Bu yazı yazıldığında henüz belli olmamıştı ama Çarşamba gecesi ABD Merkez Bankası’nın faiz kararını öğrendik. Siz yazıyı okuduğunuz sırada Fed toplantısının sonucu belli olmuş olacak. Eğer beklendiği gibi politika faizi 25 baz puan artırıldıysa, ilk bakışta ortada çok büyük bir değişiklik yok. Bir çeyrek puanlık artış hepsi o kadar. Finans piyasalarının alışık olduğu türden küçük bir adım. Ama bazen küçük bir faiz hareketi, dünyanın geri kalanında büyük dalgalar yaratabilir.
Çünkü söz konusu olan yalnızca ABD’nin faiz oranı değil. Doların fiyatını, küresel sermayenin yönünü, gelişmekte olan ülkelerin borçlanma maliyetlerini ve yatırımcıların risk iştahını etkileyen dünyanın en önemli faiz oranından söz ediyoruz. Üstelik Japonya'dan İngiltere'ye kadar tüm merkez bankalarının faiz arttırmaya hazırlandıkları bir dönemde...
Fed’in faiz artırmasının arkasında önemli bir mesaj var. Enflasyon konusunda henüz iş bitmedi.
ABD’de enflasyon ağustosta yüzde 3,4’e yükseldi. Enerji fiyatlarındaki artış ve İran’la süren gerilim petrol ve doğalgaz fiyatlarını yukarı çekerken, enflasyonun yeniden hızlanması ihtimali Fed’in önündeki işi zorlaştırıyor. Merkez bankasının hedefi yüzde 2. Bu nedenle Fed Başkanı Kevin Warsh’ın, enflasyonu yeniden kontrol altına alma konusunda kararlı olduğunu göstermesi şaşırtıcı değil.
Asıl önemli olan Fed’in bundan sonra ne yapacağı.
Küresel para musluğu kısılacak mı?
ABD faizleri yükseldiğinde dolar cinsinden varlıkların cazibesi artar. Yatırımcı, daha yüksek faiz karşılığında parasını ABD tahvillerinde tutmayı tercih edebilir. Bu da gelişmekte olan ülkelerden ABD’ye doğru sermaye akımlarını güçlendirebilir.
Doların değer kazanması ise gelişmekte olan ülkeler açısından genellikle iyi haber değildir. Yerel para birimleri üzerinde baskı yaratır, dış borcun maliyetini artırır ve ithal enflasyonu besleyebilir.
Üstelik mesele yalnızca 25 baz puan değildir. Piyasalar Fed’in kararından çok, kararın arkasındaki mesajı satın alır. Eğer Fed “enflasyonla mücadele için gerekirse daha uzun süre yüksek faiz” diyorsa, piyasanın faiz indirim beklentileri de ötelenir. İşte o zaman tek bir faiz artışından çok daha büyük bir finansal sıkılaşmadan söz edebiliriz.
Bu nedenle ABD tahvil faizleri, dolar ve gelişmekte olan ülke varlıkları yakından izlenecek. Sadece Fed değil diğer merkez bankalarından da sıkılaşama adımları geliyor. Avrupa Merkez Bankası geçen hafta faiz arttırmıştı. Japonya Merkez Bankası'nın da cuma günü sona erecek iki günlük toplantısında politika faizini 25 baz puan artırarak yüzde 1,25’e yükseltmesi bekleniyor. Böylece Japonya'da faizler 30 yılın zirvesine çıkmış olacak. İngiltere Merkez Bankası da bugünkü toplantısında faiz artırmasa bile sıkılaşma mesajları verecektir.
Bunlar dünya ekonomisi için kötü haber mi? Evet iyi haber olmadığı muhakkak. Yüksek faizlerin uzun süre devam etmesi küresel büyüme açısından fren etkisi yaratabilir. Şirketlerin yatırım kararları ertelenebilir, tüketici kredileri pahalanabilir, konut ve otomotiv piyasaları yavaşlayabilir.
Türkiye nasıl etkilenir?
ABD’de bunun ilk etkilerinden biri tüketici kredilerinde görülecek. Fakat küresel açıdan daha önemli bir başka kanal var, borç kanalı. Pandemi sonrasında hem devletlerin hem şirketlerin borçları ciddi ölçüde arttı. Şimdi küresel faizlerin uzun süre yüksek kalması, bu borçların çevrilmesini pahalılaştırıyor. Özellikle dolar borcu yüksek gelişmekte olan ülkeler için tablo daha da zorlaşıyor.
Her ne kadar kamu borcunun gayri safi yurtiçi hasılaya oranı diğer ekonomilere göre düşük olsa da Türkiye bu hikâyenin dışında değil. Doların güçlenmesi ve küresel faizlerin yüksek kalması, Türkiye gibi dış finansmana ihtiyaç duyan ekonomiler açısından dikkatle izlenmesi gereken bir gelişme. Küresel yatırımcı daha yüksek ABD ve Japonya faizi karşısında riskli ülke varlıklarından daha yüksek getiri talep edebilir.
Bu durum Türkiye açısından bir yandan sermaye girişlerini zorlaştırabilirken, diğer yandan risk priminin ve finansman maliyetlerinin yükselmesi ihtimalini artırabilir. Buna karşılık Türkiye’nin yüksek faiz politikası uyguladığı bir dönemde olması, TL cinsi varlıkların küresel yatırımcı açısından cazibesini koruyabilir. Dolayısıyla Fed’in kararı tek başına “Türkiye’den para çıkar” anlamına gelmez. Önemli olan Türkiye’nin sunduğu reel getiri, risk primi ve ekonomi politikasına duyulan güvenin küresel koşullarla birlikte nasıl değişeceğidir.
Bir de petrol meselesi var. Enerji fiyatlarının yükseldiği bir ortamda Fed’in faiz artırması, dünyada enflasyonla mücadeleyi daha da karmaşık hale getiriyor. Merkez bankaları bir taraftan büyümeyi desteklemek, diğer taraftan enerji kaynaklı enflasyonu kontrol etmek zorunda kalabilir.
Küçük artış, büyük mesaj
Bu nedenle çarşamba günkü Fed kararını yalnızca “25 baz puan artırdı” diye okumamak gerekiyor.
Asıl soru Fed'in dünyaya verdiği mesajın ne olduğudur.
“Enflasyonla mücadele bitmedi, faizler daha uzun süre yüksek kalabilir” mesajı çıktıysa, küresel finansal koşullar bir miktar daha sıkılaşacak demektir. Doların güçlenmesi, tahvil faizlerinin yüksek kalması ve gelişmekte olan ülkelere yönelik risk iştahının zayıflaması bunun doğal sonuçları olabilir.
Ama Fed aynı zamanda bu artışı tek seferlik, ölçülü ve enflasyonu yeniden kontrol altına almak için atılmış bir adım olarak çerçevelediyse, piyasaların korktuğu kadar sert bir dalga da oluşmayabilir. Hatta uzun vadeli tahvil faizlerinin düşmesi halinde konut kredilerinden hisse senetlerine kadar bazı alanlarda olumlu bir fiyatlama bile görülebilir.
Sonuçta küresel ekonomi açısından mesele 25 baz puandan çok daha büyük. Dünyanın en güçlü merkez bankası, enflasyon ile büyüme arasındaki terazide yeniden faiz tarafına biraz daha ağırlık koydu. Acaba bu, son fren mi, yoksa daha sert frenlerin habercisi mi?
Eğer çarşamba günü Fed bütün bu beklentileri boşa çıkarıp faiz artırmadıysa, bu yazıyı da boş verin. O zaman asıl hikâye çok daha ilginç demektir.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.