1900 yılında sıradan bir Osmanlı aydını ve tebaası için vatan kavramı bugünkü zihinlerin tahayyül edemeyeceği kadar geniş, kuşatıcı ve tabii bir coğrafyaydı. Batum'dan Basra'ya, Van'dan Tiran'a, Varna'dan Trablusgarp'a kadar her yer vatandı. İstanbul, Mekke, Medine, Kudüs, Şam, Bağdat, Kahire, Bursa, Üsküp, Saraybosna, Konya ve Erzurum; aralarında yapay sınırların, gümrük duvarlarının ve yabancılaşmanın bulunmadığı müşterek vatanın aziz şehirleriydi. Sermaye, ticaret, ilim, sanat ve fikir insanları bu devasa havzada hiçbir engelle karşılaşmaksızın serbestçe dolaşabiliyordu. İmparatorluğun sadece Arap vilayetlerine değil, Balkanlar'dan Yemen çöllerine kadar tamamına pasaportsuz, vizesiz ve tahkikatsız gidilebiliyordu.
Ancak yalnızca 18 yıl sonra, 1918'e gelindiğinde asırlardır vatan bilinen bu topraklar bir anda "yabancı memleket" statüsüne düştü; her biri cetvelle çizilmiş sınırlarla, işgal kuvvetlerinin denetim noktalarıyla ve süngülerle birbirine kapatıldı. O dönemin insanlarının yaşadığı şok tarif edilemeyecek kadar büyüktü. Bildikleri, içinde doğup büyüdükleri ve tabiiliğine inandıkları dünya bir gecede başlarına yıkılmış; kıtasal bir idrak, dar parsel sınırlarına hapsedilmişti.
1914 öncesinde Osmanlı Devleti'nin çatısı altında şekillenen bu nizam, yalnızca bürokratik bir idari teşkilat değil; Tuna boylarından Basra Körfezi'ne, Adriyatik kıyılarından Kafkas sıradağlarına, Kırım'dan Hicaz ve Mağrip sınırlarına uzanan çok dilli, çok unsurlu organik bir medeniyet havzasıydı. Bu havzanın asli kurucu ve taşıyıcı unsurları; Türkler, Araplar ve Kürtlerin yanı sıra Rumeli'nin kapı bekçileri olan Arnavutlar, Boşnaklar, Pomaklar ile Kafkasya'nın sarp vadilerini savunan Çerkesler, Çeçenler, Dağıstan halkları, Abhazlar ve Müslüman Gürcüler (Acaralılar) idi. Bütün bu topluluklar, asırlar boyunca fıkıh, idare, tasavvuf ve müşterek askerî nizam zemininde aynı tarihsel gövdenin ayrılmaz parçaları olarak yaşadılar.
Birinci Dünya Savaşı ve hemen öncesindeki Balkan Savaşları, bu gövdenin parçalanmasında kritik bir jeopolitik eşik oldu. Ancak bu kopuşun savaş ortamının getirdiği olağanüstü şartlarda, cephe hatlarının çökmesi ve küresel imparatorlukların doğrudan işgalleri altında yaşanması çok önemli bir sosyolojik hakikati ortaya koydu: Halklar tabanda birbirine doğrudan düşman olmadan, kitlesel bir nefret dalgasına sürüklenmeden ayrıştılar. Türk, Arap, Kürt, Arnavut, Boşnak ve Kafkas halkları birbirleriyle topyekûn bir kan davasına girişmedi. Ayrışma; halkların sinesindeki bir husumetten ziyade, çöken imparatorluk enkazı üzerinde emperyalist müdahaleler, zorunlu tehcirlere dayalı demografik tasfiyeler ve dönemin yerel siyasi elitlerinin hamleleriyle tepeden tırnağa icra edildi.
Ne var ki bu organik kopuşun hemen ardından, yüzyıllardır aynı safta duran kavimlerin yeniden birleşmesini engellemek ve kurulan yeni sömürge nizamını kalıcı kılmak amacıyla tarihin en kapsamlı zihinsel, etnik ve siyasi yabancılaştırma operasyonları devreye sokuldu.
Bölüm I: İmparatorluk enkazında yalanlar, klişeler ve karşılıklı şeytanlaştırma mühendisliği
Savaş sonrasında manda rejimleri, sömürgeci valiler, Balkanlar ve Kafkasya'da türeyen intikamcı etno-nasyonalist yapılar ile her coğrafyada ortaya çıkan içe kapanmacı dar kadrolar; suni sınırları tahkim etmek adına halkların zihnine derin bariyerler ördüler.
1. Hilafetin birleştiriciliğinin kaybı: Siyasal ve manevi üst-çatının dağılması
İslam dünyasının 20. yüzyılda yaşadığı en derin sarsıntı, asırlar boyunca Fas'tan Cava'ya, Kazan'dan Güney Afrika'ya ve Balkanlar'a kadar yüz milyonlarca Müslümanı tek bir meşruiyet ve dayanışma mihrakında toplayabilen Hilafet müessesesinin ilgası (3 Mart 1924) ile gerçekleşti.
Hilafet, yalnızca İstanbul'daki sarayın bir unvanı ya da saltanatın sembolik bir teferruatı değildi; uluslararası sistem karşısında İslam ümmetini tek bir tüzel kişilik gibi temsil eden, farklı etnisite ve mezhepleri bir arada tutan en üst meşruiyet zırhı ve siyasal tutkaldı. Bir Açe sultanı Hollanda sömürgeciliğine karşı hilafete sığınır, Hindistan Müslümanları Trablusgarp ve Balkan harplerinde altınlarını bu makam için gönderir, Dağıstan ve Kafkas mücahitleri cihat fetvasını bu mihraktan alırdı.
