Karşı karşıya kaldığımız ve her geçen gün boyutlarının genişlediğine ve derinleştiğine şahit olduğumuz fon piyasalarından başlayan, ancak temellerinin hisse senedi piyasasında atıldığı bu organize dolandırıcılığın pek çok kurumsal, siyasi ve ekonomik sebepleri var. Tarihin her döneminde finansal dolandırıcılıklar olmuştur ve olacaktır. Ancak, bunların bugün Türkiye’de yaşadığımız ölçekteki büyüklüklere erişmesi ancak bazı koşulların bir araya gelmesiyle mümkün olabilir.
Bunlardan birincisi ekonomik ortamdaki gelişmelerdir. Eğer yanlış politikalar sonucunda enflasyon kalıcı bir şekilde yüksek seviyelere ulaşmış, ve aynı zamanda da toplumun önemli bir kısmının alım gücü önce enflasyon karşısında eksi mevduat faizleri vererek, sonrasında ise kemer sıkma politikalarıyla ciddi şekilde düşürülmüş ise, yüksek getiri arayışları artar, ve bu ortamda alternatif enstruman arayışları hızlanır. Türkiye’de de bunun sonucunda önce DTH’lara (ve onun bir türevi olan KKM’lere) ve altına doğru bir kayış yaşadık. Sonrasında ise, politikaların rasyonelleşmesi ile birlikte TL mevduatlarda bir toparlanma gördük. Ancak bu durum düşmüş olan alım gücünü geri getiremedi. Keza, bu dönem boyunca enflasyon da istenilen seviyelere gerilemedi.
Yüksek enflasyon ortamında sadece mal fiyatları değil, varlık fiyatları da yüksek bir oynaklık gösterir. Neyin ne kadar değer ettiği belirsizleşmeye başlar. Yerel para biriminden meblağlar anlamını yitirmeye başlar. (Öyle ki, son 2.2 milyar TL olayında, ben bile bir an durup, “ya bu para reel olarak neye tekabül ediyor?” demek ihtiyacını duydum. Dolara çevirip miktarın 45 milyon dolar olduğunu görünce de dudağım uçukladı. Tabi, bu miktar yapılan toplam vurgunun yanında leblebi-çekirdek o da ayrı!) Keza, hisse senedi fiyatlamaları da anlamını yitirmeye başlar. Böyle bir ortam dolandırıcılar için iyi bir zemin hazırlar.
Bu tip dolandırıcılıklara zemin hazırlayan ikinci oluşum ise siyasi ve hukuksal zaafiyetlerdir. Yapılan akademik çalışmalar demokratik, hukuki ve kurumsal altyapısı daha güçlü olan ülkelerde finansal dolandırıcılık faaliyetlerinin daha az yaygın olduğunu göstermekte. Bu krizde de, kurumsal altyapının sınıfta kaldığını söylemek mümkün. Bazı dolandırıcılıklar vardır ki, yavaş ve derinden oluşurlar. Kolay kolay tespit edilemezler. (Örneğin, Madoff’un dolandırıcılığı onlarca yıla dayanıyordu, fonunun içinde ağırlıklı olarak 1 milyon doların üzerinde yatırım yapan bireyler vardı, getirisi ise karşılaştırma ölçütlerinden çok az yüksekti.) Türkiye’de ise her şey gözler önünde cereyan etti.
Ortaya çıkan kurumsal (düzenleme ve denetleme) zaafiyetlerinin bir kısmı şöyle özetlenebilir: halka açılma kriterlerinin gevşetilmesi, halka açıklık oranlarının takip edilmemesi, hisse fiyatı ve piyasa değeri anormal derecede artan şirketlerle ilgili işlemlerin soruşturulmaması, yasa ilk çıktığında 470 bin dolara tekabul eden nitelikli yatırımcı kriterinin 12 yıl boyunca artırılmaması (2025 sonunda bu miktar 23 bin dolar düşmüştü), serbest fonların denetimsiz bir şekilde TEFAŞ’a (halka) açılması (bence bu fonlar esasen hiçbir şekilde TEFAŞ’a açılmamalı), risk profili düşük olması gereken PPF’lerin pay repo gibi enstrumanlarla çok riskli hale gelmelerine göz yumulması.
Ayrıca, Sn. Şimşek’in geçen kasım ayı başında borsalarda bazı manipülasyonlar olduğunu ve bununla ilgili önlemler alınacağını ifade etmesine rağmen bu önlemlerin ancak 10 ay sonra devreye sokulabilmiş olması da bir kurumsal zaafiyet. Benim kanaatim tedbir alma noktasında Sn. Şimşek’in bazı dirençlerle karşılaşmış olması. Sadece bu dolandırıcılıkları organize eden şahısların ve bu işten nemalanan hırsızların değil, eğer varsa tedbirlerin alınmasında gecikmeler yaşanmasına sebep olan mercilerin de kanun önünde hesap vermeleri adaleti sağlamak ve kamu vicdanını tatmin etmek açısından önemli. Düzenleyici ve denetleyici görevleri ifa eden kadroların da bir an önce liyakatlı ve dürüst ellere teslim edilmesi şart.
Fonlar ve finansal kurumlar arasındaki hâlâ tam çözülememiş bazı çapraz ilişkiler nedeniyle, kriz daha yaygın bir kapsama alanına yayılsa da, bunun sonucunda finansal sistemi tümden etkileyecek bir sistemik kriz ortaya çıkacağını düşünmüyorum. (Öte yandan, başta büyüme olmak üzere bazı makroekonomik etkiler olacaktır.) Ancak asıl mesele, sık sık vurguladığım üzere, Türkiye’de tarihsel nedenlerle tasarruf sahipleri ve yatırımcılar arasında zaten kırılgan olan güvenin bir kez daha ciddi biçimde aşınmış olmasıdır. Güven zor kazanılan ancak kolay kaybedilen ve tekrar yerine konması uzun zaman alan bir değerdir.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.