı ilk bölümünden sonra bambaşka bir deneyim yaşatıyor. Yahyalı’nın ardından Sultan Sazlığı Milli Parkı geliyor. Türkiye’nin önemli sulak alanlarından biri olan Sultan Sazlığı, kuşları ve doğal yaşamıyla bölgenin yalnızca tarih değil, doğa açısından da ne kadar zengin olduğunu gösteriyor.
Kayseri’nin Erdemli Vadisi ise bu doğal ve kültürel yolculuğu başka bir boyuta taşıyor. Erciyes’in geçmişteki volkanik faaliyetleriyle şekillenen vadide, 10. ve 13. yüzyıllar arasına tarihlenen Doğu Roma kaya kiliseleri bulunuyor.
Mimar Sinan’ın izınden Ali Dağı’na
Rotanın son günü Kayseri’nin tarihi mahallelerinde başlıyor. Koramaz Vadisi, yaklaşık 12 kilometre boyunca uzanan olağanüstü bir kültürel peyzaj alanı. Kaya oyma kiliseler, yer altı şehirleri, eski su değirmenleri ve güvercinlikler, vadinin yüzyıllar boyunca farklı yaşam biçimlerine ev sahipliği yaptığını anlatıyor.
Ardından Ağırnas’a geçiyoruz. Burası, Osmanlı mimarisinin en büyük isimlerinden Mimar Sinan’ın doğduğu ve çocukluğunun geçtiği yer. Mimar Sinan Evi’ni gezerken, bugün dünya mimarlık tarihinin en önemli isimlerinden biri kabul edilen bir ustanın hikâyesinin başladığı taş sokakları düşünmek oldukça etkileyici.
Ağırnas Yeraltı Şehri ise yerleşimin yalnızca yüzeyden ibaret olmadığını hatırlatıyor. Yer altında birbirine bağlanan mekânlar, bölgenin geçmişteki yaşam ve savunma kültürüne dair önemli ipuçları taşıyor.
Rotanın son bölümünde tarih yerini maceraya bırakıyor. Tomarza Kano Merkezi’nde su sporları deneyiminin ardından istikamet Ali Dağı. Burada yamaç paraşütü deneyimlemek oldukça etkileyici.
Kayseri’ye gelmişken mantının, pastırmanın, sucuğun ve yağlamanın hakkını vermemek olmaz. Bir kaşığa kırk adet sığdığı söylenen Kayseri mantısı, şehrin gastronomik imzası. Erciyes’in serin havasında kurutulan pastırma ve baharatlarla hazırlanan sucuk da yüzyıllardır sürdürülen üretim kültürünün lezzetli temsilcileri. İncecik şebitlerin arasına kıymalı harcın kat kat yerleştirildiği yağlama ise Kayseri göz bebeği.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.