Buluşmanın dikkat çeken tarafı ise yalnızca 1001 kişinin imza vermesi değil, farklı siyasi, etnik ve toplumsal çevrelerden isimlerin aynı salonda buluşmasıydı.
1001 imza, bin bir hikâye
Eyüpsultan Kültür ve Sanat Merkezi'ndeki buluşmada farklı kesimlerden gelen konuşmacıların ortaklaştığı temel başlıklar ise silahların susmasıyla sınırlı kalmadı. Eşit yurttaşlık, ana dil, hukuk, demokratik siyaset, geçmişle yüzleşme, onarıcı adalet ve toplumsal katılım gibi başlıklar, "Barıştan sonra nasıl bir cumhuriyet?" sorusunu da beraberinde getirdi.
Çünkü kampanyanın ortaya koyduğu mesele, yalnızca bir imza kampanyası değil. Aynı zamanda yürüyen sürecin toplumsallaştırılması ve farklı toplumsal kesimlerin bu sürecin öznesi hâline gelmesi çağrısı.
Kampanyanın 4 temel talebi de bu çerçeveyi ortaya koyuyor:
1. Şiddetsizliğin ve silahsızlanmanın desteklenmesi: Türkiye'de devam eden çözüm sürecinde şiddetten arınmanın, silahsızlanmanın ve şiddetin ülke ve toplum gündeminden tamamen çıkarılmasının desteklenmesi.
2. Eşit yurttaşlığın anayasal güvenceye alınması: Kürt varlığının inkârından kaynaklanan tarihsel haksızlıkların giderilmesi için eşit yurttaşlığın anayasal güvenceye alınması, ana dilde eğitim ve öğretim hakkının tanınması.
3. Demokratik hukuk devletinin güçlendirilmesi: Türkiye Cumhuriyeti'nin özgür, demokratik bir hukuk devleti eksenine oturtulmasına yönelik mücadele ve çabaların desteklenmesi.
4. Özgür ve eşit müzakere koşullarının sağlanması: Çatışmanın çözümünde rol alan aktörlerin özgür ve eşit koşullarda müzakere edebilmesinin sağlanması; AİHM kararları ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'nin talepleri doğrultusunda "umut hakkı"nın hayata geçirilmesi.
Bu nedenle 1001 sayısı da yalnızca bir hedef sayı olarak ortaya çıkmıyor. Binbir Gece Masalları'na yapılan göndermeyle, uzun süren bir hikâyenin, sabrın ve umudun sembolüne dönüşüyor.
“Binbir Gece”den “1001 imza”ya: Demokratik cumhuriyet ve barış için uyanmak
Farklı kesimler aynı sorunun etrafında buluştu: Silahlar susarsa nasıl bir ülkede yaşayacağız?
— Independent Turkish (@TurkishIndy) September 12, 2026
https://t.co/ZF4WYGKpZJ pic.twitter.com/kL1KxFTcac
"Binbir Gece Masalları bu kez uyutmak için değil, uyandırmak için hatırlanıyor"
Kampanyanın konuşmacılarından gazeteci ve siyasetçi Çilem Küçükkeleş, Binbir Gece Masalları'nın yalnızca insanları uyutmak için anlatılan hikâyeler olmadığını hatırlattı.
Küçükkeleş, farklı kesimlerin uzun zamandır barış sürecinin dışında kalmaması gerektiğini tartıştığını belirterek, "Biz hepimiz bir yerden barış sürecine dahil olmaya çalışan insanlardık. Birbirimizle tartışıyorduk, konuşuyorduk. Ama konuştuğumuz şey evimizde, sokağımızda kalmamalı" dedi.
Binbir Gece Masalları'ndaki hikâyelerin hayatı renklendiren bir tarafı olduğunu söyleyen Küçükkeleş, masalların içindeki 40 aslan ve 40'ıncı aslanın midesindeki anahtar üzerinden de Ortadoğu'daki demokrasi ve eşitlik mücadelesine gönderme yaptı:
Ortadoğu'da demokrasi ve eşitlik mücadelesi tam da böyle zor bir mücadele. 40 aslanı geçip 40'ıncı aslanın midesindeki anahtarı almak kadar zor.
“Binbir Gece Masalları bu kez uyutmak için değil, uyandırmak için hatırlanıyor.”
Çilem Küçükkeleş: “Kapı aralanıyor, birlikte geçmenin yolunu bulmalıyız.”
“Demokratik Cumhuriyet ve Barış için 1001 İmza” kampanyası İstanbul’da açıklandı https://t.co/ZF4WYGKpZJ pic.twitter.com/YbJGOsMS9n
— Independent Turkish (@TurkishIndy) September 12, 2026
Çilem Küçükkeleş: Kapı aralanıyor, birlikte geçmenin yolunu bulmalıyız
Küçükkeleş'e göre bugün asıl soru, yürüyen sürecin nasıl toplumsallaşacağı.