Hilafetin kaldırılması ve Şer'iye Vekâleti'nin lağvedilmesiyle birlikte şu telafisi imkânsız kırılmalar yaşandı:
• Üst-meşruiyetin yok oluşu: Uluslarüstü, sınır aşırı meşruiyet üreten yegâne çatı çöktü. Hilafetin yerine ikame edilebilecek hiçbir bağlayıcı, merkezi ve caydırıcı mekanizma bırakılmadı. İslam dünyası, başsız kalmış devasa bir gövde gibi başkentlere, aşiretlere ve sınır boylarına dağıldı.
• Temsil kavgası ve otorite boşluğu: Hilafetin ilgasının hemen ardından Kral Fuad'ın Kahire'de, Şerif Hüseyin'in Hicaz'da hilafet iddiasıyla ortaya çıkması ve 1926 Kahire Hilafet Kongresi gibi girişimlerin başarısızlıkla sonuçlanması; İslam coğrafyasını kalıcı bir otorite boşluğuna ve temsil krizine sürükledi.
• Radikalizme açılan kapı: Merkezi, fıkhî ve meşru bir dinî-siyasi makamın tasfiye edilmesi; din alanını yabancı istihbaratların beslediği kontrolsüz, harici ve tekfirci grupların tasallutuna açık hâle getirdi. Ortak hikmet ve hilafet aklı çekilince, yerini marjinal mezhepçilik ve şiddet üreten dar yorumlar işgal etti.
• Stratejik güvence: Ankara açısından hilafetin kaldırılması, devleti sömürgeci güçlerin sürekli hedefi ve açık bir müdahale mıknatısı olmaktan kurtaran rasyonel bir savunma hamlesiydi; ancak jeopolitik zaviyeden bakıldığında bu tasarruf, İslam dünyasını küresel emperyalizm karşısında ortak bir siyasal kaldıraçtan ve savunma kalkanından ebediyen mahrum bıraktı.
2. Karşılıklı klişeler ve üretilen düşman algısı
Türk tarafında ulus-devlet inşası sürecinde geçmişin faturası büyük ölçüde güneye kesildi. Şerif Hüseyin ve çevresindeki dar bir kabilenin İngilizlerle giriştiği isyan, bütün bir Arap dünyasına teşmil edilerek mektep kitaplarından basına kadar organize bir hafıza tasfiyesi yürütüldü:
• "Bizi arkadan vuran hain Arap" klişesi zihinlere kazındı. Çanakkale'de, Kutü'l-Amâre'de, Medine Müdafaası'nda omuz omuza çarpışan, Şam ve Halep sokaklarında Osmanlı sancağı için can veren yüz binlerce Arap nefer unutturuldu.
• Popüler dilde ve edebiyatta "korkak, güvenilmez ve geri kalmış Arap" imajı sistematik olarak köpürtüldü. Bu refleks, Türk insanının güneyine ve medeniyet hinterlandına karşı duygusal bir kopuş yaşamasına, orayı salt bir yük ve tehlike alanı olarak görmesine yol açtı.
Arap tarafında ise İngiliz ve Fransız mandasının kurduğu maarif sistemleri ve yerel Baasçı/milliyetçi rejimler taban tabana zıt ama aynı gayeye hizmet eden bir karşı-anlatı kurguladı:
• Dört asırlık Osmanlı barışı ve müşterek İslami idare dönemi, ders kitaplarında "Karanlık Osmanlı Sömürgesi" (el-İhtilâl el-Osmânî) olarak yaftalandı.
• Arapların geri kalmışlığının yegâne müsebbibi olarak Türkler gösterildi; "zalim, istilacı ve kan dökücü Türk" imajı nesiller boyu zihinlere işlendi.
• Türkiye Cumhuriyeti'nin 1920'lerde hayata geçirdiği hilafetin ilgası, harf devrimi ve laikleşme adımları Arap sokaklarına "Türkler dinden çıktı, İslâm'a sırtını döndü" propagandasıyla servis edilerek iki halk arasındaki manevi bağ dinamitlendi.
3. Büyük Arap devleti hayalinden "mikro-aşiret ve cetvel devletçiklerine"
Birinci Dünya Savaşı yıllarında İngiliz diplomasisinin Şerif Hüseyin ve Haşimi ailesine vadettiği serap; Adana Körfezi ve Toroslar'dan başlayıp Umman Denizi ve Yemen'e, Basra'dan Fas'a kadar uzanacak birleşik ve bağımsız bir "Büyük Arap Devleti" idi.
Ancak perde arkasında yürütülen gizli diplomasinin ürünü olan Sykes-Picot Anlaşması (1916) ile hakikat ortaya çıktı. Arap coğrafyası Adana Körfezi'nden Fas'a uzanan tek bir devlet olmak bir yana; doğal, coğrafi, aşiretsel ve mezhepsel hiçbir rasyonalitesi bulunmayan, harita üzerinde cetvelle çizilmiş onlarca yapay sınırla parçalandı.
• Petrol sahaları, nehir yatakları ve limanlar; sınırları birbirinin içine geçecek şekilde bölünerek bölge devletlerinin ileride birbirleriyle bitmeyen sınır anlaşmazlıkları yaşamasını garanti altına alacak bir saatli bomba gibi tasarlandı.
• Suriye, Irak, Ürdün, Lübnan ve Körfez emirlikleri şeklinde ufalanan Arap dünyası; birleşik bir güç olmak yerine, sınır ihtilafları, hanedan rekabetleri ve askerî darbelerle boğuşan müzmin bir istikrarsızlık sarmalına mahkûm edildi.
