Aynı sosyal yapı bir tarafta vakıf, başka yerde dernek, üçüncü yerde anonim şirket, dördüncü yerde limited şirket, beşinci yerde gerçek kişi mülkiyeti, altıncı yerde özel okul işletmecisi olarak görünür. Bu kuruluşların her biri kendi başına incelendiğinde bağımsız bir hukuk süjesi izlenimi verebilir; fakat yönetim kurulları, finansman, personel, gerçek faydalanıcılar ve karar süreçleri birlikte incelendiğinde tek bir sosyal-ekonomik ağ ortaya çıkabilir.
Hukukun burada yapması gereken şey bütün bu kuruluşların tüzel kişiliklerini yok saymak değil, tüzel kişiliklerin arkasındaki ortak kontrol ilişkisini ayrıca görünür kılmaktır. Şirketler hukukundaki bağlı ortaklık, kontrol, hâkimiyet ve ilişkili taraf kavramlarına benzeyen fakat şirketler grubuyla sınırlı olmayan daha geniş bir "bağlantılı örgütsel ağ" kavramı bu nedenle düşünülebilir.
fazla okuBu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Böyle bir kavramın dinî kimliğe göre tanımlanması yanlış olur. Kanun "tarikat bağlantılı kuruluş" gibi ideolojik veya inanç temelli bir kategori yaratırsa, hem eşitlik ve din özgürlüğü sorunları ortaya çıkar hem de aynı ekonomik mekanizmayı seküler bir örgüt kullandığında denetim dışı kalır. Bunun yerine bir yapının bağlantılı örgütsel ağ sayılabilmesi için nesnel göstergeler kullanılabilir: aynı kişilerin veya yakınlarının farklı tüzel kişilerde tekrar eden yöneticilikleri; kuruluşlar arasında olağanüstü yoğun personel, para ve varlık transferleri; aynı informel otoritenin kararlarına tabi olduklarına ilişkin belgeler; şirketlerin birbirlerini sistematik olarak finanse etmesi; birbirinden bağımsız görünmelerine rağmen ortak insan kaynağı, muhasebe, hukuk, satın alma veya yönetim mekanizmaları kullanmaları; önemli varlıkların aynı dar kişi çevresi içinde el değiştirmesi; bir kuruluşun gelirinin önemli bölümünün sürekli diğerine aktarılması; yöneticilerin formel yetkilerinin üzerinde bulunan ortak bir karar merkezinin varlığı. Böylece hukuk "siz hangi cemaate mensupsunuz?" diye sormadan, "bu kuruluşların ekonomik ve idarî kontrolü gerçekten bağımsız mı?" sorusuna cevap arayabilir.
Bu modelin ikinci kavramı örgütsel malvarlığı olabilir. Örgütsel malvarlığı, mutlaka tek bir tüzel kişinin bilançosunda bulunmak zorunda değildir. Eğer yüz milyonlarca liralık varlıklar farklı gerçek veya tüzel kişiler üzerinde görünmesine rağmen bunların nihai kullanım biçimi aynı informel merkez tarafından belirleniyor, malikler örgütten bağımsız tasarruf edemiyor ve varlıklar yöneticiler değiştikçe örgüt içindeki başka kişilere aktarılıyorsa, ekonomik açıdan bir örgütsel malvarlığı bulunduğu ileri sürülebilir.
Bunun tespiti ise yalnız isim benzerliğine veya mensubiyet söylentisine dayandırılamaz; para hareketi, sözleşme, beyan, yöneticilik geçmişi ve fiilî kontrol ilişkisi gibi maddi göstergeler gerekir. Beneficial ownership literatürünün temel katkısı burada kullanılabilir. Hukukî malik ile gerçek faydalanıcının farklı olabileceği kabul edildiği anda, "sicilde kimin adı var?" sorusunun yanına "ekonomik fayda ve karar yetkisi kimde?" sorusu eklenir. Knobel’in karmaşık sahiplik yapıları üzerine çalışması, yalnız doğrudan hisse sahipliğinin değil, başka araçlarla sağlanan kontrolün de gerçek faydalanıcı analizinde dikkate alınması gerektiğini vurgulamaktadır.
