Stuart Elden’in “Foucault’nun Arkeolojis”i tam olarak bu görünmeyen bölgeye yöneliyor. Kitap, Foucault’nun düşüncesini yalnızca yayımlanmış eserleri üzerinden açıklamak yerine, o eserlerin gerisindeki çalışma sürecini izlemeye çalışıyor. Elden’in incelediği dönem, 1961’de “Deliliğin Tarihi”nin yayımlanmasından Foucault’nun 1970’te Collège de France’a seçilmesine kadar uzanıyor. Ancak bu tarih aralığı basit bir kronolojik çerçeve olmaktan çok, Foucault’nun düşünsel oluşumunun izini sürebilmek için seçilmiş bir alan.
foucaultun arkeolojisi-kapak.jpg
Fotoğraf: Indpendent Türkçe
Elyazmaları, ders notları, okuma kayıtları, taslaklar, mektuplar, editoryal çalışmalar ve tamamlanmamış projeler, Elden’in temel malzemesini oluşturuyor. Böylece karşımıza yalnızca kitaplarını yazmış bir Foucault değil; okuyan, sınıflandıran, not alan, ders veren, fikirlerini değiştiren, bazı soruların peşinden gidip sonra onları terk eden bir araştırmacı çıkıyor.
Bu nedenle Ayrıntı Yayınları’nıdan çıkan “Foucault’nun Arkeolojisi”, yalnızca Foucault hakkında yazılmış bir kitap değil. Aynı zamanda bir düşüncenin nasıl oluştuğuna, bir entelektüel projenin nasıl şekillendiğine ve yayımlanmış metinlerin gerisinde ne kadar büyük bir çalışma alanının bulunduğuna dair bir araştırma.
Bitmiş eserlerin arkasındaki hareket
Foucault’nun eserlerini geriye doğru okuduğumuzda, “Deliliğin Tarihi”, “Kelimeler ve Şeyler” ve “Bilginin Arkeolojisi” kolaylıkla birbirini tamamlayan bir düşünce programının aşamaları gibi görülebilir.
Bu okuma bütünüyle yanlış değildir. Fakat yayımlanmış kitapların düzenli yapısı, düşüncenin oluşumundaki dağınıklığı görünmez kılabilir. Elden’in arşiv çalışmasının en önemli sonuçlarından biri burada ortaya çıkıyor. Arşiv, sonradan kurulmuş olan düşünsel bütünlüğü bir ölçüde dağıtıyor. Bir kitabın arkasında tek bir düşünce çizgisi değil; farklı ihtimaller, geri dönüşler, vazgeçilen projeler ve yeniden formüle edilen sorular bulunuyor.
Bu durum, Foucault’nun düşüncesini zayıflatmıyor. Tam tersine, onu daha anlaşılır hale getiriyor.
Çünkü düşünceyi yalnızca sonuçlarından hareketle değerlendirdiğimizde, düşünürün geçmişteki adımlarını bugünkü kavramlarının bilgisiyle yeniden yorumlama eğiliminde oluyoruz. Oysa arşiv bize, düşünürün henüz neye ulaşacağını bilmediği bir dönemi gösteriyor. Başka bir ifadeyle Elden, Foucault’yu yalnızca Foucault olduktan sonra değil, Foucault’ya dönüşürken izliyor. Bu, kitabın temel metodolojik gücü.
NN11536150.jpg
Fotoğraf: AFP
Arkeolojiyi Foucault’ya uygulamak
Burada ilginç bir paradoks var. Foucault, tarihsel dönemleri ve bilgi biçimlerini incelerken görünürde kendisinden bağımsız, doğal ve değişmez kabul edilen yapıların nasıl oluştuğunu araştırmıştı. Elden ise benzer bir soruyu Foucault’nun kendisine yöneltiyor: Bir düşünür nasıl “Foucault” olur?