4. Kürtlerin trajedisi: Bölgesel sıkışmışlık ve çok taraflı istismar
İmparatorluk bakiyesinin asli kurucu unsurlarından olan Kürtler ise Sykes-Picot sınırlarının en ağır bedelini ödeyen topluluk oldu. Tarihsel yerleşim sahaları Türkiye, Irak, Suriye ve İran arasında dörde bölünen Kürtler, hiçbir ülkede kalıcı bir huzur, adalet ve güvenlik iklimine kavuşturulmadı:
• Çok yönlü konumlandırma: Kürtler; Ankara'da uzun yıllar güvenlikçi ve inkârcı ulus-devlet politikalarıyla baskı altına alınırken, Arap başkentlerinde (özellikle Baasçı Bağdat ve Şam rejimlerinde) hem Araplaştırma politikalarına maruz bırakıldılar hem de rejimlerin birbirine karşı kullandığı birer vekâlet kartına dönüştürüldüler.
• Emperyalist istismar: Kürtlerin meşru varoluş, adalet ve kültürel kimlik talepleri; emperyalist odaklar ve bölgesel istihbarat örgütleri tarafından hem Türklere hem de Araplara karşı bir istikrarsızlaştırma kaldıracı olarak kullanıldı. Saddam Hüseyin rejiminin Halepçe'de uyguladığı kimyasal katliam ve Enfal Harekâtı gibi trajediler, Arap-Kürt bağında derin yaralar açtı.
• Neticede Kürtler, bin yıldır birlikte İslam medeniyetini savundukları Türk ve Arap kardeşlerine karşı suni cephelere sürülmek istendi; bölgenin ayrıştırıcı etnik milliyetçilikleri arasında en fazla hırpalanan unsur hâline geldi.
5. Balkanlar ve Kafkasya'nın unutulan Müslümanları: Çifte kıskacın kurbanları
İmparatorluğun tasfiyesi yalnızca güney sınırlarını değil; kuzey ve batı uçlarını da derin bir trajediye sürükledi. Türkiye Cumhuriyeti Misak-ı Millî hudutlarına çekilirken, sınırların ardında bırakılan Balkan ve Kafkas Müslümanları tarihin en ağır asimilasyon ve sürgün dalgalarıyla karşı karşıya kaldı:
• Balkanlar'ın Müslüman muhafızları (Arnavutlar, Boşnaklar, Pomaklar): 1912-1913 Balkan Savaşları ile başlayan Rumeli faciası, bu halkların asırlık vatanlarında sahipsiz kalmasıyla neticelendi. Osmanlı çekildikten sonra Arnavutlar, Boşnaklar ve Pomaklar; Sırp, Yunan ve Bulgar şovenizminin doğrudan hedefi oldular. Kimlikleri "Türk kalıntısı" sayılarak yok edilmek istendi. Krallık Yugoslavyası, Enver Hoca'nın ateist Arnavutluk diktatörlüğü, Bulgaristan'daki Jivkov rejiminin zorla isim değiştirme ve asimilasyon politikaları ile 1990'larda Srebrenitsa'da zirveye ulaşan Boşnak soykırımı, bu unutulmuşluğun kanlı faturasıydı. Türkiye ise uzun yıllar boyunca Balkanlar'ı sadece "göç kabul edilen bir kaynak" olarak gördü; oradaki nüfusun kendi topraklarında bir medeniyet kalesi olarak tutunmasını sağlayacak sınır aşırı bir koruma doktrini geliştiremedi.
• Kafkasya'nın direniş havzası (Çerkesler, Çeçen-İnguşlar, Dağıstanlılar, Acaralılar): 1864 Büyük Çerkes Sürgünü ile başlayan trajedi, 20. yüzyılda Sovyet demir yumruğu altında derinleşti. Şeyh Şamil'in gazavat mefkûresiyle yoğrulan Kuzey Kafkasya halkları, Stalin döneminde (1944) topyekûn vagonlara doldurularak Sibirya ve Orta Asya çöllerine sürüldü; nüfuslarının neredeyse yarısını yollarda kaybetti. Müslüman Gürcüler (Acaristan/Batum) ise 1921 Moskova ve Kars antlaşmalarıyla sınırın öte tarafında bırakıldı; dinî ve kültürel bağları katı Sovyet sınır telleriyle kesildi. Türkiye, kendi güvenliğini önceleyerek Kafkasya'daki bu soydaş ve dindaş akraba toplulukların feryadına on yıllar boyunca diplomatik ve askerî olarak sessiz kalmak zorunda bırakıldı.
Bölüm II: Çöken projeler ve kronik vesayet (1948-2020)
İmparatorluğun dağılmasının ardından İslam dünyasında ve özellikle Arap coğrafyasında ortaya çıkan kurtuluş projelerinin tamamı, ithal ideolojilere yaslanmaları ve iç dinamiklerden kopuk olmaları sebebiyle iflas etti.
1. İsrail olgusu ve baş edilemeyen yayılmacılık
1917 Balfour Deklarasyonu ile tohumları atılan ve 1948'de işgal üzerinde kurulan İsrail devleti, parçalanmış İslam dünyasının göğsüne saplanan kalıcı bir kama oldu:
• 1948, 1956, 1967 (Altı Gün Savaşı) ve 1973 (Yom Kippur) savaşları; tek tek ele alındığında demografik ve coğrafi açıdan devasa görünen Arap rejimlerinin, organize ve Batı destekli bir güç karşısında koordinasyonsuzluk, liyakatsizlik ve hanedan korkuları yüzünden nasıl aciz kaldığını belgeledi.