Üçüncü kavram patrimonyal karışma olmalıdır. Bu, örgüt malvarlığının liderin veya ailesinin şahsî malvarlığıyla sınırlarını kaybetmesi durumudur. Bir cemaat liderinin kişisel servetinin büyük olması kendi başına hukukî sorun değildir; servet ticari faaliyet, miras veya başka meşru kaynaklardan doğabilir. Problem, mensupların hayrî veya örgütsel amaçla verdiği kaynakların liderin şahsî malı haline gelip gelmediğidir. Bunun tespiti için de "lider zengin, öyleyse usulsüzlük var" gibi varsayımlar yerine servet kaynağı analizi gerekir. Liderin ve yakınlarının başlangıçtaki belgelenebilir serveti, yıllar içindeki gelirleri, şirket kazançları, mirasları ve varlık artışları karşılaştırılabilir. Cemaatle ilişkili vakıf ve derneklerden lider ailesinin şirketlerine yapılan ödemeler ayrıca izlenebilir. Bir vakıf binasını liderin çocuğunun şirketinden sürekli yüksek bedelle kiralıyorsa, inşaat işlerini yine aile şirketine veriyorsa veya aynı aile fertleri bağışlarla edinilmiş taşınmazların zaman içinde özel maliklerine dönüşüyorsa, ekonomik fayda transferi somut olarak ortaya konulabilir. Böyle bir analizde ceza hukuku ile kurumsal yönetişim birbirinden ayrılmalıdır: her ilişkili taraf işlemi suç değildir, fakat gizlenmiş veya piyasa dışı koşullarda yapılmışsa açıklanması gerekir.
Risk esaslı denetim bu sistemin en önemli güvencesidir. Her vakfın, her derneğin veya her dinî topluluğun aynı yoğunlukta soruşturulması hem devlet kapasitesini tüketir hem de temel haklar bakımından ölçüsüz olur. Bunun yerine belirli risk eşikleri kullanılabilir. Örneğin büyük bağış hacmi; birden fazla sektörde faaliyet; çocuklara yatılı hizmet; kamu ihalesi alma; sürekli büyük taşınmaz edinimi; aynı kişiler arasında sıra dışı sayıda şirket devri; yöneticiler ile tedarikçiler arasında yoğun akrabalık; birden fazla tüzel kişide tekrar eden aynı karar verici çekirdeğin bulunması; önemli tutarlardaki işlemlerin ekonomik karşılığının açıklanamaması; kuruluş gelirinin büyük bölümünün ilişkili taraflara yönelmesi gibi göstergeler denetimin yoğunluğunu artırabilir. Bunların hiçbiri tek başına suç işareti değildir. Risk modeli yalnız "burada daha ayrıntılı bakılması gerekir" demelidir. Böyle bir yaklaşım, mali suçlarla mücadelede kullanılan risk-temelli denetim mantığıyla uyumludur ve küçük, açık, sınırlı kaynak kullanan sivil toplulukları gereksiz yükten korur.
Mali denetim açısından en önemli reformlardan biri, amaç-temelli bağış takibinin güçlendirilmesidir. Bir kuruluş genel bağış topluyorsa elbette kaynakların kullanımında daha geniş takdir alanına sahip olabilir. Fakat "depremzedeler için", "yoksul çocukların eğitimi için", "öğrenci yurdu yapmak için" veya başka özel amaçla para toplanmışsa bu para ayrı izlenebilir hale gelmelidir. Bağışın ne kadarı doğrudan amaca gitti, ne kadarı yönetim giderine ayrıldı, ne kadarı uzun dönemli yatırıma çevrildi, yatırım gelirleri nerede kullanıldı ve ne kadarı ilişkili taraflara ödendi? Burada yalnız harcama oranına bakmak da yanıltıcı olabilir. Bir kuruluş amaç için gerekli yatırım altyapısını oluşturabilir veya uzun vadeli sürdürülebilirlik için rezerv tutabilir. Asıl mesele bağışçının makul olarak anladığı amaç ile kuruluşun fiilî davranışı arasındaki ilişkinin açıklanabilir olmasıdır. Bir yoksulluk fonunun büyük bölümü yıllarca kullanılmayıp yönetici çevresine ait şirketlerde sermayeye dönüşüyorsa sorun "para harcanmadı"dan daha ağırdır; hayrî kaynak ekonomik ve örgütsel sermayeye dönüştürülmüş olabilir.