"Bir barış süreci var, yürüyor. Bu süreç nasıl toplumsallaşacak diye herkes birbirine de soruyor" diyen Küçükkeleş, toplumun sürece dahil olması gerektiğini vurguladı:
Ancak dahil olursak sözümüz olur, onu biliyoruz. Ancak varlığımızı gösterebilirsek biraz yön verebiliriz.
Küçükkeleş'in konuşmasındaki temel vurgu, barışın yalnızca siyasi aktörlerin yürüteceği bir süreç olmadığı yönündeydi: "Ne zaman toplum sahip çıkarsa biz biliyoruz, o zaman barış olur."
Bu nedenle 1001 imzayı da daha büyük bir toplumsal hareketin başlangıcı olarak tarif etti:
Kapı aralanıyor. Durup izleyip o kapıdan kimlerin geçeceğine bakmak yerine, o kapıyı biraz sonuna kadar aralayıp birlikte geçmenin yolunu bulabilir miyiz?
Küçükkeleş, kampanyayı "karıncanın su taşıması"na benzetirken, bunun aynı zamanda tarafını belli etmek anlamına geldiğini söyledi:
Bu sadece belki hani karıncanın su taşıması gibi bir şey. Bu biraz tarafını belli etmek meselesi. Buradan çoğalacak, buradan toplumsallaşacak, buradan hareketlenerek sürekli bize ne olduğumuzu anlatan sisteme karşı 'Biz buyuz' diyebileceğiz.
Küçükkeleş, daha önce 1993'te ve 2013-2015 yılları arasında yaşanan barış girişimlerini de hatırlatarak, bu kez açılan kapının farklı bir sonuca ulaşması gerektiğini söyledi. İlk tartışmaların 20-30 kişiyle başladığını, şimdi ise 1001 kişinin bir araya geldiğini belirterek, "Hatta 1001'i de aşan kişiyiz" dedi.
Şebnem Korur Fincancı: 1001 değil, milyonlarca insan
Şebnem Korur Fincancı da kampanyanın adındaki "1001" sayısını başka bir açıdan ele aldı. Konuşmasına farklı dillerde selam vererek başlayan Fincancı, ulus-devlet merkezli siyasal anlayışın yarattığı sorunlara dikkat çekti.
"1001 imza, aslında Binbir Gece Masalları, eril bir anlatım. Neden bin 1 tane masal anlatmak zorunda kalır ki bir kadın hayatta kalmak için?" diye soran Fincancı, aynı soruyu bugünün Türkiye'sine taşıdı:
Ve neden biz bu topraklarda 1001 imza toplamak zorunda kalırız ki gençlerimiz, çocuklarımız ölmesin diye?
Fincancı, İnsan Hakları Derneği'nin 2025 yılı raporuna atıfla çatışmalı süreçlerde yaşanan can kayıplarına dikkat çekti ve barış talebinin artık ertelenemeyeceğini söyledi.
"Şimdi barışı ısrarla istemek ve barışta inat etmek zorundayız" diyen Fincancı, yaklaşık 2 yıldır çatışmalarda insanların ölmemesinin dahi önemli olduğunu belirtti:
Süreç öyle ya da böyle ama neredeyse 2 yıldır insanlar ölmüyor. Çatışmalarda insan ölmemesi bile çok değerli.
Ancak Fincancı açısından barış, yalnızca silahların susması anlamına gelmiyor. Eşit yurttaşlık gerçekleşmediği sürece barışın eksik kalacağını ifade eden Fincancı, "Bu topraklardaki tek yurttaş bile eşit yurttaş olarak kabul edilmediğinde ben eşitliği, özgürlüğü ve hak öznesi olan bir insan olmayı yitirmişim demektir" dedi.
Aradığı yeni toplumsal düzeni ise şöyle tarif etti:
Herkesin hak öznesi olduğu, eşit yurttaşlar olduğu, ana dilinde eğitim, ana dilinde sağlık hakkından yararlanabildiği yeni bir dünyayı birlikte kuralım.
Şebnem Korur Fincancı 1001 sayısının da ötesine geçen bir çağrı yaptı:
1001 değil, milyonlarca insan.
Ahmet Türk: Barışın siyasi ve hukuki zemini kurulmalı
Ahmet Türk ise Kürt meselesinin artık çözülmesinin zorunlu hâle geldiğini söyledi.
"Kürt sorunu gibi önemli sorunların bu coğrafyada çözülmesi zorunlu hâle gelmiştir" diyen Türk, Cumhuriyeti'n 100 yılı boyunca hem Kürtlerin hem Türklerin ağır acılar yaşadığını belirtti:
Cumhuriyetin 100. yılında Kürtler de Türkler de büyük acılar yaşamıştır. Artık bu acıların sonlanması gerekmektedir.
Türk, PKK'nın silah bırakması ve kendisini feshetmesi yönündeki sürecin ardından siyasi ve hukuki adımların da atılması gerektiğini vurguladı.
Sadece fikirlerinden dolayı cezaevinde bulunan insanların durumuna da dikkat çeken Türk, "Sadece fikirlerinden dolayı cezaevinde bulunan, bütün yaşamı boyunca eline silah almamış olan insanların bu kurul tarafından izlenmesinin ne anlamı olduğunu çözmekte zorlanıyoruz" dedi.
