9 Eylül 2026, Çarşamba · 01:28 Piyasalar Kapalı
borsapanel.com Borsanın nabzı, tek panelde.
Abone Ol

Futbolun aynasında insan

Sahada yirmi iki kişi bir topun peşinde koşarken tribünlerde ve ekran başında milyonlarca insan aynı anda nefesini tutar. Bir golle ayağa kalkan coşkulu kalabalıklar, son dakikada yıkılan umutlar, hiç tanışmadığımız futb…

Futbol_page-0001.jpg


Burcu Kapu, Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan kitabı “Futbol” ile okuru tam da bu duygusal ve sosyolojik alanın derinliklerine davet ediyor. Biyoloji ve sosyoloji altyapısını uzun yıllara dayanan spor medyası, yayıncılık ve podcast deneyimiyle harmanlayan Kapu; sahadaki taktiklerin, skorboard’daki rakamların ötesine geçerek merceğini doğrudan insana çeviriyor. Biz de Kapu ile futbolun sahadan tribüne, tribünden hayatın kendisine uzanan anlamlarını konuştuk.

“Gönüllü bir teslimiyet”

Burcu Kapu’ya göre futbolu yalnızca sahada olup biten üzerinden okumak, oyunun önemli bir bölümünü dışarıda bırakıyor:

Bence futbolu yalnızca sahada olup biten üzerinden okuduğumuzda aslında hikâyenin çok önemli bir kısmını kaçırıyoruz. Çünkü sahada 22 kişi topun peşinde koşuyor ama tribünde milyonlarca insan kendi hayatından bir şey taşıyor o oyunun içine. Korkusunu, öfkesini, aidiyet ihtiyacını, adalet duygusunu, bazen de çocukluğunu...

Kitapta çıkış noktam buydu. Futbolu bir çeşit insan davranışı laboratuvarı gibi düşündüm. Seviniyoruz, öfkeleniyoruz, kaybediyoruz, suçlu arıyoruz, kahraman yaratıyoruz, bir gruba ait oluyoruz. Dolayısıyla gazetecilikte alıştığımız ‘Maçta ne oldu?’ sorusunun yanına ‘Bu olan biten bize insan hakkında ne söylüyor?’ sorusunu eklediğimizde başka bir alan açılıyor.

Futbolun insan ilişkileriyle kurduğu bağ da kitabın önemli duraklarından biri. Ona göre takım tutmakla aşık olmak arasında bir benzerlik var:

Futbolun temelinde çok insani bir şey var, tıpkı aşık olmak gibi. Aşık olduğumuzda bir insana bağlanıyoruz, o kişinin bizi mutlu edebileceği kadar kırabileceğini de biliyoruz. Futbolda da takımımızı seçiyoruz, ona bağlanıyoruz ve sonra o takımın kazanıp kaybetmesi bizim ruh halimizi değiştirebiliyor.

Bu yüzden futbol, insanın kontrol edemeyeceği bir şeye gönüllü olarak bağlanma biçimlerinden biri diye düşünüyorum. Kitapta futbolu biraz ‘sınırları çizilmiş bir kaos’ olarak tarif ediyorum. Kuralları belli ama sonucu belli değil. Bence hayat da biraz böyle. Aile ilişkileri, aşk, arkadaşlık, toplumla kurduğumuz ilişkiler... Hiçbirinin sonucunu tamamen kontrol edemiyoruz. O halde futbol zaten insan ilişkilerinin çok sıkıştırılmış, çok yoğun bir versiyonu diyebiliriz.

unnamed.jpg

Burcu Kapu

Kalabalığın içindeki yalnız insan

Modern insanın yalnızlığı ve aidiyet ihtiyacı söz konusu olduğunda futbolun neden bu kadar güçlü bir çekim alanı yarattığı daha da belirginleşiyor. Taraftarlığın, modern insanın yaşadığı aidiyet krizine bir cevap olup olmadığını sorduğumuzda Kapu, bunun kitabın temel meselelerinden biri olduğunu vurguluyor:

Modern insan sosyal medyada kalabalık ama özünde çok yalnız. Belki daha az incinmek için, belki tahammülümüz azaldığı için insanlarla daha kontrollü ilişkiler kurmak istiyoruz. Ama aynı anda ait olmak da istiyoruz. Çünkü insanın ‘Ben buradayım, ben de bunun parçasıyım’ deme ihtiyacı eskiden beri var.

