29 Eylül 2026, Salı · 08:50 Piyasalar Kapalı
borsapanel.com Borsanın nabzı, tek panelde.
Abone Ol

Demokrasinin faziletleri

Demokrasinin faziletleri

Ukrayna’daki savaş beşinci yılına giriyor. Putin işinin kolay olacağını düşünmüştü ama gelişmeler hiç de beklediği yönde olmadı. Ukrayna halkı beklenmedik bir savaş direnci sergiledi, Ruslara bir ülkenin sadece eski Sovyet toprağı olması nedeniyle Rusya tarafından teslim alınamayacağını gösterdi. Rusların savaşı durdurması ve Kırım’a el koymaları ve Luhansk bölgesinde zaten Rus kökenlilerin mukim olduğu bölgelerin bir bölümüne el koymaları gibi sınırlı kazançlarla yetinmeleri mümkündü. Ancak Putin bütün Ukrayna’yı fethetmek için yola çıkmıştı, daha azını kabul ederek gerisini Batı yandaşı bir kadroya teslim etmek türünden bir niyeti yoktu. Şimdilerde savaşın sonuçları Moskova’yı da etkilemeğe başladığından dolayı, geçmişten farklı olarak savaştan duyulan memnuniyetsizliği arttığı ifade ediliyor.

Seçmenler olayları biliyor. Eğer Rusya’da bir siyasal demokrasi hüküm sürseydi, şu anda Putin’in yoğun eleştiri yağmuruna tutulacağına şüphe yok. Ancak savaşı eleştiren hareketlerin sesi kestiriliyor, belki daha vahim olarak bu hareketlerin seçime girmesine dahi izin verilmiyor. Kanıt aranırsa, Yabloko Partisi’nin başına gelenleri incelemek yeterli olabilir. Şu anda savaşı destekleyenler çoğunluğu oluşturur gözüküyorlar. Dolayısıyla, Putin’in korkması gerekmiyordu. Buna rağmen otoriter liderimiz savaşın kendi istediği gibi gelişmediğini ifade edecek görüşlere bile tahammül edemedi. Rusya bir demokrasi olsaydı, lider kendi izlediği siyasetin şu anda yaygın destek bulduğunu bilse bile, toplumda artan bir rahatsızlık olduğunu görecek ve bir ihtimal siyasetini savaşı sonlandıracak şekilde değiştirmeye yönelecekti. Buna alternatif olarak, liderimiz izlediği siyasete dönük seçmen desteğinin giderek zayıfladığını görmekle birlikte izlediği yolda ısrar edecek, böylece seçmenlerin bir başka yönetimi tercih etmesinin kapısını açacaktı.

İran’da da benzer olaylar cereyan ediyor. Seçmen kitlesinin rejimle ve onun uluslar arsası siyasette izlediği yolla barışık olmadığı bir gerçek. Daha önce burada da belirttiğimiz gibi, rejim savaşta yenik düşmekten çok ahalinin uğradığı iktisadi mahrumiyetler karşısında isyan etmesinden endişe ediyor. Kimse rejimin küçük Şeytan İsrail ve Büyük Şeytan Amerika ile mücadele etmesi ile fazla ilgilenmiyor. Şayet İran’da siyasal demokrasi ile belirlenen bir hükümet olsaydı, İranlılar şüphesiz ekonomiyi daha iyi yöneten bir kadroyu göreve getirirlerdi. Onun yerine şimdi sertlik yanlısı yaşlı Devrim Muhafızları kadrosu ile daha liberal sistemi savunan orta yaşlı bir sivil kadro arasındaki mücadeleyi seyretmek mecburiyetinde kalıyorlar.

Tabii, ülke dışında olanlar ve savaşın nasıl cereyan ettiği de seçmenin tercihini şekillendirmekte önemli bir rol oynuyor. Yeniden İran’ı örnek alacak olursak, ülkede rejimin değişmesini arzulayanlar bile, böyle bir değişikliğin dış müdahale sonucunda gerçekleşmesini kabullenemiyorlar. Dolayısıyla, Amerika saldırdığı zaman kendi hükümetlerini desteklemeğe yöneliyorlar. Dış müdahale olmasa belki ülkelerindeki rejimin değişmesi için gayret edecekler.

İsterseniz şimdi de siyasal demokrasi olan Almanya’ya bakalım. Seçmenin Almanya’yı geleneksel olarak yöneten partilerden memnun olmadığına ilişkin kanıtlar giderek güçleniyor. Seçmenler geçmişte radikal görülen partilere daha fazla teveccüh gösteriyor. Sağda Alternative für Deutschland, solda Die Linke şaşırtıcı ilerlemeler kaydediyor. Her ne kadar, bu gelişmeler şimdilik Federal düzeye çıkmamış olsa bile, seçmenin merkezdeki partilerden memnun olmadığı ortada. Bu tür gelişmelerin eskinin büyük partilerinin dikkatinden kaçacağını sanmam. Mutlaka yeni partilerin dile getirdiği bir takım şikâyetleri kaale alacaklar, hatta onların önerdiği bazı siyasetleri de sahipleneceklerdir. Böyle bir gelişmeden ben pek memnuniyet duymayacağım. Belki siz de benim gibi düşünüyorsunuz. Yine de hatırlamamız gereken husus, sistemin seçmen çoğunluğunun tercihine göre şekillendiğidir. Şu anda Almanya Başbakanı Merz, dört yıl olan görev süresini tamamlamayı düşündüğünü ileri sürmektedir. Bununla beraber, eğer kendi partisi içinde dahi yeterince destek bulamadığını hissederse, görevden daha erken ayrılacağını ve istifa edeceğini tahmin ediyorum.