Dolayısıyla kitabın başlığındaki “arkeoloji” yalnızca Foucault’nun yöntemine gönderme yapan akademik bir kavram değil. Aynı zamanda kitabın çalışma biçimini açıklıyor. Elden, düşüncenin yüzeyinde duran büyük kavramların altına inerek onların oluşum koşullarını araştırıyor.
Bu nedenle yayımlanmış kitaplar kadar yayımlanmamış malzeme de önem kazanıyor. Çünkü düşüncenin yalnızca son biçimi değil, oluşum süreci de araştırmanın konusu haline geliyor. Bu yaklaşım, Foucault’nun eserlerini kutsallaştırmadan okumaya da imkân veriyor. Büyük düşünürlerin eserleri çoğu zaman sonradan bir bütünlük kazanır. Okur, yayımlanmış metinlerin geriye dönük bilgisiyle düşünürün bütün yolunu sanki başından beri belliymiş gibi algılar. Elden’in kitabı bu yanılsamayı kırıyor. Foucault’nun düşüncesi burada hazır bir sistem değil, sürekli hareket halinde olan bir araştırma pratiği olarak beliriyor.
Keskin kopuşların ötesinde
Foucault hakkında yapılan yorumların önemli bir bölümü onun düşüncesini dönemlere ayırır: Arkeoloji, soybilim ve özne/etik çalışmaları.
Bu ayrımlar, Foucault’nun düşünsel yönelimlerini anlamak bakımından kuşkusuz işlevsel. Ancak bu ayrım, düşüncenin içindeki geçişleri fazla keskinleştirdiğinde, farklı dönemlerde yeniden ortaya çıkan soruları ve aralarındaki süreklilikleri perdeleyebiliyor. elden’in çalışması, tam da bu sınırların ne kadar geçirgen olduğunu göstermesi bakımından önemli.
Daha sonraki Foucault’nun sorularının bir bölümünün erken dönemlerde izlerine rastlanabiliyor. Aynı şekilde 1960’ların Foucault’sunu yalnızca “söylem”, “bilgi” ve “yapı” sorunlarıyla ilgilenen bir düşünür olarak tanımlamak da yetersiz kalıyor.
Bu noktada kitap, Foucault’nun düşüncesindeki süreklilikleri kopuşlardan daha önemli hale getirmiyor; fakat kopuşların arkasında devam eden soruları görünür kılıyor. Çünkü bir düşünürün değişmesi, önceki sorularını bütünüyle terk ettiği anlamına gelmeyebilir. Bazen aynı soru farklı bir kavramsal araçla yeniden sorulur. Foucault’da da tarih, bilgi, hakikat, iktidar ve özne meselelerinin zaman içinde farklı biçimler aldığı görülür.
Tunus: Düşüncenin siyasal zemini
Kitabın dikkat çekici bölümlerinden biri Foucault’nun Tunus deneyimine ayrılıyor. Tunus, Foucault’nun biyografisinde çoğu zaman Paris merkezli entelektüel hayatının dışında kalan bir dönem olarak okunabilir. Elden ise bu deneyimi düşünsel gelişiminin daha geniş bağlamı içinde değerlendiriyor.
focualat .jpg
Fotoğraf: AFP
Burada önemli olan yalnızca Foucault’nun Tunus’ta bulunmuş olması değil; akademik ve teorik çalışmanın siyasal deneyimlerle temas ettiği bir alanın ortaya çıkması. Bu nedenle Foucault’nun 1970’lerdeki siyasal müdahalelerini, önceki düşünsel hayatından tamamen kopmuş yeni bir dönem olarak değerlendirmek güçleşiyor. Foucault’nun siyasetle ilişkisi, arşivde geriye doğru izlenebilen bir oluşum süreci olarak beliriyor.
Bu aynı zamanda düşünürün siyasetle ilişkisini yalnızca doğrudan politik metinlerinde aramanın yetersizliğini gösteriyor. Bir düşünürün siyasal duyarlılığı, bazen kavramlarından önce deneyimlerinde ve bulunduğu entelektüel ortamlarda şekillenebiliyor.