Bu kişilerin hiçbir zaman silah kullanmadığını, Kandil'e gitmediğini belirten Türk, buna rağmen parlamentoda çıkarılan bir yasanın dikkate alınmamasını eleştirdi.
Türk, sürecin hızlandırılması ve provokasyonlara fırsat verilmemesi gerektiğini de belirterek, "Elbette ki sürecin hızlanması, provokasyonlara meydan verilmemesi için sürekli bir işin yürütülmesi gerektiğine biz de inanıyoruz" dedi.
Ancak Türk, sürecin zamana yayılarak başka amaçlara hizmet edecek biçimde kullanılmasının tehlikeli olacağı uyarısında bulundu:
Eğer zamana bunu yayıp belli bir sürece, belli bir amaca hizmet etmek için bu süreç kullanılırsa gerçekten bu süreç zora girer.
Ali Bulaç'tan Medine Sözleşmesi'ne: "Birbirimize format atmadan" birbirimizi tanımak
Gazeteci ve yazar Ali Bulaç ise konuşmasına doğrudan Binbir Gece Masalları'nın yapısı üzerinden Kürt meselesinin yıllardır çözümsüz kalmasına dair bir benzetmeyle başladı.
Binbir Gece'de birbirine eklenen hikâyeler ilerledikçe dinleyicinin kim kimdi diye şaşırmasını, bir türlü sonuca ulaşmayan bir anlatıya benzeten Bulaç, Türkiye'nin Kürt meselesindeki deneyiminin de benzer bir döngü taşıdığını söyledi:
Bizim hikâyemizde Kürt sorunu da biraz böyle. Dinliyoruz, anlatılıyor. Fakat tekrar her seferinde başa dönüyoruz. Diyoruz ki Elif kimdi? Leyla kimdi? Bu Kürt meselesi neydi?
Bulaç'a göre bu döngünün kırılması, sorunun yalnızca devlet, iktidar veya siyasi partiler arasındaki bir mesele olarak ele alınmamasına bağlı. Çözümün toplumsal bir zemine taşınması gerektiğini vurgulayan Bulaç, siyasi taleplerin toplumsal karşılığının da aşağıdan kurulacağını söyledi:
Bu sorunun çözümünü sadece devletlere, devlete, iktidara, siyasi partilere de bırakmamak lazım.
Çünkü Bulaç'a göre bir talebin siyasi bir programa dönüşmesi, yalnızca siyasal aktörlerin kararlarıyla gerçekleşmiyor:
Bir fikri, bir ideali, bir talebi siyasi bir forma tercüme edecek olan aşağıdaki insanlardır.
Bulaç'ın önerdiği yol ise 3 aşamalı: "muarefe", "müzakere" ve "muahede".
İlk aşamayı birbirini tanıma ve anlama süreci olarak tarif eden Bulaç, özellikle kimlikler üzerinden birbirini kalıba sokma çabasından uzak durulması gerektiğini vurguladı:
Muarefe karşılıklı anlama ve tanıma süreci demektir. Birbirimizi tanımlamadan, birbirimize isim koymadan, birbirimize format atmaya çalışmadan birbirimizi anlayacağız.
Ardından gelen "müzakere" ise yalnızca konuşmak değil, aynı zamanda geçmişi, acıları ve karşılıklı talepleri hesaba katarak bir ortak zemin aramak anlamına geliyor.
Bulaç'ın üçüncü aşama olarak tarif ettiği "muahede" ise bu sürecin bir sözleşmeyle sonuçlanması.
Bu noktada Bulaç, meseleyi yalnızca anayasal bir metin tartışmasının ötesine taşıdı. Bulaç'a göre toplum sözleşmesi, anayasanın kendisinden önce gelen ve ona ruh veren ortak ilkeler bütününü ifade ediyor:
Sözleşme, toplum sözleşmesi anayasa değildir. Anayasaya ruh veren ilkeler mecmuasıdır.
Ali Bulaç'ın yaklaşımında bu nedenle yeni bir toplumsal sözleşmenin kurulması, yalnızca devlet kurumlarının veya siyasi aktörlerin işi değil. Anayasanın toplumsal meşruiyetinin de toplumun farklı kesimlerinin bir araya gelmesiyle kurulabileceğini savundu:
Bir anayasayı devletler yapmaz, ordular yapmaz, siyasi partiler yapmaz, hukuk uzmanları da yapmaz. Toplumun kanaat önderleri, tabii önderleri bir araya gelir...
Bulaç, bu yaklaşımını barış kavramıyla da ilişkilendirdi. Arapçada barışın "sözlerin efendisi" olarak tarif edildiğini hatırlatarak, Kur'an-ı Kerim'deki "sulh" vurgusuna dikkat çekti.
Bulaç'a göre son 2 yılda yaşanan gelişmeler, silahlı çatışma zemininden konuşma ve müzakere zeminine geçilebileceğine dair bir kapı araladı.