Faiz veya finansal getiri meselesi de bu bağlamda ahlâkî tartışmadan hukukî tartışmaya çevrilmelidir. Bir kuruluş parayı mevduatta veya başka finansal araçta değerlendiriyor diye devletin görevi "faiz dinen caiz midir?" sorusuna cevap vermek değildir. Kamu denetiminin sorusu, "bu finansal getiri kuruluşun ilan edilmiş amacı için mi kullanılıyor, yoksa dar bir yönetici grubunun özel ekonomik faydasına mı dönüyor?" olmalıdır. Böylece dinî kurumların kendi teolojik tutarlılıkları kendi iç tartışmalarına bırakılır; kamu hukuku yalnız emanet edilen kaynağın kullanımını denetler. "Kenz" gibi dinî-ahlâkî bir eleştirinin kamusal hukuk karşılığı, büyük miktarda amaç-bağlı kaynağın toplumun yararına kullanılabilir alanlar bulunmasına rağmen kontrol gücü üretmek için sürekli biriktirilmesi ve daha sonra özel menfaat dağıtımına tahsis edilip edilmediğinin araştırılması olabilir. Fakat bu değerlendirmenin hukukî sonucu ancak somut vakıf senedi, bağış amacı, muhasebe kaydı ve ekonomik fayda analizi üzerinden kurulmalıdır.
Kamu bürokrasisindeki denetimin merkezine ise atama ağlarının bağımsız ve geriye dönük denetlenebilirliği konulabilir. Üst düzey bir kamu yöneticisi onlarca veya yüzlerce atamaya imza atıyorsa bu işlemler yalnız tek tek mevzuata uygunluk açısından değil, zaman içinde ortaya çıkan örüntü açısından da incelenebilir. Bir yöneticinin atadığı kişilerin önemli kısmının aynı dar özel okul, öğrenci yurdu, dernek, şirket veya sosyal ağ geçmişinden geldiği görülüyorsa bu bir başlangıç sinyalidir. Daha sonra liyakat ölçütleri incelenir: sınav puanları, kıdem, uzmanlık, performans, eğitim ve benzeri objektif göstergeler. Atanan kişilerin birbirlerini daha sonra yeniden ataması, aynı özel çevreye kamu sözleşmeleri veya ayrıcalıklar sağlaması veya kritik kararları birlikte koordine etmesi durumunda ağın patronaj niteliği güçlenebilir. Böyle bir sistemde istihbaratın görevi "X tarikata mensup kişileri bulmak" değil, anayasal hiyerarşinin dışında ortak hareket eden kapalı karar ağlarını tespit etmek olmalıdır.
Burada "mensubiyet" bilgisinin nasıl kullanılacağı çok hassastır. Dinî mensubiyet, kişinin özel alanına ait hassas bir veridir ve tek başına risk kriteri yapılmamalıdır. Ancak somut bir soruşturmada dışarıdaki örgütün kamu görevlisine talimat verdiğine ilişkin delil varsa, mensubiyet artık salt inanç bilgisi olmaktan çıkar ve örgütsel bağlantının maddi unsurlarından biri haline gelebilir. Bu ayrım çok önemlidir. Bir hâkimin belirli bir tarikata sempati duyması özel hayatıdır; aynı hâkimin dosya sonucunu tarikat yöneticisinden aldığı talimata göre belirlemesi kamu suçudur. Bir polis memurunun bir dinî grubun sohbetine katılması özel hayatıdır; güvenlik soruşturması veya operasyon bilgisini grubun dış yöneticisine aktarması kamu görevinin kötüye kullanılmasıdır. Dolayısıyla hukuk mensubiyeti cezalandırmamalı, mensubiyetin kamu yetkisini dış talimata bağladığı somut noktayı araştırmalıdır.
