Yaklaşan İsrail seçimleri, Gazze ve Lübnan'dan Suriye, Türkiye ve İran'a kadar bölgesel çatışmalar ve gerilimlerle başa çıkmak için farklı siyasi yaklaşımların önünde yeni ufuklar açabilir. Birçok şey, bir sonraki İsrail hükümetinin bileşimine ve Amerika Birleşik Devletleri'nin İsrail'i çevreleyen mevcut çatışma bölgelerini kontrol altına almada ne kadar başarılı olacağına bağlı olacak.
İsrailli Haaretz gazetesinin 14 Eylül'de yaptığı bir anket, İsraillilerin yüzde 68'inin, 7 Ekim 2023'te Hamas tarafından gerçekleştirilen terör saldırısıyla ilgili meselelerin, 27 Ekim 2026'da yapılması planlanan İsrail seçimlerinde merkezi bir rol oynayacağına inandığını ortaya koydu.
Bu bağlamda, İsrail'in seçimlerden önce ve sonra, Gazze, Lübnan ve Suriye gibi yakın çevresi ile özellikle de Türkiye ve İran'ı kapsayan daha geniş bölgesel çevresine yönelik güvenlik politikasının iki ana faktör tarafından şekillendirilmesi bekleniyor. Bunlar, İsrail kamuoyunun 7 Ekim 2023 olaylarından çıkardığı dersler ve seçimlerden sonra iktidara gelecek olan koalisyonun niteliği ile ilgilidir.
(Independent Türkçe, 28 Eylül 2026)
Biz, yaklaşan seçim sonuçlarını etkileyecek bazı gelişmeleri farklı açılardan ele alacağız.
Netanyahu'nun seçim taktiği ve garantörlüğü!
Saha araştırmalarına göre 27 Ekim'deki milletvekili seçiminin kendi aleyhine olacağını anlayan ve muhalif partilerin iktidarı devirmek için ittifak arayışına girdiklerini gören Başbakan Binyamin Netanyahu, eski klasik taktiklerle oyunu bozma gayretine düşmüştür.
Reuters haber ajansının 29 Eylül 2026 tarihli yorumuna göre Netanyahu, on yıllarca kullanıp başarılı olduğu geleneksel seçim taktiklerine başvurmak suretiyle bir yandan iktidarını korumayı, diğer yandan muhalefet partilerini karalayıp alt etmeyi planlıyor.
Mesajı esas olarak şöyle:
Düşmanlarla sarılmış bir coğrafyada İsrail'in biricik güvencesi benim!
Liderliğini yaptığı Likud Partisi ise "Netanyahu asla teslim olmadı!" şiarıyla kampanyayı sürdürme niyetinde. Video görüntülerinde Başbakan'ı İsrail'in askeri karargâhlarından birinde göstermek suretiyle düşmanların seçimden önce ülkeye saldıracağına dair bir algı yaratmayı hedefliyorlar.
Nitekim Netanyahu bahsi geçen karargâhta gözdağı niteliğinde caydırıcı bir konuşma da yapıyor ve tehditler savuruyor:
Bizimle boş yere uğraşmayın; kolumuz her yere ulaşabiliyor, nerede olursanız olun yakanıza yapışıp hesabını soracağız!
Saha gerçekliği ise daha farklı. Anketler, Likud Partisi'nin "Parlamentodaki sandalyelerinin üçte birini kaybedeceğini" gösteriyor. Çünkü seçime yaklaşık 4 hafta kala bile Hamas'ın 7 Ekim 2023 tarihli kanlı baskınını unutmayan İsrail kamuoyu, eylem olacağını duymasına ve askeri-sivil istihbarat yetkililerinin bu husustaki ikazlarıyla Mısır istihbarat şefinin bizzat bunu dillendirmesine rağmen uyarılara aldırmayan Netanyahu'ya bir türlü güvenemiyor.