Bulaç'ın konuşmasındaki asıl vurgu da burada ortaya çıktı: Kürt meselesinin yeniden başa dönülen bir hikâyeye dönüşmemesi için yalnızca siyasi kararları beklemek değil, toplumun birbirini tanıdığı, konuştuğu ve ortak bir sözleşmenin zeminini oluşturduğu bir süreci kurmak gerekiyor.
Faik Bulut: Şehrazad'ın şiddetsiz yolu ve halkın kuracağı barış
Araştırmacı, gazeteci ve yazar Faik Bulut, konuşmasına Türkiye'nin ve bölgenin uzun süredir içinde bulunduğu şiddet döngüsüne dikkat çekerek başladı.
Sürecin yalnızca bir tarafın diğerini kendi yönüne çekmeye çalıştığı bir mücadeleye dönüşmesi hâlinde, ortada yine halkın kalacağını söyledi.
Bulut, yaşananları çarkıfeleğin çarkına benzetti:
Biz de çarkıfeleğin çarkında dönüp duruyoruz. Bu süreci biraz da buna benzetiyorum. Birisi bu tarafa çekiyor, diğeri o tarafa çekiyor. Fakat ortada halk gidiyor.
Bu nedenle artık aynı döngünün içinde dönmek yerine sürecin toplumun bulunduğu yere, yani aşağıya doğru taşınması gerektiğini savundu:
Biz bu çarktan çıkıp biraz daha topluma doğru atmak durumundayız.
Bulut'un konuşmasının dikkat çekici tarafı, barış arayışını yalnızca siyasi aktörlerin attığı adımlar üzerinden değil, sivil toplumun ve halkın geliştireceği yöntemler üzerinden düşünmesiydi.
Bu noktada Kawa anlatısıyla Şehrazad'ı karşı karşıya getirdi. Kawa'nın Kürt gençlerini kurtarmak için şiddete başvuran bir mücadeleyi temsil ettiğini, ancak 50 yılı aşan çatışmanın ardından hem bir tarafın hem diğer tarafın zor kullanmasının kalıcı bir sonuç üretmediğini söyledi.
"Fakat dünya değişti. Baktık ki 2 tarafın da zor kullanması bir sonuç vermiyor" diyen Bulut, tam da burada Şehrazad'ın hikâyesini başka bir mücadele biçiminin sembolü olarak öne çıkardı.
Şehrazad'ın şiddet yoluyla insanları kurtaramayacağını görerek başka bir yol geliştirdiğini anlatan Bulut, "Şehrazad bakıyor ki şiddet yoluyla insanları, hayatları kurtaramayacak. Bu sebeple bambaşka, yani değişik, şiddet olmayan sivil bir gayret ve mücadeleyle kadınların hayatını kurtarıyor" dedi.
"Biz sadece barış değil, yeni bir dünya istiyoruz"
Faik Bulut'un işaret ettiği nokta, barışın yalnızca yukarıdan alınacak siyasi kararlarla değil, toplumun kendi içindeki mücadele ve örgütlenmeyle kurulabileceği fikriydi.
"Kanunlar, yasalar, kurallar, yani her yasa, her kaide, her kural önce sokakta oluşur; yani halkın, kanaat önderlerinin, sivil toplum tarafından oluşur, sonradan kanunlaşır" diyen Bulut, bu nedenle sivil alanın sürecin dışında bırakılamayacağını vurguladı.
Bulut'a göre mevcut süreç de kritik bir eşikte bulunuyor: Sürecin önemli bir bölümü geride bırakılmış olsa da yaklaşık yüzde 80'lik bir aşamadan sonra tıkanma ihtimali ortaya çıkmış durumda. Buradaki tercih ise yalnızca siyasi aktörlere ait değil.
Faik Bulut'un konuşmasının vardığı yer ise mevcut tartışmanın sınırlarını da genişletti:
Biri birileri diyor ki 'Biz buna tekmeyi vuralım, aşağıya gitsin, yuvarlansın, ne olursa olsun' Birileri de diyor ki 'Hayır, biz buna omuz verelim... Dünya mir...' Fakat 'mir' aynı zamanda Rusçada 'dünya' demektir. Yani biz sadece barış değil, yeni bir dünya istiyoruz.
Bu cümle, onun açısından barışın yalnızca silahların susmasıyla tamamlanacak bir süreç olmadığını; şiddet yerine sivil mücadele yöntemlerinin, toplumun özne olmasının ve yeni bir toplumsal düzen arayışının birlikte düşünülmesi gerektiğini ortaya koyuyor.
Gürkan Çakıroğlu: Silahların tamamen sustuğu 5-10 yıl nelerin önünü açar?
Avukat ve yazar Gürkan Çakıroğlu, bu süreçte Devlet Bahçeli'nin yaptığı konuşmaya ve Abdullah Öcalan'ın sürece yaklaşımına dikkat çekerek, "Umut Hakkı"nın gerçeğe dönüşmesinin sürecin tamamlanması açısından kritik olduğunu söyledi.