Bu yaklaşım, gizli yapılanmaların yalnız dinî yapılarda ortaya çıkmadığını da kabul eder. Aynı mekanizma siyasi partinin informel kadro ağı, aile-klan örgütlenmesi, iş çevresi, organize suç yapısı veya başka ideolojik cemiyetlerde de görülebilir. Brinkerhoff ve Goldsmith’in patrimonyalizm ve clientelism literatürüne yaptığı katkı, modern bürokratik kurumların biçimsel olarak varlığını sürdürürken informel sadakat ağlarının fiilî karar süreçlerini ele geçirebileceğini göstermektedir. Dolayısıyla yapısal reform "tarikatlara karşı devlet" şeklinde değil, rasyonel-hukukî kamu düzenine karşı bütün informel patronaj ağlarına eşit uygulanan rejim şeklinde tasarlanmalıdır. Bu, aynı zamanda siyasi iktidarın kendi patronaj ağını dokunulmaz bırakıp yalnız muhalif dinî örgütleri hedef alma ihtimalini de sınırlar.
Özel okul ile örgütsel kadro üretim sistemi arasındaki ayrım için de kanunun salt kurucu kimliğine değil, eğitim ilişkisinin yoğunluğuna ve koşulluluğuna bakması gerekir. Ailelerin kendi inançlarına veya pedagojik tercihlerine uygun okul kurması demokratik çoğulculuğun parçasıdır. Fakat özel okul, yurt, burs, üniversite hazırlığı, iş bulma ve sosyal yaşamın tek bir kapalı ağda bütünleşmesi halinde kurumun fonksiyonu değişebilir. Özellikle ekonomik olarak kırılgan çocukların sistematik biçimde seçilmesi, ücretsiz barınma ve eğitim imkânının gelecekteki örgütsel sadakatle ilişkilendirilmesi, aileyle temasın azaltılması, çocuğun dış sosyal çevrelere erişiminin sınırlandırılması, öğretmen veya ağabey/abla tipi informel gözetmenlerin çocuğun bütün hayatına müdahale etmesi ve mezuniyet sonrasında belirli iş veya kamu alanlarına yönlendirilmesi bir arada görülüyorsa eğitim ile personel yetiştirme arasındaki sınır bulanıklaşabilir.
Burada devletin görevi yoksul çocuklara dinî eğitim verilmesini engellemek değildir. Tam tersine, yoksul çocuğun nitelikli eğitime erişmesi desteklenmelidir. Fakat yardımın karşılıksızlık niteliği korunmalıdır. Bir çocuğun bursu, ailesinin veya kendisinin örgütsel sadakatine fiilen bağlıysa; çocuk grubun görüşünü reddettiğinde barınma ve eğitim desteğini kaybediyorsa; yardım ilişkisi zamanla gelecekteki itaat beklentisine dönüşüyorsa, sosyal yardım ile örgütsel işe alım arasındaki ayrım ortadan kalkar. Böyle bir yapıda devletin çocuk koruma görevi devreye girer. Çocuğun yalnız bugünkü refahı değil, gelecekte bağımsız karar verebilecek bir yetişkin olma hakkı da korunmalıdır. Dinî okul literatüründe özerklik, ebeveyn tercihi ve çocuğun gelecekteki "exit" kapasitesi arasındaki gerilim uzun süredir tartışılmaktadır; Martha Minow, Michael Merry, Maussen ve Bader gibi araştırmacıların çalışmaları bu dengenin kolay olmadığını fakat kamusal açıdan vazgeçilmez olduğunu gösterir.