Biraz da Türkiye’ye bakalım mı? Örneğin, şu sıralarda Dışişleri Bakanımız ülkemizin taahhütlerini yerine getirdiğine işaret ederek, ülkemizin kısa süre önce imzaladığı Mekke Paktı’nın gereklerini de yerine getireceğini söyledi. Ülkemizin verdiği sözleri yerine getirmesi güzel de, bunun bazı koşullara bağlı olduğunu da herkesten önce Sayın Bakanın ifade etmesi lazım. Bildiğiniz gibi, bizim Anayasamıza göre ülkemizin uluslararası bir anlaşmayı yürürlüğe koyması için yürütmenin yasamadan, yani parlamentodan onay alması gerekiyor. Bilebildiğim kadarıyla böyle bir işlem yapılmış değil, hatta ülkemizin imzaladığı anlaşmanın neleri ihtiva ettiğini dahi bilmiyoruz. Tabii, Sayın Bakan, daha önce de şahit olunduğu gibi, görmediği metni imzalamakta beis görmeyen bir parlamenter çoğunluğa güvenebilir, yürütme ne zaman uygun görürse, yasamanın yürütmeden aldığı talimata uygun hareket edeceğini varsayabilir. Ama yine de hukuki adımlar atılmadan ilerlenmemelidir.

Parlamentoya bile fazla güvenmemek lazım. Bakarsınız kendi başına hareket etmeyi tercih edebilir. Bir kere ülkemizde Suudilere karşı fazla hayranlık duyulmuyor. Aynı duyguyu Türklere ilişkin olarak Suudilerin de paylaştığını zannediyorum. Ancak daha da önemlisi, Yemen’e asker göndermek… Tarihimizde Yemen hayırla anılmaz, şarkıyı biliyorsunuz “Giden gelmiyor, acep nedendir?” diye söyleniyor. Ben olsam Suudi ve Amerikalıları memnun etmekte acele etmem, parlamentodan dahi geçmemiş bir anlaşmaya dayanarak beyanda bulunmaktan kaçınırdım.

Birçok vatandaş siyasal demokrasiyi seçmen tercihlerinin hükümete yön vermesi ile eş anlamlı tutuyor. Buna itiraz edecek değilim ancak, siyasal demokrasinin diğer bazı vazgeçilmezleri de olduğunu hatırlatmak isterim: fikir özgürlüğü, yargının bağımsızlığı ve hükümetin üç faaliyet alanı arasında bir denge. Fikir özgürlüğü demokrasinin vazgeçilmez bir koşulu çünkü hükümetlerin icraatı ne kadar mükemmel olursa olsun, mutlaka eleştirilmesi gerekir, Bu özgürlük sayesinde hükümetlere her zaman yaptıklarına ilişkin uyarılar gitmiş olur. Kaldı ki, bir dönemde fazla itibar görmeyen, hatta marjinal olarak değerlendirilen görüşlerin izleyen bir dönemde çoğunluk tercihine dönüşebildiğini biliyoruz. Bu aşamada bağımsız yargının rolü berraklaşmaktadır çünkü fikir özgürlüğünü koruyacak olan bağımsız yargıdır, çünkü ancak yargı, toplumda o gün fazla hayranlık uyandırmayan görüşlerin de ifade edilmesi özgürlüğünü koruyabilecektir. Buna karşılık, hükümetin üç kanadının birbirini dengelemesi, hem izlenen siyasetin üç branş tarafından da kabulünü sağlayacak, hem de hükümet eylemlerinde iyi düşünülmeden adımlar atılmasını ve bazen bir kolaylık olarak görülebilecek gereksiz hızı engelleyecektir.

Eski usül demokrasinin dünyaya faydalı olduğu tartışmasız bazı faziletlere sahip olduğunu anlatabildiğimi ümit ediyorum. Günümüzde siyasal demokrasinin ömrünü tamamladığı biçimindeki görüşler kolaylıkla taraftar bulabiliyor. Maalesef bu süreç içinde eskinin faydaları gözden kaçabiliyor. Siyasal demokrasiyi terk etmeye bu kadar kolay hazır olmayalım.

İlgili Haberler
Makroekonomi Bakanlık açıkladı: Tapu işlemlerinde yeni dönem ne zaman başlıyor? CNN Türk Ekonomi · az önce Makroekonomi Fed üyesi Cook'tan uyarı: Enflasyon baskısı genişliyor, riskler sürüyor CNBC-e · 21 dk önce Makroekonomi AfD’nin vazgeçemeyeceği bir ideolojisi var mı? Ekonomi Gazetesi · 22 dk önce Makroekonomi İşten ayrılmadan önce bu belgeyi almayan tek kuruş kıdem tazminatı alamayacak Sözcü Ekonomi · 24 dk önce Makroekonomi Hidrojenli scooter inovasyon mudur? Ekonomi Gazetesi · 25 dk önce

Yorumlar (0)

Giriş yaparak yorum yazabilirsin.

İlk yorumu sen yaz.