Çünkü artık merkez bankaları için sadece “Ne kadar altının var?” sorusu sorulmuyor. “O altın nerede duruyor?” sorusunun yanıtı da giderek önem kazanıyor.
Hollanda’nın son operasyonuyla Londra’nın ülkenin altın rezervlerindeki payı yüzde 32,1’e yükselirken, ABD ve Kanada’nın payı yüzde 18,5’e geriledi. DNB, kararın arkasında jeopolitik huzursuzlukların yanı sıra gerektiğinde altına hızlı erişme ve likidite ihtiyacının bulunduğunu söylüyor.
Londra’nın burada önemli bir avantajı var. Dünyanın en büyük ve likit fiziki altın ticaret merkezlerinden biri. Yani kriz zamanında altını satıp nakde çevirmek daha kolay. Ticaret savaşlarının, yaptırımların ve Rusya’nın rezervlerinin dondurulmasının ardından merkez bankalarının bu tür hesapları daha fazla yapması hiç de şaşırtıcı değil.
Avrupa’da da benzer bir hareketlilik var. Fransa, New York’taki 129 ton altınını Paris’e taşıdı. Polonya ve Macaristan rezervlerinin bir bölümünü kendi ülkelerinde tutmayı tercih etti. Almanya’da ise New York Fed’de bulunan 1.236 ton altının güvenliği tartışılıyor.
Bugün yaklaşık 732 tonluk resmi altın rezerviyle dünyada ön sıralarda yer alan Türkiye ise bu adımı çok daha önce attı. TCMB, 2017’den itibaren Fed’de tuttuğu fiziki altınları aşamalı olarak Türkiye’ye getirdi. İngiltere’deki rezervlerin önemli bölümü de Borsa İstanbul ve TCMB’nin iç kasalarına taşındı.
Küresel gelişmeler dikkat edilmesi gereken noktanın yalnızca miktar değil, rezervin nerede tutuluyor olduğunu da gösterdi. Çünkü son yıllarda yaşananlar merkez bankalarına şunu hatırlattı: Rezervin sahibi olmak başka, ona her koşulda ulaşabilmek başka.
Hollanda’nın altınlarını Londra’ya taşıması da bu nedenle önemli. Altının adresi artık en az altının kendisi kadar konuşuluyor. Merkez bankaları, yalnızca rezervlerini artırmaya değil, Türkiye’nin yıllar önce öngördüğü gibi o rezervin kriz anında gerçekten kendi kontrolünde ve ulaşılabilir olmasına bakıyor.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.