Çakıroğlu, Abdullah Öcalan'ın bölge halkları ve Türkiye'den yana aldığı tutumun önemine vurgu yaptı.
Ayrıca, Kobani'den gelen haberlerin kendisini rahatsız ettiğini belirten Çakıroğlu, Türkiye'nin geçmişte Kıbrıs Türkleri için gösterdiği hassasiyetin Kobani'deki Kürtler için de gösterilmesi gerektiğini savundu:
Çünkü Tebriz'in, Kirmanşah'ın Ankara'dan, Erzurum'dan, İzmir'den farkı olmadığını, Kobani'nin, Erbil'in yine hakeza Eskişehir'den, Edirne'den farkı olmadığını düşünüyorum.
Toplumsal aidiyetin yalnızca siyasi söylemlerle kurulamayacağını söyleyen Çakıroğlu, güvenlik ve yargı mekanizmalarının yaklaşımına ilişkin de eleştiriler yöneltti.
"Mühim olanın savcıların belediye başkanlıklarını ziyaret etmesi değil, valiliklerin taziye çadırlarını ziyaret etmesi gerekli olduğunu düşünüyorum" diyen Çakıroğlu, "Çünkü ancak biz bu şekilde barışı sağlayabiliriz, kardeşliği sağlayabiliriz" ifadelerini kullandı.
Diyarbakır'da sporun yarattığı toplumsal heyecanın da Türkiye'nin ortak aidiyet duygusunu göstermesi açısından önemli olduğunu belirten Çakıroğlu, şöyle konuştu:
Ne zamanki Filenin Sultanları'nın attığı smaç Diyarbakır'da aynı şekilde ses getirir, biz o zaman gerçekten bir ulus olabilmişiz demektir.
Çakıroğlu, böyle bir toplumsal bütünlüğün klasik ulus-devlet anlayışıyla değil, "demokratik ulus" fikriyle kurulabileceğini savundu.
Barış sürecine Hudeybiye perspektifinden bakılması gerektiğini söyleyen Çakıroğlu, silahların susmasının yaratabileceği imkânların bugünden düşünülmesi gerektiğini belirtti:
Silahların tamamen sustuğu ve Kürt meselesinin 5 yıl, 10 yıl... Bize bile neler yapmamızın vesilesi olur, neler yapmamızın önünü açar? Bunu düşünelim...
"Kürtçe ana dilde eğitim olmadan Kürt meselesi çözülmeyecek"
Gürkan Çakıroğlu, Kürtçe ana dilde eğitimin de çözümün temel başlıklarından biri olduğunu vurguladı.
"Kürtçe ana dilde eğitim olmadan bu mesele çözülmeden Kürt meselesi çözülmeyecek" diyen Çakıroğlu, farklı halkların kendi ana dillerinde eğitim alabilmesi gerektiğini belirterek, "Kürt çocukları Kürtçe eğitim alamayacak. Yetiştiğim kültür ve töreye tamamen aykırı" ifadelerini kullandı.
Çakıroğlu, Kürtçe ana dilde eğitim hakkı tanınana kadar bu konudaki mücadelenin sürmesi gerektiğini söyledi.
Naci Sönmez: Barış Karadeniz'e de anlatılmalı
Karadeniz'den geldiğini ve kampanyaya gönüllü olarak imza verdiğini belirten Naci Sönmez, silahlı çatışmanın yalnızca doğrudan şiddet üretmediğini, aynı zamanda toplumun bir arada yaşama kültürünü de tahrip ettiğini söyledi.
"Silahın şiddetinin olduğu yerde silahların ve zorun konuştuğu bir politik ilişkiler, insan ilişkileri, bir arada yaşama kültürü tahrip olur" diyen Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi eski Eş Sözcüsü Naci Sönmez, barışın demokratik bir ufukla tamamlanması gerektiğini belirtti:
Bu, bir arada yaşam anlayışına doğru götürülecekse sonuç itibariyle bunun demokrasiyle taçlandırılması gereken bir ufuk içerisinde hareket etmemiz gerekir.
Sönmez, Karadeniz'in sanıldığı gibi tek kimlikli bir bölge olmadığını vurguladı:
Karadeniz Laz'dır, Karadeniz Çerkes'dir, Karadeniz Gürcü'dür, Karadeniz Rum'dur, Karadeniz Ermeni'dir. Yani çok kimlikli bir coğrafyadır.
Devlet politikalarının bölgede milliyetçi ve muhafazakâr bir iklim oluşturduğunu savunan Sönmez, Veli Küçük, Kemal Yazıcıoğlu ve Necdet Menzir gibi isimleri bu tarihsel çerçevede andı.
Sönmez'e göre Türkiye'de kalıcı bir barış ve demokrasi kurulabilmesi için Karadeniz gibi bölgelerin de sürece dahil edilmesi gerekiyor:
Doğal olarak şimdi orayla barışmadan, o bölgedeki milliyetçi muhafazakâr ihtimal, empati kurarak Kürt meselesini anlatmadan Türkiye'de gerçek anlamda barış ve demokrasi inşa edilemez.