Taraftarlık bu ihtiyaca çok güçlü bir cevap veriyor. Sana bir renk veriyor, bir dil veriyor, bir geçmiş veriyor, bir hikâye veriyor. Hiç tanımadığın insanlarla aynı anda aynı şeye sevinebiliyorsun. Hiç tanımadığın bir futbolcunun attığı golle neden mutlu olduğumuzun cevabı da burada. Çünkü aslında futbolcunun başarısını sahiplenmiyoruz sadece; kendimizi ait hissettiğimiz topluluğun başarısını yaşıyoruz.

Bir golün yalnızca skoru değiştirmediği, aynı zamanda kalabalığa ortak bir kimlik verdiği düşüncesi, Kapu’nun futbolu neden sosyolojik bir mesele olarak ele aldığını da açıklıyor.

İlk seçilen çocuk, son seçilen çocuk

Futbolun aidiyet ve hiyerarşiyle ilişkisi yetişkinlikte başlamıyor. Mahalle arasında oynanan bir çocukluk maçında bile toplumun küçük bir modeli kuruluyor. Çocukken takım seçmenin, toplumla tanışmanın küçük bir provası olup olmadığını sorduğumuzda Kapu şöyle yanıtlıyor:

Çocukların mahallede futbol oynadığı bir sahne düşünün. Takımlar kurulurken ilk seçilen çocuk var, son seçilen çocuk var. Bir çocuk yıldız oluyor, başka biri kaleye geçiyor, başka biri oyunun lideri olurken diğeri dışarıda kalıyor. Aslında küçücük bir alanda toplumun birçok mekanizmasını öğreniyoruz: Yetenek, statü, liderlik, dışlanma, dayanışma, rekabet… İlk seçilen çocuk o gün kendini dünyanın merkezinde hissediyor. Son seçilen çocuk da hayatın her zaman adil olmadığını çok erken öğreniyor. O yüzden futbolun çocuklukta yaptığı şey sadece rekabet öğretmek değil.
Bence bize toplumun nasıl çalıştığına dair ilk küçük provayı yaptırıyor.

pexels-ozan-aldemir-2157508360-34912371.jpg

Fotoğraf: Pexels

Tribünün büyüsü ve tehlikesi

Ancak aidiyet duygusunun güçlenmesi, bireyin kendi sınırlarını kaybetmesi riskini de beraberinde getiriyor. Binlerce insanın aynı anda bağırdığı, sustuğu, öfkelendiği ve sevindiği tribün, insanı gündelik hayattaki halinden çıkarabiliyor. Bireyin güçlü bir sosyal kimliğin içinde ne kadar kendisi olarak kalabildiğini sorduğumuzda Kapu, tribünün hem büyüleyici hem de tehlikeli tarafının aynı yerde saklı olduğunu söylüyor:

Tribünde birey olmaktan çıkıp kalabalığın parçası oluyorsunuz. 40 bin insanın aynı anda bağırması, aynı anda susması, aynı anda öfkelenmesi çok güçlü bir psikolojik deneyim. Ki burada fiziksel tribünden bahsediyorum, bir de sosyal medyadaki dijital tribün var ki, o durumda kalabalık milyonları bulabiliyor.

Bu tek ses olma hali çok güçlü bir aidiyet yaratıyor. Fakat aynı mekanizma bireyselliği de azaltabiliyor. Çünkü kalabalığın içinde kendi başınıza yapmayacağınız bir şeyi yapma ihtimaliniz artıyor. Kitapta tribünü ‘kendi dili ve refleksleri olan canlı bir organizma’ gibi ele alıyorum. Çünkü bir tezahürat, bir protesto başladığında bireyler tek tek hareket etmiyor; binlerce insan aynı anda tek bir sese dönüşüyor. Maalesef bazen o sesin yüksekliğinden insan kendi vicdanının sesini duyamıyor.

Sevgi ne zaman fanatizme dönüşüyor?

Kitabın belki de en önemli sorularından biri şu: Sevdiğimiz şey bizi neye dönüştürüyor?