Bu nedenle yatılı veya yoğun örgütsel eğitim veren kurumlarda denetimin bir boyutu da çıkış özgürlüğü olmalıdır. Normal bir okuldan mezun olan çocuk, okulun kurucusuyla ömür boyu ekonomik veya sosyal bağ kurmak zorunda değildir. Örgütsel kadro sisteminde ise eğitim, gelecekteki aidiyetin ilk aşamasına dönüşebilir. Sağlıklı bir hukukî test şu olabilir: öğrenci veya ailesi eğitim kurumunun bağlı olduğu dünya görüşünden ayrıldığında eğitim hakkı, burs, barınma ve temel hizmetler aniden ortadan kalkıyor mu? Mezunlar meslek seçimini bağımsız yapabiliyor mu? Mezunların aynı kurum veya şirket ağına olağanüstü yoğun biçimde yönlendirilmesi gönüllü tercihle mi, informel baskıyla mı oluşuyor? Burs karşılığında açık veya örtülü hizmet borcu yaratılıyor mu? Çocuğun özel bilgileri ileride örgütsel personel seçimi için tutuluyor mu? Bu soruların cevapları okulun yalnız özel eğitim kurumu mu, yoksa uzun dönemli insan kaynağı sistemi mi olduğunu anlamaya yardımcı olabilir.
Yapısal reformun bir başka ilkesi kamusal raporlama ile ceza soruşturmasını ayırmak olmalıdır. Her risk göstergesi suç değildir ve her denetim raporu savcılığa dönüşmemelidir. Bir kuruluşun yönetim yapısının aşırı aileleşmiş olması kötü yönetişim göstergesi olabilir; fakat tek başına suç oluşturmaz. Aynı kişilerin farklı şirketlerde yönetici olması ekonomik merkezileşmeye işaret edebilir; fakat muvazaa kanıtı değildir. Bu nedenle denetimin ilk basamağı şeffaflık ve açıklama istemek olmalıdır. Açıklama makul ve belgelerle uyumluysa dosya kapanabilir. Gerçek işlemle kayıt arasında sistematik fark, sahte belge, zimmet, vergi kaçırma, kara para, kamu görevinin kötüye kullanılması veya başka suç şüphesi ortaya çıkarsa ancak o zaman ceza soruşturması devreye girer. Bu ayrım hem masumiyet karinesini korur hem de denetimi siyasi cezalandırma aracına dönüşmekten uzaklaştırır.
Aynı nedenle bağımsız denetim organının siyasi bağımlılığı çok ciddi bir meseledir. Cemaat ve tarikatların kamudaki patronajından şikâyet ederken denetimi yürütme organının doğrudan siyasi patronajına bağlamak problemi çözmez. Denetim kurumlarının yöneticilerinin atanma biçimi, görev süreleri, raporların yayımlanması, parlamenter gözetim, yargısal denetim ve kişisel verilerin kullanımı açık kurallara bağlanmalıdır. Özellikle dinî mensubiyet gibi hassas verilerin siyasi makamlara rutin biçimde aktarılması yasaklanmalı; ancak somut suç veya anayasal güvenlik soruşturması çerçevesinde, gerekli ve ölçülü olduğu ölçüde erişilebilmelidir. IMF’nin beneficial ownership şeffaflığı üzerine güncel rehberlerinde de şeffaflık ile veri koruma arasındaki dengenin, erişimin amacına ve risk düzeyine göre kurulması gerektiği vurgulanmaktadır. Şeffaflık "herkesin herkes hakkında her şeyi bilmesi" değildir; denetim yetkisine sahip kurumların gerçek kontrolü güvenilir biçimde tespit edebilmesidir.