Terzi Fikri'nin sözünü hatırlatan Sönmez, siyasetin toplumsal karakterini de şu cümleyle özetledi:
Biz ne yapacaksak, ben ne yapmışsam halkım için, halkımla.
Musa Piroğlu: Barışı anlamak için önce savaşa bakmak
Eski HDP İstanbul Milletvekili Musa Piroğlu, barış tartışmasının savaştan bağımsız ele alınamayacağını belirterek, "Barışı konuşuyoruz. Ama barışı anlamak için savaşı konuşmak, savaşın boyutlarını görmek, doğurduğu sonuçları kavramak gerekiyor. Savaşı anlamadan engelliler için barışın ne anlama geldiğini görme şansımız yok" diye vurguladı.
Piroğlu'na göre savaş yalnızca can kaybı yaratmıyor; ekonomik, fiziksel ve toplumsal bir yıkım mekanizması olarak işliyor: "Savaş bir yıkım makinesi, insan yıkım makinesi."
Savaşların kararını egemenlerin verdiğini ancak bedelini yoksul halkların ödediğini belirten Piroğlu, çatışmaların binlerce insanın hayatını kaybetmesine, yaralanmasına ve engelli hâle gelmesine yol açtığını söyledi. Savaşın ekonomik sonuçlarının da özellikle engelliler açısından daha ağır bir yoksulluk yarattığını ifade etti.
Piroğlu, savaşın yalnızca fiziksel değil, toplumsal bir yıkım da yarattığını belirterek engellilerin görünmeyen ve duyulmayan sorunlarına dikkat çekti:
Savaşta ve afetlerde, yıkımda görünmeyen, duyulmayan engellerin sesi, görünmeyen engellerin yüzü toplumsal hayatta da görünmüyor. Ve engellerin kent hayatına ya da toplum hayatına katılması engelleniyor.
Savaşın aynı zamanda otoriterleşme ve toplumun siyasal hayattan dışlanması anlamına geldiğini söyleyen Piroğlu, engellilerin barış talebi için "gereğinden fazla sebep" bulunduğunu ifade etti.
Erişilebilirliğin engellilerin toplumsal hayata katılım talebi olduğunu belirten Piroğlu, engelliliğin aynı zamanda bir yoksulluk sorunu olarak ele alınması gerektiğini söyledi:
Erişim denen şey bizim toplumsal hayata talebimizdir.
Piroğlu, engellilerin eşit yurttaşlar olarak toplumsal hayata katılabilmesi ve yeni engelliliklerin ortaya çıkmasının önlenmesi için barış umudunun büyütülmesi gerektiğini vurguladı.
Barış umudunun korunması gerektiğini belirten Piroğlu, umutsuzluğu ise hareketsizlik ve teslimiyetle ilişkilendirdi:
Umutsuzluk hareket hâlinde olmayanların, umutsuzluk çaresiz ve teslim olanların işidir.
Engellilerin de barış mücadelesinin ve demokratik toplumun inşasının öznesi olması gerektiğini söyleyen Piroğlu, "görülmeyen" ve "duyulmayan" seslerin görünür ve duyulur hâle gelmesi için mücadele çağrısı yaptı:
Umut yeşerdi. Yeter ki biz bunun arkasında duralım ve bunu büyütmek için mücadeleyi yükseltelim.
Piroğlu, konuşmasını mücadelenin belirleyiciliğine vurgu yaparak tamamladı:
Bilelim ki mücadele yoksa hiçbir şey yoktur. Kazanacaksak direnerek, kazanacaksak mücadele ederek kazanacağız.
Pakrat Estukyan: Bu savaş niye çıktı?
Gazeteci ve yazar Pakrat Estukyan ise konuşmasına bir damla balın yol açtığı zincirleme çatışmayı anlatan bir hikâyeyle başladı.
Hikâyede yere düşen bir damla balın ardından bir köpek kediyi öldürüyor, dükkân sahibi çobana saldırıyor, köylüler çobanı öldürüyor, iki köy ve ardından iki krallık savaşa giriyor. Savaşın sonucunda kıtlık ve yıkım yaşanıyor.
Yıllar sonra bir çocuk yaşlı adama soruyor:
İyi de, bu savaş niye çıkmıştı ki?
Estukyan'ın hikâyeden çıkardığı soru bugünün Türkiye'sine uzanıyor:
Şimdi o soruyu bugün de sormanın zamanı.
Estukyan'a göre asıl mesele, çatışmanın sonuçlarından çok nedenini sorgulamak:
Esas mesele, bu savaş niye çıktı? Bu çatışmalı ortama niye geldik?
Bir tarafın hâlâ yalnızca "terör" ve "teröristlerin ortadan kaldırılması" üzerinden konuştuğunu, diğer tarafın ise yalnızca daha fazla özgürlük ve hareket alanı istediğini belirten Estukyan, asıl sorunun bir halkın bütünüyle görmezden gelinmesi olduğunu söyledi.