• 1967 yenilgisiyle Doğu Kudüs, Batı Şeria, Gazze ve Golan Tepeleri kaybedildi. İsrail olgusu karşısında birlik sağlayamayan Arap dünyası, savunmadan diplomasiye kadar her alanda geri çekildi.
• Gazze'de uygulanan soykırım ve Batı Şeria'da sürdürülen ilhak politikaları, İslam dünyasının 1914'te başlayan kurumsal ve siyasal felcinin hâlâ aşılamadığının en somut kanıtıdır.
2. Tutmayan projeler: Pan-Arabizm, Baas ve İhvan deneyimi
Arap dünyası 20. yüzyıl boyunca farklı ideolojik reçeteler denedi ancak hiçbiri beklenen kurtuluşu sağlayamadı:
• Arap Birliği'nin etkisizliği (1945): Üye devletlerin hanedan menfaatlerini koruma kaygısı, mutlak veto mekanizmaları ve ortak bir iktisadi pazar ya da askerî caydırıcılık kuramaması sebebiyle içi boş bir diplomatik retorik kulübünden öteye geçemedi.
• Baas ideolojisi ve Pan-Arabizm: Cemal Abdünnâsır'ın karizmatik liderliğinde yükselen Pan-Arabizm (Nasırizm) ile Suriye ve Irak'ta iktidara gelen Baas partileri; Fransız jakobenizminden mülhem seküler-sosyalist bir Arap milliyetçiliği vadetti. Ancak bu hareketler kalkınma ve hürriyet getirmek yerine; kanlı askerî diktatörlüklere, muhaberat rejimlerine, etnik temizliklere ve mezhepçi iç çatışmalara evrildi. 1958-1961 arasındaki Mısır-Suriye Birleşik Arap Cumhuriyeti denemesi üç yılda iç çekişmelerle dağıldı.
• Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin) projesi: Hasan el-Benna ve Seyyid Kutub çizgisiyle sivil toplumdan iktidara uzanan bir İslami uyanış ve adalet hareketi olarak doğan İhvan; geniş kitleleri seferber etme kabiliyetine rağmen kurumsal devlet tecrübesinin yetersizliği ve bölgesel statükonun sert reaksiyonu karşısında ters tepti. 2011 sonrasında Mısır'da demokratik seçimlerle iktidara gelen Muhammed Mursi yönetiminin 2013 askerî darbesiyle devrilmesi, İhvan modelinin tasfiye edilmesine ve bölgede daha baskıcı bir otokrasi kuşağının doğmasına yol açtı.
3. Arap Baharı: Hürriyet arayışından karşı-devrim kışına ve jeopolitik enkaza
2010 yılı sonunda Tunus'ta Muhammed Buazizi'nin kendini ateşe vermesiyle alevlenen ve hızla Mısır, Libya, Yemen, Bahreyn ve Suriye'ye sıçrayan "Arap Baharı", Arap halklarının on yıllardır süren yolsuzluk, istibdat, yoksulluk ve haysiyet yoksunluğuna karşı başlattığı meşru ve kendiliğinden gelişen bir halk kıyamıydı. Ancak bu tarihî dönüşüm dalgası, yerel ve küresel vesayet odaklarının karşı hamleleriyle bastırıldı:
• Halkların meşru haysiyet ve demokrasi talebi: Milyonlarca insan meydanlarda ekmek, hürriyet ve sosyal adalet (Aysh, Hurriya, Adala İctimaiyya) talebiyle haykırdı. Tunus'ta Zeynelabidin Bin Ali, Mısır'da otuz yıllık Hüsnü Mübarek diktası halk hareketleriyle yıkıldı; Arap sokağı ilk kez kendi kaderini tayin etme iradesi gösterdi.
• Körfez destekli karşı-devrim dalgası: Bölgedeki monarşik ve hanedan statükoları, sıranın kendilerine geleceği korkusuyla devasa finansal kaynaklarını seferber ederek karşı-devrim blokunu organize etti. 2013 Mısır askerî darbesi finanse edildi; Tunus'ta parlamenter süreç felce uğratıldı; Yemen'de geçiş süreci iç savaşa dönüştürüldü. Demokrasi ve sandık arayışı, askerî cuntalar ve hanedan rejimleri tarafından şiddetle ezildi.
• Vekâlet savaşlarına evrilme: Meşru halk talepleri kısa sürede küresel ve bölgesel güçlerin nüfuz kavgasına dönüştürüldü. Suriye, Libya ve Yemen'de barışçıl gösteriler; yabancı silahların, paralı askerlerin ve mezhepçi saiklerin devreye sokulmasıyla kanlı bir "Arap Kışı"na çevrildi.
• Bilanço ve hayal kırıklığı: Arap Baharı halklara hürriyet getiremediği gibi; milyonlarca mülteci, yıkılmış şehirler, iflas etmiş ekonomiler ve eskisinden çok daha sert muhaberat rejimleri miras bıraktı. Kitleler güvenlik ile özgürlük arasında sahte bir ikileme mahkûm edildi.