Öte yandan Netanyahu, eskiden yaptığı gibi bu seçimde de siyasi rakiplerini "İsrail düşmanlarının mavallarına ve karalamalarına kanarak bize saldıran biçare solcular, kendilerini eleştirenlere yanıt vermekten aciz kimseler" şeklinde kısa video konuşmalarında tasvir etmektedir.
Muhalif Haaretz gazetesine göre Netanyahu, seçim manevraları çerçevesinde emniyet-güvenlik meselesini gündemin ana konusu haline getirmek suretiyle sağcı partilerle yakın çevreleri etkileyip yanına çekmeye çalışıyor.
Emniyet kurumuna bağlı uzman, siyasetçi ve askeri kesimler ise onun bu fırsatçı ve eyyamcı tavrını tehlikeli buluyor; adeta ateşle oynayan bir taktik gütmenin hem ülke hem de bölgede ters tepebileceğini, kendisiyle çevresinin uluslararası kamuoyunda "savaş kışkırtıcısı" olarak algılanabileceğini düşünüyorlar.
Nitekim Netanyahu'nun Tel Nof Hava Üssü'nde "Bölgedeki düşmanlarının İsrail'e seçimden önce saldıracaklarına" dair konuşması yurt dışında ve içinde büyük tedirginlik yarattı. İki nedenle:
1. Gerek İsrailli gerekse yabancı bilirkişiler yakın dönemde herhangi bir saldırı ihtimalinin işaretlerini görmüyorlar.
2. Zaten saldırı ürküntüsüyle yaşamını sürdürmeye çalışan İsrail kamuoyu bile artık Başbakan'ın bu savaşsever tavrından bıkıp usanmış durumdadır.
Üstelik de en fazla savaş ve çatışmanın onun yönetimi sırasında çıktığına dikkati çeken medya ve muhalefet partileri, Netanyahu'nun asla ülke selametinin garantörü olamayacağı noktasında aleyhte propaganda yapıyorlar.
Netanyahu'nun devri geçti mi?
İsrail Demokrasi Enstitüsü Başkanı ve eski milletvekili Yohanan Plesner'in değerlendirmesini izleyelim:
77 yaşına giren Netanyahu'nun şimdiden sonra ülkenin milli güvenliği ile diplomasisini yürütmeye muktedir bir önder olabileceğinden ciddi anlamda kuşkuluyum.
Evet, geçmiş seçimlerde kazanmasını bilen o eski Netanyahu, yenisiyle aynı değil. Çünkü Hamas'ın baskını dâhil çevresindeki savaşlarda istediği sonucu elde edememiş, halka vadettiği zaferi gerçekleştirememiştir. Bu haliyle kimse söylediklerine ve vaatlerine inanıp oy vermeyebilir.
Görünen o ki, İsrail'in Hamas baskınından ötürü dünya kamuoyundan ve bilhassa Batılı ülkelerden aldığı koşulsuz destek, Gazze'deki kitlesel imha ve yıkım operasyonlarından sonra giderek Netanyahu'nun aleyhine dönmüştür. Mesela 2019'da Netanyahu ile Trump'ın el sıkıştığı bir kare, seçim panolarında ön plandaydı. Bu seferki kampanyada böyle bir görüntü yok.
Aslında Netanyahu şu gerçeğin farkında: Kamuoyu yoklamaları her zaman sağlam sonuçlar vermeyebilir. Kendisi kazansa bile, bu defa eski koalisyon ortaklarıyla kolayca anlaşıp hükümet kurma ihtimali hayli uzaktır.
Buna karşılık bir taktik silahı daha var kamuoyunu ikna etmek için: Kendisinin kazanacağına yoğunlaşmak yerine, rakip partilerin kazanması hâlinde alternatif ve başarılı bir hükümet kuramayacakları hususunda seçmenleri ikna etmek!