Tek bir ırk ve tek bir ulus üzerinden kurulan ulus-devlet anlayışının farklı kimliklerin yaşam hakkını daralttığını savunan Estukyan, bunun sonucunu şu sözlerle ifade etti:
Ama o zaman memleket cehenneme dönüyor. Cehennemi yaşıyoruz.
Estukyan'ın cevabı ise açıktı:
Biz bu cehenneme razı değiliz.
Levent Köker: Demokratik Cumhuriyet için yeni bir kurucu norm
Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Levent Köker, buluşmaya yazılı bir mesaj gönderdi. Köker'in mesajı, etkinliğin sunucusu Nebahat Doğan tarafından salonda okundu.
Köker, tartışmayı doğrudan cumhuriyetin demokratik niteliği üzerinden ele aldı. 1923'te kurulan Cumhuriyetin üzerinden yaklaşık 103 yıl geçmesine rağmen demokratik devlet olma niteliğini tam anlamıyla gerçekleştiremediğini belirterek, cumhuriyetin kuruluş sürecine ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
1918-1923 arasında dönemin koşullarına göre hayli demokratik bir mücadele sonucunda ilan edilen cumhuriyet, 1923'ten bu yana geçen 103 yıla yakın süre boyunca adına yakışır bir demokratik devlet olmayı başaramadı.
Köker'e göre sorun yalnızca seçimler ya da parlamenter mekanizmalarla sınırlı değil. Hukukun üstünlüğü, AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması, muhalefet üzerindeki baskılar ve yerel yönetimlere yönelik müdahaleler de Cumhuriyetin demokratik niteliği açısından temel meseleler.
Bu nedenle Kürt meselesinin şiddet ve silah dışındaki demokratik yöntemlerle çözülmesinin, aynı zamanda Türkiye'nin demokratik Cumhuriyet arayışını somutlaştırabileceğini belirtti.
Köker'in tarif ettiği demokratik Cumhuriyet, farklılıkların yalnızca kültürel olarak var olmasına izin verilen değil, bu farklılıkların siyasi ve hukuki düzeyde tanındığı bir yapı.
Köker, cumhuriyetin ikinci yüzyılı açısından şöyle bir çerçeve çizdi:
Türkiye Cumhuriyeti... ikinci yüzyılında adına yaraşır bir demokratik devlet olma niteliğine; etnik, dinî veya inanç temelli, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim ve sınıf esasına dayanan farklılıkları siyasi ve hukuki düzeylerde tanıyan ve bu tanımanın gereklerini yerine getiren yeni bir temel kurucu normla kavuşabilir.
Bu nedenle barış sürecinin yalnızca çatışmanın sona erdirilmesiyle sınırlı kalmaması gerektiğini savunan Köker, demokratik dönüşümün toplumsal bir irade gerektirdiğini ifade etti:
Bu kritik eşiğin barış ve demokrasi yönünde aşılması için güçlü bir toplumsal iradenin varlığına ihtiyaç vardır.
Selçuk Mızraklı: Silahların susması pozitif barışa dönüşmeli
Eski DEM Parti Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Prof. Dr. Selçuk Mızraklı'nın etkinliğe gönderdiği videolu mesaj da salondaki ekrana yansıtıldı.
Mızraklı mesajında, son 2 yılda ortaya çıkan barış umudunun kalıcı bir toplumsal barışa dönüşmesi gerektiğini söyledi.
"Türkiye'de 2 yıla yakın bir zamandır barış umutları yeşerdi" diyen Mızraklı, siyasi diyaloğun arttığı bir döneme girildiğini belirtti:
Diyaloğun arttığı, demokratik müzakere anlayışında gelişmeler olduğu ve siyasetin daha fazla bu mesele üzerinde konuştuğu bir zamanı yaşıyoruz.
Ancak Mızraklı'ya göre silahların susması tek başına yeterli değil. Kürt meselesinin tarihsel sonuçlarıyla birlikte ele alınması ve toplumun farklı kesimleri arasındaki ekonomik, kültürel ve sosyal eşitsizliklerin giderilmesi gerekiyor.
Mızraklı bu nedenle sürecin temel hedeflerinden birinin onarıcı adalet olması gerektiğini vurguladı:
Kürt'ün inkârının ve her türlü şiddetin tüm sonuçlarıyla ortadan kalkması için Türkiye'de toplumsal, ekonomik ve kültürel eşitsizlikler giderilmeli, onarıcı adalet mekanizmaları sağlanmalıdır.
Burada "pozitif barış" kavramı öne çıkıyor. Mızraklı, yalnızca çatışmanın olmamasının değil, sosyal barışı mümkün kılacak ilişkilerin ve imkânların oluşturulmasının gerekli olduğunu söyledi:
Mevcutta Türkiye'de pozitif barışı destekleyecek, sosyal barışa katkı sağlayacak imkân ve ilişkilerin zenginleştirilmesi aciliyet kazanmıştır.
Mızraklı'nın tarif ettiği Türkiye'de farklı kimliklerin, inançların ve düşüncelerin kendi hakları ve kültürel biçimleriyle yaşayabilmesi gerekiyor:
Ülkemizdeki kimlikler, inançlar ve düşünceler hakları, özgürlükleri ve kültürel formlarıyla yaşayabilmelidir.