4. Irak'a dış müdahale: Devlet aklının çöküşü ve mezhepçi kaos
1991 Körfez Savaşı ile temelleri atılan ve 2003 yılında ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin gayrimeşru işgaliyle zirveye ulaşan Irak müdahalesi, Orta Doğu'nun kadim jeopolitik omurgasını çökerten en yıkıcı kırılma noktasıdır:
• Kurumsal tasfiye ve güvenlik boşluğu: İşgal idaresinin uyguladığı "Baassızlaştırma" kararı ve Irak ordusunun bir gecede lağvedilmesi, asırlık kurumsal devlet hafızasını yok etti. Yüz binlerce silahlı ve eğitimli insanın sokağa atılması, ülkede durdurulamaz bir güvenlik boşluğu ve anarşi doğurdu.
• Etnik ve mezhepsel ayrışma (Muhasasa sistemi): İşgal sonrası kurulan siyasal sistem; liyakat ve yurttaşlık yerine etnik ve mezhepsel kotalara (Şii, Sünni, Kürt) dayandırıldı. Bu durum Irak'ı kalıcı bir iç kamplaşmaya mahkûm etti.
• Bölgesel güçlerin nüfuz alanı: Irak'ın merkezi otoritesinin çökmesi, ülkeyi bir yandan İran'ın milis ağları üzerinden kurduğu derin nüfuz alanına, diğer yandan küresel istihbarat örgütlerinin operasyon sahasına çevirdi. Kadim Bağdat ve Basra medeniyeti, birbiriyle çatışan mezhepçi kliklerin ve yolsuzluk düzeninin elinde harabeye döndü.
5. Libya'ya dış müdahale: Kuzey Afrika'nın kilidinin kırılması ve feodalleşme
2011 yılında "insani müdahale" retoriğiyle NATO tarafından başlatılan hava harekâtı ve Muammer Kaddafi rejiminin devrilmesi, Libya'yı birleştirmek yerine Kuzey Afrika ve Sahra-altı kuşağını istikrarsızlaştıran devasa bir jeopolitik kara deliğe dönüştürdü:
• Devlet mekanizmasının buharlaşması: Kaddafi sonrasında ülkede merkezi bir ordu ve kamu bürokrasisi inşa edilemedi; Trablus ve Bingazi merkezli ikili iktidar yapısı, aşiret milisleri ve paralı askerlerin cirit attığı parçalı bir feodaliteye evrildi.
• Silah depolarının yağmalanması ve yayılma: Libya ordusunun cephanelikleri kontrolsüzce yağmalanarak yüz binlerce ağır silah Sahel bölgesine, Sina Yarımadası'na ve Orta Doğu'daki çatışma alanlarına taşındı. Bu durum Afrika ve Akdeniz havzasındaki tüm aşırı grupların silahlanmasını tetikledi.
• Akdeniz'in güvenlik felci: Libya'nın çöküşü; Akdeniz'i insan kaçakçılığı, mülteci faciaları ve uluslararası enerji kavgalarının merkez üssü hâline getirdi. Ülkenin petrol kaynakları halkın refahı yerine yabancı güçlerin ve savaş ağalarının finanse edilmesinde kullanıldı.
6. Suriye İç Savaşı: Küresel vekâlet arenası ve demografik kıyım
2011 yılında halkın barışçıl gösterilerine Beşar Esad rejiminin orantısız şiddet, varil bombaları ve kimyasal silahlarla karşılık vermesi; Suriye'yi modern tarihin en büyük beşerî ve kentsel felaketine sürükledi:
• Küresel çatışmanın sahnesi: Suriye sahası kısa sürede yerel bir iç savaş olmaktan çıkarak ABD, Rusya, İran, İsrail ve bölgesel aktörlerin doğrudan ya da vekilleri üzerinden kapıştığı küresel bir hesaplaşma arenasına dönüştü.
• Tarihin en büyük göç dalgası: Ülke nüfusunun yarıdan fazlası yerinden edildi; milyonlarca sivil başta Türkiye olmak üzere komşu ülkelere sığındı. Şam, Halep, Humus gibi bin yıllık İslam medeniyetinin merkezleri enkaz yığınına döndü.
• Toplumsal dokunun ayrışması: Savaş; Sünni, Alevi, Dürzi, Hristiyan, Arap, Kürt ve Türkmen topluluklar arasındaki tarihsel komşuluk ve müşterek hayat zeminini ağır şekilde tahrip etti. Fırat'ın doğusunda terör koridorları ve fiilî kantonlar türetilerek Suriye'nin toprak bütünlüğü fiilen parçalandı.
7. Aşırı grupların tasallutu: İslam medeniyetine vurulan çifte darbe
Irak ve Libya'daki işgaller ile Suriye'deki otorite boşluğu, İslam dünyasında mantar gibi türeyen tekfirci ve aşırı grupların (DEAŞ, El-Kaide türevleri ve radikal mezhepçi milisler) doğmasına zemin hazırladı:
• Fizikî ve insani yıkım: Bu yapılar; Musul'dan Rakka'ya, Palmira'dan Trablus çöllerine kadar camileri, türbeleri, kütüphaneleri ve antik medeniyet mirasını havaya uçurdu. En büyük katliamları yine Müslüman halklara uygulayarak Sünnisi, Şiisi, Kürdü, Ezidisi ve Türkmeniyle yüz binlerce masum insanı vahşice katletti.
• İslamofobinin küresel aparatı: Canlı yayınlarda kafa kesen, kadınları köle pazarlarında satan bu karanlık yapılar; Batı medyasında "İslam'ın gerçek yüzü" gibi servis edildi. İslam dünyasının meşru direniş, adalet ve hürriyet talepleri bu örgütler üzerinden kriminalize edildi; küresel güçlerin İslam coğrafyasına yönelik askerî müdahalelerine meşruiyet kılıfı sağlandı.