Kapu, bu soruya ikili ilişkilerden yola çıkarak cevap veriyor:

Bir şeyi ne kadar sevdiğimizden çok, o sevginin bizi nasıl değiştirdiğine bakmak gerekiyor. Tıpkı ikili ilişkilerdeki gibi. Tamam tuttuğumuz takımı seviyoruz. Buraya kadar çok güzel. Ama sonra rakibe nasıl davranıyoruz? Rakibin oyuncusunu insan olarak görebiliyor muyuz? Yoksa sadece bizim takımımıza karşı olduğu için onun hakkında karakterine, hayatına, hatta insanlığına dair hükümler mi vermeye başlıyoruz?

Fanatizm elbette bir gecede ortaya çıkmıyor. Önce küçük bir alay oluyor, sonra küçümseme, sonra öfke... Bir bakıyorsunuz sevdiğiniz şey sizi başka insanlardan nefret eden birine dönüştürmüş. O yüzden benim için sınır çok basit aslında: Takımını ne kadar sevdiğinden çok, takımını severken karşındaki takımı destekleyen insana ne yaptığın önemli.

Rakibin nasıl olup da yabancıya, ardından düşmana dönüşebildiğini sorduğumuzda Kapu, sürecin yavaşlığına dikkat çekiyor:

Bence çok yavaş gerçekleşiyor ki, zaten tehlikeli olan da bu. Önce rakip. Sonra yabancı. Sonra ‘onlar’. Bir süre sonra da düşman. Çünkü aidiyet kendisini tanımlarken bir sınır çiziyor. ‘Biz’ dediğiniz anda bir de ‘biz olmayanlar’ ortaya çıkıyor. Futbol bunu inanılmaz görünür hale getiriyor. Bir süre sonra rakibin ne düşündüğünü merak etmiyorsunuz. Onun zaten yanlış düşündüğünden emin oluyorsunuz. Sonra bir derbi, tartışmalı bir penaltı, son dakika golü geliyor ve o yabancı düşmana dönüşebiliyor. Bu yüzden futbol toplumsal kutuplaşmanın küçük bir modeli gibi okunabilir. Aynı mekanizmayı siyasette, dinde, milliyetçilikte de sık sık görüyoruz.

Bu nedenle futbol, yalnızca toplumdaki ayrışmaları yansıtan bir ayna değil. Kapu’ya göre bazen o ayrışmaların duygusal olarak yeniden üretilmesine de katkıda bulunuyor.

Futbol siyasetten bağımsız olabilir mi?

Futbolun sınıf, din, milliyetçilik ve kimlikle ilişkisi düşünüldüğünde siyasetten bağımsız bir futbolun mümkün olup olmadığını sorduğumuzda Kapu’nun yanıtı kısa ama kesin: “Çok zor.”

Ardından açıyor:

Çünkü futbol toplumun dışında kurulmuş steril bir alan değil. Toplum neyse futbol da onun bir parçası. İnsanlar stadyuma yalnızca futbol bilgilerini götürmüyorlar; sınıflarını, kimliklerini, ailelerinden devraldıkları hikâyeleri, bazen dini ve siyasi aidiyetlerini de götürüyorlar. Ama burada futbolu sadece ‘siyasetin aracı’ diye okumak da eksik geliyor bana. Futbolun kendine ait çok güçlü bir duygusal dili var. Yani siyaset futbola giriyor çünkü futbol toplumun içinde. Futbol da zaman zaman siyasetin dili haline geliyor çünkü milyonlarca insanı aynı anda harekete geçirebilen çok güçlü bir alan.

Oyunun asıl sermayesi: Güven

Futbolun üzerine kurulduğu en önemli şeylerden biri şu inanç: ‘Maçın sonucu ne olacak bilmiyorum ama sonucun gerçek olduğuna inanıyorum.’ Taraftarın asıl satın aldığı şey aslında bu, yani ihtimal. Bir maçın sonucunu önceden bildiğinizi düşünün. O zaman dramatik yapı ortadan kalkıyor. Kaybettiğinizde üzülmenizin, kazandığınızda sevinmenizin anlamı azalıyor.

Bahis, şike ve maç manipülasyonu bu yüzden yalnızca ekonomik bir problem değil. Oyunun kendisine duyulan güveni aşındırıyor. Para futbolu büyütebilir, yıldızları getirebilir, kulüpleri küresel markalara dönüştürebilir. Ama futbolun gerçek sermayesi başka bir şey: oyunun sonucunun sahada belirlendiğine inanmak. Kitaptaki cümleyle söylersek, bu temel sarsıldığında kaybolan yalnızca para değil, oyunun kendisi de olur.