Bu yaklaşım, kampanyanın başındaki soruyu yeniden gündeme getiriyor: Silahlar susarsa nasıl bir ülkede yaşayacağız?
Zeynel Abidin Koç'un Alevi örgütleri olarak her zaman barışın yanında olduk
Buluşmada yan yana gelen isimlerin tamamının aynı siyasi geçmişe, aynı ideolojik yaklaşıma ya da aynı çözüm önerilerine sahip olduğunu söylemek mümkün değil.
Zaten etkinliğin dikkat çekici tarafı da tam olarak burada ortaya çıkıyor.
Alevi örgütlerinden Kürt siyasi hareketiyle ilişkili isimlere, sol siyasetten liberal ve muhafazakâr çevrelere, gazetecilerden akademisyenlere, sanatçılardan insan hakları savunucularına kadar çok farklı kesimler aynı salonda buluştu.
Türkiye Alevi Federasyonu Başkanı Zeynel Abidin Koç'un "Alevi örgütleri olarak her zaman barışın yanında olduk. Bundan sonra da barış için ödenmesi gereken tüm bedelleri ödeyerek" sözleri de bu ortaklaşmanın başka bir boyutunu ortaya koydu.
1001 imzanın anlattığı Türkiye
1001 imza, bu anlamda herkesin aynı şeyi düşündüğünü gösteren bir liste değil. Farklı insanların belirli temel ilkeler etrafında yan yana gelebileceğini gösteren bir toplumsal fotoğraf.
Bu ilkelerin başında ise şiddetin sona ermesi, eşit yurttaşlık, hukuk, demokrasi ve farklı kimliklerin kendilerini özgürce ifade edebilmesi geliyor.
Barıştan sonra nasıl bir cumhuriyet?
Buluşmanın bütün konuşmaları bir arada düşünüldüğünde, "barış" kelimesinin anlamının silahların susmasından daha geniş olduğu görülüyor.
Bir yanda savaşın yarattığı yıkımın sona erdirilmesi, diğer yanda savaşın ortaya çıkmasına neden olan siyasi, hukuki ve toplumsal koşulların değiştirilmesi gerekiyor.
Bu nedenle "Barıştan sonra ne olacak?" sorusu, belki de "Barış nasıl gelecek?" kadar önemli.
Çünkü silahların susması, eşitsizliklerin kendiliğinden ortadan kalkması anlamına gelmiyor. Çatışmanın sona ermesi, geçmişte yaşananların unutulması anlamına gelmiyor. Müzakerenin başlaması da toplumsal barışın kendiliğinden kurulacağı anlamına gelmiyor.
1001 imzanın ortaya koyduğu tartışma tam da burada önem kazanıyor:
Barış yalnızca çatışmasızlık değilse, ardından nasıl bir hukuk düzeni kurulacak?
Eşit yurttaşlık yalnızca anayasal bir ifade değilse, gündelik hayatta nasıl karşılık bulacak?
Farklı kimliklerin tanınması yalnızca kültürel bir hoşgörü değilse, siyasi ve hukuki düzeyde nasıl güvence altına alınacak?
Ve belki de en önemlisi: Cumhuriyetin ikinci yüzyılında Türkiye, farklılıkları bastırarak mı, yoksa farklılıkları demokratik bir ortaklık içinde tanıyarak mı yoluna devam edecek?
Barış için yalnızca beklememek, uyanmak
"1001" sayısının Binbir Gece Masalları'na gönderme yapması bu nedenle yalnızca sembolik bir tercih değil.
Masalların her gece yeni bir hikâyeyle devam etmesi gibi, Türkiye'nin barış ve demokrasi hikâyesi de henüz tamamlanmış değil.
Çilem Küçükkeleş'in sözleriyle, kapı aralanmış durumda.
Asıl mesele, o kapının önünde beklemek değil; toplumun o kapıdan birlikte geçip geçemeyeceği.
Kampanyanın 1001 imzası, belki de tam olarak bunu söylüyor: Barış, yalnızca siyasi aktörlerin vereceği bir karar değil; toplumun nasıl bir ülkede yaşamak istediğine ilişkin ortak bir söz söylemesi.
Bu nedenle "1001 imza"nın asıl sorusu kaç kişinin imza attığı değil.
Silahlar susarsa, nasıl bir cumhuriyet kuracağız?
Ve bu sorunun cevabı, belki de barışın kendisi kadar, barıştan sonra ne yapılacağına bağlı.
Independent Tükçe
Hakkında daha ayrıntılı: “Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza”barışÇözüm Süreci
DAHA FAZLA HABER OKU
İHH Genel Başkanı Yıldırım’dan sürece destek: Sahaya ineceğiz
"Vanlı Kara Haydar" olarak bilinen Tançalan'ın eşi İstanbul'da gözaltına alındı
Cumhurbaşkanı Erdoğan: 12 Eylül ülkemizin geleceğine kurulan bir tuzaktı
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.