• Zihinsel iğdiş: İslam'ın hikmet, adalet, merhamet ve akıl boyutunu yok sayan harici ve tekfirci bir itikat kitlelere aşılanarak, Müslüman gençliğin bir kısmı kendi öz toplumuna düşman katı fanatiklere dönüştürüldü.
8. Petrol laneti ve bitmeyen sömürge tasallutu
Dünyanın en zengin hidrokarbon rezervleri üzerinde oturan bölge, petrodolarları kendi kalkınması, sanayileşmesi ve toplumsal refahı için stratejik bir kaldıraca dönüştüremedi:
• Petrol gelirleri yerli bir sanayi, teknoloji hamlesi veya tarımsal bağımsızlık kurmak yerine; Batılı silah tekellerinden milyarlarca dolarlık işlevsiz silah sistemleri almaya, lüks tüketime ve Batı finans merkezlerine yatırıldı.
• "Rantiyer Devlet" modeli; halkından vergi almadığı için halkına hesap vermeyen, meşruiyetini toplumun rızasından değil Batılı başkentlerin askerî koruma şemsiyesinden alan yapılar türetti.
• Bu durum rejimleri sömürgeci tasalluttan kurtulamaz hâle getirdi; ülkelerin güvenliği yabancı askerî üslere rehin bırakıldı.
9. Ortak kültürün imhası ve müşterek elitlerin tasfiyesi
1914 öncesinde Kahire'deki El-Ezher, Saraybosna'daki Gazi Hüsrev Bey Medresesi, Üsküp'teki İsa Bey Medresesi ve İstanbul'daki Süleymaniye havzası aynı fıkıh ve irfan pınarından beslenirdi. Bağdatlı veya Şamlı bir bürokrat devletin en üst kademelerinde görev alır, İşkodralı veya Tiflisli bir kumandan orduları sevk ederdi.
Kopuşla birlikte bu müşterek elit zümre bütünüyle tasfiye edildi:
• Arap aydınları Batı dillerine ve Paris/Londra merkezli fikrî akımlara teslim oldu; Balkan ve Kafkas Müslüman aydınları Slavlaştırma ve Sovyetleştirme değirmeninde öğütüldü; Türkiye aydını ise sınırlarını zihnen kapatarak yüzünü tek boyutlu bir Batı taklitçiliğine çevirdi.
• Ortak medeniyet kavramları yok edildi. Her kavim kendi dar, etnik veya mezhepsel kabuğuna çekilerek birbirinin dilini, edebiyatını ve hassasiyetlerini anlamayan birer "yabancıya" dönüştü.
Bölüm III: 21. yüzyılda yeni gerçeklikler ve stratejik zorunluluklar
Gelinen noktada Türkiye, Arap dünyası, Balkanlar ve Kafkasya havzası; tek başlarına küresel hegemonyanın baskılarına dayanamayacaklarını acı tecrübelerle görmüştür.
Bölgesel sıkışmışlık tarafları yeni bir reel-politik zeminde buluşmaya mecbur bırakmaktadır:
1. Küresel sistemin istikrarsızlığı: ABD'nin odak kaymaları, Rusya'nın Kafkasya ve Karadeniz hattındaki saldırgan revizyonizmi, Çin'in ticari yayılması ve Batı'da Müslüman karşıtlığının kurumsallaşması; İslam dünyasını kendi güvenlik ve kalkınma mimarisini kurmaya zorlamaktadır.
2. Normalleşme ve rasyonalite dalgası: Türkiye'nin Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Mısır ve Irak ile başlattığı karşılıklı diplomatik açılımlar, ideolojik kamplaşma döneminin kapandığını ve ekonomik/güvenlik temelli rasyonel bir evreye geçildiğini tescillemiştir.
3. Kürt, Balkan ve Kafkas halklarının kilit rolü: Kürtlerin Türkler ve Araplarla olan bin yıllık kader ortaklığının emperyalist vekiller üzerinden değil eşit vatandaşlık ve ekonomik entegrasyonla çözülmesi gerektiği gibi; Balkanlar'daki Boşnak-Arnavut varlığı ile Kafkasya'daki akraba halkların Türkiye'nin tabii savunma ve diplomasi derinliği olduğu yeniden anlaşılmıştır.
Bölüm IV: Önümüzdeki dönemde yakınlaşma ve iş birliği mimarisi
Geçmişin romantik ve gerçekleşmesi imkânsız "tek bayrak altında toplanma" hayalleri yerine; egemenlik haklarına saygılı, fonksiyonel, tabandan tavana işleyen ve karşılıklı menfaate dayalı yeni bir "İslam Medeniyet Havzası Entegrasyon Mimarisi" kurulmalıdır.
Bu iş birliği mimarisi yedi temel eksende hayata geçirilmelidir:
1. Jeoekonomik kaldıraç: Kalkınma Yolu ve kuşatıcı ticaret koridorları
• Basra'dan Avrupa'ya Kalkınma Yolu: Irak'ın Büyük Fav Limanı'ndan başlayıp Türkiye üzerinden Balkanlar ve Avrupa'ya uzanan kara ve demiryolu koridoru (Kalkınma Yolu Projesi); Türk, Arap, Kürt ve Balkan coğrafyalarını fiziksel ve iktisadi olarak birbirine bağlayacak stratejik bir omurgadır. Bu hat, Süveyş ve Hürmüz Boğazı'na alternatif en güvenli ticaret arteri niteliğindedir.
• Kafkasya ve Hazar bağlantısı (Zengezur ve Orta Koridor): Türkiye'yi Gürcistan ve Azerbaycan üzerinden Orta Asya'ya bağlayan hatlar, Kafkasya'daki Müslüman halkların tecritten kurtularak bölgesel ticaretin merkezine oturmasını sağlayacaktır.