Futbolun ticarileşmesiyle birlikte taraftarın duygusunun da ekonomik bir değere dönüşüp dönüşmediğini sorduğumuzda Kapu, modern futbolun en büyük paradokslarından biriyle karşı karşıya olduğumuzu söylüyor:

Taraftar kulübüyle duygusal bir bağ kuruyor. Ama kulüp de aynı zamanda taraftara forma, yayın paketi, maç bileti gibi şeyler satmak zorunda. Yani senin aidiyet duygun ekonomik bir değere dönüşüyor. Bunda başlı başına kötü bir şey olduğunu düşünmüyorum. Futbolun büyümesi için ekonomi gerekiyor. Problem, duygunun tamamen metalaştığı noktada başlıyor. Çünkü taraftarın kulüple kurduğu ilişki ‘müşteri memnuniyeti’ mantığına indirgenemeyecek kadar güçlü. Taraftarın gözünde o forma yalnızca bir ürün değil; çocukluğu, ailesi, hatıraları. Modern futbolu bu ilişkinin sağlıklı yürümesi için kulüplerin ticari kaygılar güderken, taraftarlığın taşıdığı kültürel ve manevi değerlere de sahip çıkması gerekiyor.

Loca, VIP tribünler ve pahalı biletler, bir zamanlar farklı sınıfların aynı duyguda buluştuğu stadyumları giderek ayrıştırıyor. Kapu’ya göre stadyum eskisi kadar ortak bir alan değil:

Stadyumun çok önemli bir özelliği, farklı hayatlar yaşayan insanları aynı duygunun içinde buluşturmasıydı. Zengin, yoksul, genç, yaşlı... Aynı golde ayağa kalkıyordunuz. Ama futbol büyüdükçe stadyumun kendisi de ekonomik olarak katmanlandı. Loca başka, VIP başka, normal tribün başka bir deneyim sunuyor. Bu da futbolun sınıfsal yapısını daha görünür hale getiriyor. İngiltere’de bu ayrımı eski bir Manchester United maçından kalma benzetmeyle taraftar değil ‘karidesli sandviç yiyen tayfa’ benzetmesiyle anlatıyorlar. Yine de şunu söylemek lazım, ekonomik olarak ayrışsanız bile gol olduğunda yaşadığınız duygu neyse ki hâlâ birbirine çok benziyor. Futbolun romantik tarafı hâlâ burada direniyor.

Futbol kimin hakkı?

Futbolun erkek egemen bir kültür olarak görülmesinin temelinde ne yattığını sorduğumuzda Kapu, meselenin futbolun kendisinden çok, futbolun çevresinde oluşan kültürle ilgili olduğunu söylüyor:

Bence bunun kökeninde futbolun yıllarca erkeklik, güç, rekabet ve fiziksel üstünlük üzerine kurulmuş olması var. Ama burada futbolun kendisinden çok, futbolun etrafında oluşan kültüre bakmak gerekiyor. Erkek çocuklarının küçük yaşta futbola yönlendirilmesi, futbol bilgisinin erkeklere ait bir alan gibi kodlanması, tribün dilinin zaman zaman şiddet ve erkeklik üzerinden okunması… Bunların hepsi bir kültür yaratıyor.

Erkekler, bu oyunun keşfinden beri oynayan, sahip çıkan taraf olarak futbolun kendi mıntıkalarında olması gerektiğine inanıyorlar. Kadınlar futbola girdikçe bu yerleşik inançların sınırları az da olsa değişiyor. Ama değişmesi gereken şey yalnızca kadınların sayısı değil; ‘futbol kimin hakkıdır?’ sorusuna verdiğimiz cevap.

Kadınların futbol bilgisinin sürekli sınanmasının da bu erkek egemenliğinin gündelik hayattaki görünür biçimlerinden biri olduğunu düşünüyor:

Bir erkek futbol konuştuğunda genellikle futbol bildiği varsayılıyor. Bir kadın futbol konuştuğunda ise önce bilgisi test ediliyor. ‘Ofsaytı biliyor musun?’, ‘Şu oyuncunun önceki takımı neydi?’ gibi sorular bazen aslında bilgi ölçmekten çok bir alana giriş izni vermekle ilgili. Neyse ki şu ofsayt konusunu aştık artık, eskisi kadar popüler sorulardan bir tanesi değil.