Bu çerçevede düşünülebilecek yapısal reform, aslında yeni bir "tarikat kanunu"ndan daha geniştir. Belki de doğru yol, doğrudan "cemaat" veya "tarikat" isimli özel hukuk kategorisi yaratmak yerine mevcut vakıf, dernek, şirket, eğitim, kamu personeli, gerçek faydalanıcı ve çıkar çatışması hukukunun arasındaki boşlukları kapatmaktır. Dinî topluluk, kendi manevî alanında tüzel kişilik kurmadan yaşayabilir; fakat ekonomik faaliyet için şirket kullanıyorsa şirket hukukuna, bağış topluyorsa bağış ve yardım mevzuatına, vakıf işletiyorsa vakıf hukukuna, okul işletiyorsa eğitim hukukuna, kamu ihalesi alıyorsa kamu alımları hukukuna ve kamu personeli üzerinde informel nüfuz kuruyorsa kamu etiği ve ceza hukukuna tabi olur. Asıl yenilik, bu farklı alanların ortak kontrol ve gerçek faydalanıcı bilgisi üzerinden birbirini görebilmesidir.
Bu modelin toplumsal sonucu da önemlidir. Şeffaflık yalnız devleti güçlendirmez; cemaatin sıradan mensubunu da kendi elitine karşı korur. Bir kişi yıllarca "hizmet için" bağış yapmışsa, parasının gerçekten nereye gittiğini bilme hakkı vardır. Liderin veya ailesinin servetiyle kolektif bağışların birbirine karışmadığını görebilmelidir. Bir cemaatin genç mensubu, eğitim ve iş fırsatlarının akrabalık veya lidere kişisel sadakat yerine açık ölçütlerle dağıtıldığını bilmelidir. Örgütten ayrılmak isteyen biri, verdiği sırlar veya sosyal ilişkiler nedeniyle ekonomik yaptırıma uğramamalıdır. Böylece kamu denetimi yalnız devlet-cemaat ilişkisini değil, örgüt içindeki güç asimetrisini de sınırlar. Modern hukukî kişilik ve kurumsal yönetişim zaten tarihsel olarak büyük ölçüde bu amaçlardan birine hizmet etmiştir: yöneticinin kuruma ait kaynakla şahsî malını birbirinden ayırmak.
Burada Mevlânâ üzerinden kurduğumuz "Haktan alıp halka verme" metaforu tekrar anlam kazanır. Klasik hayır anlayışında özel servetin vakıf yoluyla belirli kamusal veya hayrî amaçlara tahsis edilmesi, malın bireyin keyfî tasarrufundan çıkması anlamına gelir. Kapalı modern örgütte ise bunun ters yönde işleyen bir mekanizma doğabilir: çok sayıdaki insanın küçük katkıları merkezde büyük ekonomik güç oluşturur; bu güç birkaç yöneticinin stratejik kontrolüne geçer ve daha sonra sadakat ilişkilerine göre yeniden dağıtılır. Böyle bir sistemde ekonomik akış tabandan merkeze, karar gücü ise merkezden tabana işler. Eğer denetimsizse, hayır ilişkisi zamanla patronaj ilişkisine dönüşebilir. Bağışçı yardım alanına değil, kendisini yöneten bir iktidar sisteminin sermayesine kaynak sağlıyor olabilir. Bunun her cemaatte olduğu ileri sürülemez; fakat ortaya çıktığında dinî hayır ile örgütsel sermaye birikimi arasındaki ayrım hukuk tarafından tanınmalıdır.
Sonuçta reformun hedefi, dinî topluluğu klasik tekke modeline zorla geri döndürmek de değildir. Modern toplumda dinî örgütlerin şirket, okul, yayıncılık veya sosyal yardım kurumu kurması başlı başına gayrimeşru değildir. Sorun, bu faaliyetlerin tek bir görünmeyen otorite altında birleşirken hukukî sorumluluğun parçalanmasıdır. Güç merkezileşiyor fakat sorumluluk dağınık kalıyorsa, modern hukuk biçimleri örgütün şeffaflığını artırmak yerine gizliliğini koruyan araçlara dönüşebilir. Reformun temel amacı bunun tersini sağlamaktır: ekonomik ve örgütsel güç nerede yoğunlaşıyorsa hukukî sorumluluk da orada yoğunlaşmalıdır. Fiilî kontrolü kullanan kişi veya kurul, "benim üzerimde hiçbir şey yok" diyerek sorumluluktan kaçamamalı; üzerinde milyarlarca liralık varlık bulunan nominal malik de "ben sadece ismimi verdim" denildiğinde bu ilişkinin hukukî mahiyeti açıklığa kavuşturulmalıdır.