• Bölgesel gıda, su ve sanayi konsorsiyumu: Türkiye'nin sanayi ve mühendislik birikimi, Körfez'in finansman gücü, Irak ve Mısır'ın iş gücü ile Balkanlar'ın tarım potansiyeli birleştirilmelidir. Fırat ve Dicle havzasında çatışma üreten su ihtilafları yerine; Türkiye, Irak ve Suriye arasında modern sulama ve hidroelektrik planlamasını içeren ortak bir mekanizma ihdas edilmelidir.
2. Savunma sanayii ve çok taraflı güvenlik mimarisi
• Ortak savunma ekosistemi: Türkiye'nin İHA/SİHA, zırhlı araçlar, mühimmat, radar ve hava savunma alanındaki teknolojik atılımı; Körfez, Kuzey Afrika, Kafkasya ve Balkan ülkelerinin dışa bağımlılığını azaltacak stratejik bir alternatiftir. Suudi Arabistan, Mısır, Azerbaycan, Pakistan ve Körfez ülkeleriyle ortak üretim tesisleri ve teknoloji transferi süreçleri genişletilmelidir.
• Balkanlar ve Kafkasya güvenlik şemsiyesi: Bosna-Hersek, Kosova, Kuzey Makedonya ve Arnavutluk'un egemenlik ve toprak bütünlüğü; Türkiye'nin etkin askerî varlığı ve garantörlük mekanizmalarıyla tahkim edilmelidir. Kafkasya'da ise Gürcistan'ın toprak bütünlüğü ve Acaristan'ın özerk statüsü korunurken, Kuzey Kafkasya halklarının kültürel ve insani hakları uluslararası platformlarda takip edilmelidir.
• Caydırıcı savunma koordinasyonu: Bölge dışı güçlerin keyfî müdahalelerine ve İsrail'in saldırgan yayılmacılığına karşı, bölge ülkelerinin kendi deniz ve hava sahalarını koruyabilecekleri daimi bir güvenlik ve istihbarat koordinasyon ağı kurulmalıdır.
3. Diplomatik eşgüdüm ve Filistin davasının tahkimi
• İsrail'in adım adım yürüttüğü ilhak ve tehcir stratejisi karşısında İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Ligi arasındaki bürokratik atalet aşılmalıdır.
• Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün ve Katar'ın öncülüğünde, 1967 sınırlarında başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin Devleti kurulana kadar uluslararası hukuk, yaptırımlar ve diplomatik blokaj araçlarını etkin kullanacak bir icra mekanizması oluşturulmalıdır.
4. Kürt meselesinde tarihî bütünleşme ve köprü rolü
• Kürtlerin yaşadığı coğrafya bir kriz ve çatışma alanı olmaktan çıkarılıp Türk, Arap ve Fars dünyasını birbirine bağlayan stratejik bir refah köprüsüne dönüştürülmelidir.
• Irak Kürt Bölgesel Yönetimi ile Türkiye arasında gelişen ticari ve güvenlik iş birliği modeli tahkim edilmeli; Suriye'de terör koridorlarına izin verilmezken oradaki Kürt, Arap ve Türkmen halkların meşru haklarını garanti altına alan adil bir siyasi çözüm desteklenmelidir.
• Sınırların fiziken değişmesine gerek kalmadan ticaretin, akrabalık ziyaretlerinin ve beşerî temasın önündeki bürokratik engeller kaldırılmalıdır.
5. Balkanlar ve Kafkasya için kültürel ve kurumsal himaye
• Görünür varlık ve vakıf mirası: TİKA, Yunus Emre Enstitüsü ve Vakıflar Genel Müdürlüğü marifetiyle Saraybosna'dan Üsküp'e, Prizren'den Batum'a kadar ecdat yadigârı eserler ihya edilmeli; yerel halkın kendi kimliğiyle onurlu şekilde yaşaması ekonomik projelerle desteklenmelidir.
• Eğitim ve çift yönlü iletişim: Bosna-Hersek, Arnavutluk ve Kosova'daki üniversiteler ile Türkiye ve İslam dünyasındaki kurumlar arasında doğrudan akreditasyon ve öğrenci hareketliliği sağlanmalı; Balkan ve Kafkas gençlerinin kendi topraklarında kalmalarını sağlayacak istihdam alanları açılmalıdır.
6. Kültür, medya ve algı operasyonlarının tasfiyesi
• Müşterek medya ve dijital platformlar: Türk, Arap, Balkan ve Kafkas kamuoylarında bir asırdır köpürtülen ırkçı ve dışlayıcı klişeleri bertaraf edecek ortak yayın platformları, belgeseller ve sinema projeleri finanse edilmelidir.
• Türk yapımları tek taraflı bir tüketim nesnesi olmaktan çıkarılıp ortak tarihi ve kardeşlik bağlarını anlatan ortak prodüksiyonlara dönüştürülmelidir.
• Arapça, Türkçe, Kürtçe, Boşnakça ve Arnavutça dillerinde karşılıklı çeviri ve eğitim programları kurumsallaştırılmalıdır.
7. Felsefi ve dinî zemin: Hilafetin yerine kurumsal istişare aklı
• Hilafetin temsil ettiği merkezi birleştirici ruhun yokluğunda ortaya çıkan dağınıklığı gidermek için, yeni teokratik hiyerarşiler kurmak yerine uluslarüstü kurumsal fıkıh, maarif ve istişare meclisleri hayata geçirilmelidir.
