YAYINLAMA 27 Eylül 2026 13:31
GÜNCELLEME 27 Eylül 2026 13:33
Sofraya konulan bir kâse yoğurdun bize anlatabileceklerini ne kadar düşünüyoruz? Mayasını, kıvamını, tadını konuşuyoruz elbette. Bazen çocukluğumuzdaki bir sofrayı hatırlıyoruz onu kaşıklarken; evde yoğurt mayalanan günleri, üzeri örtülüp beklemeye bırakılan tencereyi… Oysa o kâsenin içinde, kişisel hatıralarımızın çok ötesine uzanan bir birikim var. Göçlerin, hayvancılığın, coğrafyanın, halk tıbbının, edebiyatın birbirine karıştığı uzun bir hikâye.
Gastronomi kültürü yazarı Süleyman Dilsiz, yıllara yayılan araştırmasında bu hikâyenin izini sürmüş. Üç kıtada ve Anadolu’da yaptığı, toplam yolculukların birikimiyle ortaya çıkan Yoğurt Uygarlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayınlar Genel Müdürlüğü tarafından yayımlanmıştı. Geçtiğimiz günlerde de kitabın İngilizcesi basıldı. Dilsiz için bu gelişme, yıllardır üzerinde çalıştığı Türk gastronomisinin kültürel kimliğini farklı ülkelerin okurlarına anlatabilmek açısından özel bir anlam taşıyor. Söyleşimizin merkezinde yoğurt var; ama sözü açtıkça onun etrafında kocaman bir dünya beliriyor. Sofradan kültürel belleğe, araştırmadan yayıncılığa, yerel değerlerden gastronomi turizmine uzanan bir dünya…
Bir kâse yoğurdun peşinden çıkılan yolculuk nasıl böylesine geniş bir hikâyeye dönüştü?
Yoğurdu araştırmaya başladığınızda onun yalnızca bir yiyecek olmadığını görüyorsunuz. Bir kâse yoğurdun içine biraz tarih, biraz göç, biraz coğrafya, edebiyat, halk tıbbı, hayvancılık ve bol miktarda kültürel bellek koyduğunuzda, ortaya sandığımızdan çok daha büyük bir öykü çıkıyor. Orta Asya’dan Anadolu’ya, Balkanlar’dan Avrupa’ya uzanan geniş bir coğrafyada farklı biçimlerde yaşayan yoğurt, insan topluluklarının hareketinin ve kültürel etkileşimin de izlerini taşıyor. Yıllara yayılan araştırmalarım ve yolculuklarım boyunca üzerinde durduğum, bu geniş hikâyeydi. Yoğurt üzerinden beslenme tarihine bakarken insanların hayatlarına, bir yerden başka bir yere taşıdıkları alışkanlıklara ve kültürel belleğe de bakıyorsunuz.
Şimdi bu hikâye İngilizce okunabilecek. Kitabın başka bir dilde yayımlanması sizin için ne ifade ediyor?
İlk bakışta bir kitabın çevrilmesi, kelimelerin bir dilden diğerine taşınması gibi görünebilir. Oysa bazı kitaplarda mesele bundan çok daha fazlasıdır. Hele konu yoğurt olunca… Benim için bu, Türk gastronomisinin kültürel kimliğini dünyaya anlatmak için açılan yeni bir kapı. Yedinci kitabım olan Yoğurt Uygarlığı’nın İngilizce baskısının Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayınlar Genel Müdürlüğü tarafından yayımlanmasını bu nedenle önemsiyorum. Yıllardır üzerinde çalıştığım bir alanın uluslararası görünürlüğü açısından değerli bir adım. Kitap artık farklı ülkelerdeki araştırmacılara, akademisyenlere, gastronomi meraklılarına ve kültür insanlarına da ulaşabilecek.
Gastronomi üzerine çalışmalarınızın ortak noktasında hangi merak var? Bunca araştırmanın ardından dönüp kendinize sorduğunuz temel soru ne?
Bugün geriye baktığımda yaklaşık üç bin sayfaya ulaşan bir gastronomi külliyatı ortaya çıkmış durumda. Konular farklı olsa da hepsinin altında aynı soru var: Biz ne yiyoruz ve yediğimiz şey bize kim olduğumuzu ne kadar anlatıyor? Ben gastronomiye yalnızca yemek olarak bakmıyorum. Yemek, bana göre kültürün en yenilebilir hâli. Bir ülkenin tarihini kitaplardan okuyabilirsiniz; ama o tarihin toplumlarda nasıl yaşadığını anlamak için bazen bir sofrasına oturmanız yeterlidir. Yoğurt da bunun en güzel örneklerinden biri.
“Kültürün en yenilebilir hâli” diyorsunuz. Peki, böylesine yakınımızdaki bir yiyeceğin kültürel değerini görmekte neden zorlanıyoruz?
Kendi kültürel değerlerimizi çoğu zaman o kadar sıradanlaştırıyoruz ki değerini fark etmek için başkasının bize göstermesini bekliyoruz. Yoğurtta da uzun yıllar böyle bir durum yaşandı. Biz onu soframızın doğal bir parçası olarak gördük. Dünya ise zamanla yoğurdun sağlık, ekonomik, gastronomik ve kültürel potansiyelini keşfetti.
Biz “yoğurt” dedik; dünya onun etrafında markalar, kategoriler ve öyküler oluşturdu. Burada üzerinde düşünmemiz gereken, kendi değerlerimizi ne kadar araştırdığımız, ne kadar belgelediğimiz ve nasıl anlattığımız. Her gün soframızda bulunması, bir yiyeceğin hikâyesini gerçekten bildiğimiz anlamına gelmiyor.
Dünyanın başka bir yerinde kitabınızı eline alan okurun, sayfaları kapattığında ne düşünmesini istersiniz?
Belki bir gün bir araştırmacı Yoğurt Uygarlığı’nı açacak ve “Bunlar yoğurdu sadece yememiş, bunun üzerine düşünmüşler” diyecek. Benim için asıl başarı biraz da bu olur.
Çünkü anlatmaya çalıştığım, bir yiyeceğin arkasındaki düşünce ve kültür dünyası. Sofrada gördüğümüz şeyin tarihini, insanlarla ilişkisini, taşıdığı belleği merak ettirebilirsek önemli bir kapı açmış oluruz.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.