Nietzsche’nin erken izi
Elden’in çalışmasının bir başka önemli tarafı Foucault’nun Nietzsche ile ilişkisini daha geniş bir zaman aralığında ele alması. Foucault’nun Nietzsche okuması çoğu zaman 1970’lerdeki soybilim tartışmalarıyla birlikte düşünülür. Oysa Elden, Nietzsche’nin Foucault’nun düşüncesindeki izlerinin daha erken dönemlere uzandığını gösteriyor.Bu durum, Foucault’nun tarih anlayışını anlamak açısından da önemli.
Nietzsche, tarihin kesintisiz bir ilerleme hikâyesi olarak okunmasına karşı başka bir tarih düşüncesinin imkânını açmıştı. Foucault’nun daha sonraki çalışmalarında da tarih, kökeni bulup bugünü açıklayan doğrusal bir anlatı olmaktan çıkar; farklı bilgi biçimlerinin, pratiklerin ve iktidar ilişkilerinin oluşumunu araştıran bir alana dönüşür.
Dolayısıyla Foucault’nun Nietzsche ile ilişkisini yalnızca soybilim kavramının ortaya çıktığı döneme sıkıştırmak, bu entelektüel ilişkinin oluşum sürecini eksik bırakabilir. Elden’in katkısı tam da burada belirginleşiyor: Sonraki Foucault’nun kavramlarını erken Foucault’ya mekanik biçimde geri taşımak yerine, arşiv üzerinden bu bağlantıların nasıl kurulduğunu göstermeye çalışıyor.
Yapısalcılık meselesi
Foucault’nun entelektüel konumunu anlamaya çalışırken yapısalcılık da önemli bir başlık. Onu yapısalcılığın içine yerleştirmek belirli açılardan anlaşılır olsa da bu sınıflandırma Foucault’nun düşünsel hareketliliğini açıklamakta yetersiz kalabilir.
Foucault, dönemin entelektüel atmosferinden bağımsız değildi; fakat o atmosferin içinde kendi sorularını yeniden kuruyordu. Elden’in arşiv çalışması bu nedenle “Foucault yapısalcı mıydı?” gibi basit bir sınıflandırma sorusundan daha ilginç bir yere götürüyor okuru. Asıl soru, Foucault’nun dönemin entelektüel araçlarını nasıl kullandığı ve onları hangi noktada dönüştürdüğü. Bu yaklaşım, Foucault’nun düşüncesini ait olduğu bir “okul” üzerinden tanımlamak yerine, farklı düşünce gelenekleriyle kurduğu ilişkiler üzerinden okumayı mümkün kılıyor.
Düşünürün çalışma masası
Kitabın belki de en etkileyici yanı, Foucault’yu bir “deha” anlatısının içinden çıkarması.
Foucault burada yalnızca büyük kitapların yazarı değil. Aynı zamanda okuyan, ders hazırlayan, not tutan, belgeleri sınıflandıran, farklı metinler arasında bağlantılar kuran ve kendi düşüncesini yeniden yeniden düzenleyen bir araştırmacı.
Bu ayrıntıların önemi küçümsenmemeli. Çünkü düşüncenin üretimini yalnızca sonuç üzerinden değerlendirmek, entelektüel emeği görünmez hale getirir. Oysa bir kitabın ortaya çıkması, çoğu zaman yayımlanmış metinde görülmeyen uzun bir hazırlık sürecini gerektirir. Elden, Foucault’nun çalışma masasını bu anlamda düşüncenin laboratuvarına dönüştürüyor.
Dersler de burada özel bir önem kazanıyor. Foucault’nun Collège de France öncesindeki öğretim faaliyetleri, yalnızca akademik görevler olarak değil, düşüncesini sınadığı ve yeniden kurduğu alanlar olarak okunabiliyor. Bir düşüncenin sınıfta nasıl değiştiği, hangi kavramların öne çıktığı, hangi soruların geri plana çekildiği; yayımlanmış bir kitabın tamamlanmış yapısından farklı bir hareketlilik sunuyor.