Böyle bir düzen sonunda 3 temel ayrımı yeniden kurar. Birincisi iman ile mülkiyet arasındaki ayrımdır: devlet insanların neye inandığıyla değil, kimin hangi serveti kontrol ettiğiyle ilgilenir. İkincisi manevî otorite ile kamu otoritesi arasındaki ayrımdır: bir şeyh müridine manevî tavsiyede bulunabilir, fakat hâkim, polis veya bürokrat kamu yetkisini bu tavsiyeye tabi kılamaz. Üçüncüsü ise eğitim ile örgütsel devşirme arasındaki ayrımdır: bir dünya görüşüne uygun özel okul meşru olabilir, fakat ekonomik olarak kırılgan çocukları uzun vadeli örgütsel sadakat karşılığında seçmek ve bütün yaşam döngülerini tek ağda kapatmak başka bir kamusal sorundur. Hukuk bu ayrımları açık biçimde kurabildiği ölçüde ne dinî hayatı bastırmak zorunda kalır ne de din özgürlüğü gerekçesiyle denetimsiz ekonomik ve siyasî güç merkezlerini kabullenmek zorunda olur.
Ek kaynaklar:
Knobel, A. (2022). Complex Ownership Structures: Addressing the Risks for Beneficial Ownership Transparency. SSRN. Link
Berkhout, R. et al. A Guide to Beneficial Ownership Transparency. International Monetary Fund. PDF
Brinkerhoff, D. W., & Goldsmith, A. A. (2004). Good Governance, Clientelism, and Patrimonialism: New Perspectives on Old Problems. International Public Management Journal. PDF
Van der Does de Willebois, E., Halter, E. M., Harrison, R. A., Park, J. W., & Sharman, J. C. (2011). The Puppet Masters: How the Corrupt Use Legal Structures to Hide Stolen Assets and What to Do About It. World Bank/UNODC. PDF
Colladon, A. F., & Remondi, E. (2017). Using Social Network Analysis to Prevent Money Laundering. Expert Systems with Applications, 67, 49–58. Link
Charron, N., Dahlström, C., Fazekas, M., & Lapuente, V. (2017). Careers, Connections, and Corruption Risks: Investigating the Impact of Bureaucratic Meritocracy on Public Procurement Processes. The Journal of Politics. Link
O’Halloran, K. (2016). Human Rights and Charity Law: International Perspectives. Cambridge University Press. Google Books
Piotrowski, S. J. (2010). Transparency and Secrecy: A Reader Linking Literature and Contemporary Debate. Lexington Books. Google Books
Merry, M. S. (2015). The Conundrum of Religious Schools in Twenty-First-Century Europe. Comparative Education. Link
Maussen, M., & Bader, V. (2015). Non-Governmental Religious Schools in Europe: Institutional Opportunities, Associational Freedoms, and Contemporary Challenges. Comparative Education. Link
Minow, M. (2000). Partners, Not Rivals: Redrawing the Lines Between Public and Private, Non-Profit and Profit, and Secular and Religious. Boston University Law Review.
Arslan Köse, S. (2019). Faith-Based Organizations in Turkey as Indirect Political Patronage Tools. Palgrave Communications. Link
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish
Hakkında daha ayrıntılı: Hasan Köse
DAHA FAZLA HABER OKU
Gürsel Tokmakoğlu Süper zeka eşiği: Beyaz Saray'da tarif, tempo ve meşruiyet
Dr. Osman Gazi Kandemir İki büyük savaş ortasında Avrupa'nın sınavı
Dr. Batuhan Yıldız Latin Amerika'yı anlama kılavuzu (I): Che'nin Motosiklet Günlükleri
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.