• İslam dünyasını içeriden çürüten mezhepçi çatışma dinamiklerine (Şii-Sünni kutuplaşması ya da tekfirci radikalizm) karşı; Ehl-i Sünnet'in omurgasını oluşturan, akıl ve nakli cem eden kuşatıcı İslam düşüncesi öne çıkarılmalıdır.
• Ezher, Zeytune, Bosna İslam Birliği (Riyaset), Karaviyyin ve Türkiye'deki ilahiyat havzaları arasında ortak bir fetva, fıkıh ve maarif istişare kurulu oluşturularak dinin aşırılıkçı terör örgütlerince veya istihbarat aparatlarınca istismar edilmesi engellenmelidir.
Uygulama için 30 yıllık kademeli stratejik yol haritası
Bir asrın tortusunu temizlemek sabırlı ve kademeli bir planlama gerektirir:
Birinci aşama (0-5 yıl): Güven inşası, altyapı ve sınırların açılması
Bu safhanın odağı; diplomatik normalleşmenin kurumsallaşması, Kalkınma Yolu Projesi'nin demiryolu ve karayolu bağlantılarının inşası, vizelerin kaldırılması veya kolaylaştırılması, karşılıklı ticaret hacmini sınırlayan gümrük engellerinin temizlenmesidir. Balkanlar'da Boşnak ve Arnavutların güvenliğini temin eden askerî misyonlar güçlendirilmeli; medyada nefret söylemiyle mücadele için müşterek iletişim protokolleri devreye sokulmalıdır.
İkinci aşama (5-15 yıl): İktisadi entegrasyon ve savunma ekosistemi
Kalkınma Yolu'nun tam kapasite çalışmasıyla birlikte Basra-Türkiye-Balkanlar hattında sanayi ve lojistik kuşakları kurulmalıdır. Türkiye, Körfez, Mısır ve Balkan müttefikleri arasında savunma sanayiinde ortak Ar-Ge ve müşterek üretim tesisleri faaliyete geçmelidir. Üniversite diplomalarının karşılıklı tanınması ve ortak öğrenci değişim programları ile Balkanlar'dan Körfez'e uzanan ortak bir aydın kuşağı yetiştirilmelidir.
Üçüncü aşama (15-30 yıl): Organik havza ve bölgesel stratejik otonomi
Sınırların hukuken korunduğu ancak iktisadi, kültürel ve beşerî açıdan tamamen geçirgen hâle geldiği; Türk, Arap, Kürt, Arnavut, Boşnak ve Kafkas halklarının birbirini tehdit değil medeniyet ortağı olarak gördüğü çok merkezli bir bölgesel entegrasyon tamamlanmalıdır. Bu havza, Batı ve Doğu güçleri karşısında Doğu Akdeniz, Körfez, Kafkaslar ve Balkanlar'ın kaynaklarını kendi halklarının huzur ve refahı için kullanan küresel ölçekte belirleyici bir güç merkezi hüviyeti kazanacaktır.
Sonuç
1914'te bir imparatorluğun yıkılışı ve 1924'te hilafetin ilgasının getirdiği birleştirici üst-çatının kaybıyla birlikte Türklerin, Arapların, Kürtlerin, Balkan ve Kafkas Müslümanlarının arasına örülen duvarlar; ne kaderin kaçınılmaz bir hükmü ne de bu halkların fıtri bir uyuşmazlığıdır. Bu duvarlar; cetvelle sınır çizen sömürgeci aklın, kanlı tehcirlere başvuran istilacıların, dış müdahalelerle devletleri çökerten küresel güçlerin, halkların hürriyet taleplerini karşı-devrimlerle ezenlerin ve o akla teslim olan vizyonsuz yerel elitlerin eseridir.
Geçmişin acı hatıralarını, ihanet klişelerini ve etnik husumet masallarını sürekli kaşımak; yalnızca bu coğrafyayı kan gölüne çeviren küresel sömürge düzenine, aşırı örgütlerin kanlı tasallutuna ve yayılmacı odaklara hizmet etmektedir.
Bugün Türk'ün Kürt'e, Kürt'ün Arap'a, Arap'ın Türk'e; Rumeli'deki Boşnak ve Arnavut'un, Kafkasya'daki Çerkes ve Acaralı'nın birbirine yabancı kalma lüksü tükenmiştir. Gazze'de yaşanan vahşet, Irak ve Suriye'nin içine sürüklendiği yıkım, Libya'daki parçalanmışlık, Arap Baharı'nın karşı-devrimlerle boğulması, Balkanlar'da yeniden kaşınan gerilimler ve tüm bölgeyi tehdit eden topyekûn kuşatma; ayrılıkta zafer olmadığını, birleşmekten ve dayanışmaktan başka bir hayat hakkı bulunmadığını açıkça ihtar etmektedir.
Çözüm; ne geçmişin imparatorluk hiyerarşisine dönmek ne de etnik kabilecilik ve radikalizm girdabında boğulmaktır. Çözüm; hilafetin yokluğunda dağılan ortak mefkûreyi, eşit, adil, birbirinin hukukuna ve egemenliğine saygılı, ortak inanç ve tarih şuurundan beslenen, yüksek teknoloji ve iktisadi refahla donatılmış 21. yüzyılın yeni müşterekler mimarisiyle yeniden inşa etmektir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish
Hakkında daha ayrıntılı: TürkiyeİSLAM DÜNYASIömer kayır
DAHA FAZLA HABER OKU
Dr. Osman Gazi Kandemir ABD, Ukrayna'daki savaşı neden bitirmek istiyor?
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.