Foucault-Robbins_ap_img.jpg
Fotoğraf: AP
Arşiv düşünürü nasıl değiştiriyor?
Arşivle çalışmanın önemli sonuçlarından biri de düşünürü daha az “kusursuz” hale getirmesi. Buradaki kusursuzluk sözcüğü, düşünsel bir yargıdan çok anlatı biçimini ifade ediyor. Büyük düşünürlerin sonradan oluşturulan portrelerinde tereddütlere, başarısız girişimlere ve terk edilmiş fikirlere fazla yer verilmez. Sonuçta ortaya, neyi aradığını başından beri bilen bir düşünür imgesi çıkar.
Oysa Elden’in Foucault’su zaman zaman ne aradığını kendisi de araştıran bir düşünür. Bu, Foucault’nun önemini azaltmıyor. Tersine, düşünsel üretimin gerçek doğasına ilişkin daha inandırıcı bir tablo ortaya koyuyor. Bir düşünürün değerini, bütün cevaplara baştan sahip olmasında değil, sorularını değiştirebilme ve yeniden kurabilme kapasitesinde aramak mümkün hale geliyor.
Foucault’yu yeniden okumak
“Foucault’nun Arkeolojisi”, Foucault’nun temel kavramlarını yeniden açıklamaktan çok, bu kavramların hangi çalışma süreçlerinden geçerek ortaya çıktığını gösteriyor. Bu açıdan Foucault’nun eserleri bir kez daha okunmayı hak ediyor. Bu yeniden okuma çağrısı, Foucault’nun doğumunun 100. yılına denk gelmesi nedeniyle bugün ayrı bir anlam kazanıyor. Foucault’nun düşüncesinin Türkiye’de yeniden dolaşıma girdiği bu dönemde, Ayrıntı Yayınları da Foucault serisini yeni kitaplarla genişletiyor. Yayınevi, Kelimeler ve Şeyler, Bilginin Arkeolojisi, Delilik, Dil Edebiyat, Foucault Kendine Karşı ve Hermafroditler kitaplarını Türkçeye kazandıracak.
Bu yayınlar, Foucault’nun düşüncesini yalnızca en çok bilinen eserleri üzerinden değil, farklı dönemleri, kavramları ve entelektüel uğrakları üzerinden yeniden takip etme imkânı sunuyor. Dolayısıyla yüzüncü yıl, yalnızca bir anma vesilesi olmaktan çıkıp Foucault’nun nasıl düşündüğünü, düşüncesinin hangi koşullarda biçimlendiğini ve bugün neden hâlâ yeniden okunabildiğini tartışmak için de bir fırsata dönüşüyor.
Bu okuma biçimi, Foucault’nun düşüncesindeki süreklilikleri ve dönüşümleri daha görünür kılıyor. “Deliliğin Tarihi”nden “Kelimeler ve Şeyler”e, oradan “Bilginin Arkeolojisi”ne uzanan hat, artık düz bir ilerleme çizgisi gibi görünmüyor. Daha çok farklı patikaların kesiştiği, bazı yolların terk edildiği, bazılarının yeniden açıldığı bir düşünsel araziye benziyor.
Elden’in “arkeoloji”si de tam olarak bu arazinin haritasını çıkarmaya çalışıyor. Ve geriye tamamlanmış bir anıt değil, hâlâ kazısı sürdürülen bir düşünce alanı bırakıyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish
Hakkında daha ayrıntılı: Michel Foucaultmüjgan halisAyrıntı Yayınları
DAHA FAZLA HABER OKU
Dr. Şadi Özdemir Ne zafer ne teslimiyet... Değişen dünyada Türkiye, Kürtler ve barış arayışı
Dr. Bülent Güven Fatma Betül Sayan: Biriken öfke; ya arınma ya çöküş
röportaj
Zeynep Karaca Danimarkalı şair Niels Hav: İstanbul'a gelmek demek, sanki evime gelmek demek
Göktuğ Çalışkan Üretiminden büyük bir rafineri: Burkina Faso altınla neyi hedefliyor?
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.