Bana asıl ilginç gelen kadın futbolcu, kadın teknik direktörlerin yani profesyonel mesleği bu olan kişilerin bile bu işi yapan erkekler kadar yetkin bulunmaması. Bunu rahatlıkla ima eden bir erkeğin asıl derdinin futbol değil kadınların toplumda varlığı olduğunu düşünüyorum.

Benim için mesele kadınların futbolda daha fazla yer alması kadar, futbolun erkeklere ait doğal bir mülk gibi görülmemesi. Birçok kadın gazeteci arkadaşım yıllardır bununla uğraşıyor. Dolayısıyla bu mesele sadece tribünle ilgili değil; futbol medyasının kendi içinde de var.

Her sezon yeniden inanmak

Röportajın sonunda futbolun belki de en insani tarafına, umuda geliyoruz. Bir taraftar her sezon nasıl yeniden başlayabiliyor? Takımı defalarca hayal kırıklığı yaratmışken insanı yeniden aynı heyecana bağlayan şey ne? Şu yanıtı alıyoruz:

Kitap biterken dönüp dolaşıp aynı yere geldiğimi fark ettim: İnsan bütün hayal kırıklıklarına rağmen yeniden inanıyor. Bir sezon bitiyor, takımımız bizi mahvetmiş, transferler kötü çıkmış, teknik direktör gitmiş... Sonra ağustos geliyor ve yeniden heyecanlanıyoruz: ‘Bu sene olabilir.’

Bence bu çok irrasyonel gibi görünen davranış aslında insan hakkında çok önemli bir şey söylüyor. Eğer insan geçmiş deneyimlerine bakarak vazgeçseydi, hiçbir şey başlayamazdı. Futbolda 90+3 bunun çok güzel bir metaforu. Skor kaybettiğinizi söylüyor, istatistikler ihtimalin düşük olduğunu söylüyor, oyun akışı umut vermiyor. Ama yine de o üç dakikayı bekliyorsunuz. Çünkü hayatın kendisi de çoğu zaman kesinliklerle değil, ihtimallerle yaşanıyor.

Belki de “Futbol” yalnızca futbola dair bir kitap değil. Sahada oynanan oyunun tribünlerde nasıl bir duyguya, aidiyete, çatışmaya, umuda ve kimliğe dönüştüğünü anlatırken, okuru yavaşça kendi hayatına yönlendiriyor. Çünkü bazen skor tabelasına bakarken aslında kendimize bakıyoruz. Ve maç bittiğinde, sahadan çıkan yalnızca futbolcular olmuyor, insan da kendiyle yaptığı maçtan çıkıyor.

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Hakkında daha ayrıntılı: Futbolburcu kapuAyrıntı Yayınlarımüjgan halis

DAHA FAZLA HABER OKU

TÜRKİYE'DEN SESLER

Gürsel Tokmakoğlu Gazze olayı bilinmeyen değildi: "D günü", D+1 ve Haaretz'in ifşası

PODCAST

TÜRKİYE'DEN SESLER

Umut Berhan Şen Niamey'de boşa çıkan tezgâh: Sahel İttifakı neden bıçağın iki yüzü?

TÜRKİYE'DEN SESLER

Ömer Kayır 1914'ten günümüze Türk dünyası: dağılan medeniyet havzasından 21. yüzyıl müşterekler mimarisine

TÜRKİYE'DEN SESLER

Dr. Bülent Güven Almanya: Faşizme adım adım

İlgili Haberler
Makroekonomi 8 EYLÜL AKARYAKIT FİYATLARI: Benzin, motorin (mazot) ne kadar? Akaryakıt fiyatlarında zam veya indirim var mı? Güncel akaryakıt fiyatları CNN Türk Ekonomi · 40 dk önce Makroekonomi Wall Street'te Ortadoğu şoku! Borsalar peş peşe düştü CNBC-e · 43 dk önce Makroekonomi ABD Başkanı Trump, Kanada ürünlerinin kamu ihalelerinden çıkarılması talimatını verdi AA Ekonomi · 59 dk önce Makroekonomi Borsadaki holdingden bedelsiz hamlesi! Sermaye 2,9 milyar TL'ye çıkıyor CNBC-e · 1 saat önce Makroekonomi SPK, fiili dolaşım oranı ve pay sahipliğine ilişkin kararlarını açıkladı AA Ekonomi · 1 saat önce

Yorumlar (0)

Giriş yaparak yorum yazabilirsin.

İlk yorumu sen yaz.