Birleşmiş Milletler kürsüsündeki yalnızlık
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu diğer ülke baş sorumlularının yaptığını yaptı; BM teşkilatının 81'inci dönem Genel Kurulu'nda rakip veya düşman saydığı ülkeleri yerin dibine batırıp gözdağı verdi; kendi hatalarına asla dokunmadan sureti haktan görünerek haksızlıklara karşı "iyilik meleği" algısı yaratmaya çalıştı ama bu kez başaramadı.
Örneğin sağcı ve ırkçı tavırlarıyla da nam salmış olan İsrail Başbakanı, bu sefer New York Belediye Başkanı Hint asıllı Amerikalı Zohran Mamdani hakkında, 'Sen belediye başkanı seçildikten sonra oradaki Yahudiler kendilerini güvende hissetmiyorlar' demekle yetinmedi, eşi Rama Duwaji'ye yönelik olmadık ithamlarda bulundu. Duwaji'nin Filistinli bir gazeteciyi evinde ağırlaması Netanyahu'yu adeta çılgına çevirmişti.
BM'deki konuşmasında Netanyahu, şimdiye kadar yaptıklarını devam ettirmekten başka seçeneği olmadığını iddia etti ve genel (küresel) güvenlik açısından ABD ile İsrail'in İran saldırısını savundu. Gazze'deki toplu imha operasyonları nedeniyle şahsına yöneltilen insanlık suçu işlediğine dair suçlamaları da reddetti. Kendisini eleştiren Fransa ve İngiltere'yi ise münafıklıkla suçladı. Ayrıca, Hamas'ı desteklemesinden ötürü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı "tağut, diktatör" olarak damgaladı.
Birçok devlet başkanı ise bizzat Netanyahu'nun şahsını veya genelde İsrail'in bölgede sebep olduğu kapsamlı katliam, tahribat ve büyük kaosu eleştirdi. Bu haliyle bakıldığında uluslararası camianın geneli tarafından tecrit edilmiş olan ve yıldızının giderek söndüğünü gören İsrail Başbakanı, konuşması sırasında onlarca ülkenin temsilci ve delegelerinin salonu terk edişine bizzat tanık oldu. Terk edilmenin verdiği acı ve öfkeyle konuşan Netanyahu, salondan çıkan herkesi "ahlaki açıdan korkak" olmakla itham etti.
Bu sahne görülmeye değerdi; Netanyahu herkesi suçlarken dünya âlem kendisini yalnızlığa mahkûm etmekte ısrarlıydı. BM kürsüsünde dile getirilen sözlü kavga sadece dünya kamuoyuna değil, daha çok da 27 Ekim 2026'da gerçekleşecek olan genel seçim vesilesiyle İsrail seçmenlerine yönelikti. Anketler sayesinde iktidarı kaybedeceği anlaşılan Netanyahu'nun dış ve iç kavgayı birlikte yürütme gayretinde olduğu görülmekteydi!
(Chris Stephenson,
Independent Arabia,
28 Eylül 2026)
Malum, BM kürsüsündeki konuşması sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan, Netanyahu için, "Bu savaş suçlusunun sözlerinden kan ve yalan kokusu yayılıyor" demişti (29 Eylül 2026).
İran ise "Netanyahu BM Kürsüsünde konuşmak yerine Uluslararası Ceza Mahkemesi önünde hesap vermeliydi" yolunda bir açıklama yaptı.
Netanyahu'yu haklı olarak eleştiren her iki ülke yönetiminin bölgede ve ülke içinde yaptıkları haksızlıklara ve hukuka aykırı yöntemlere hiç değinmemeleri ise ayrı bir husustu.
Türkiye-İsrail çekişmesi
İsrail Diaspora İşleri Bakanı Amichai Chikli gibileri, "Suriye ile bir savaşın er ya da geç çıkacağı" tehditlerini savurmaktan geri durmuyorlar. Bu sözleri Türkiye'yi hedef alarak kuranlar da cabası. Nitekim İsrail'deki ilk yankılar da bu açıdan dikkat çekiyor:
…Ynet, Jerusalem Post, Times of Israel ve Haaretz gibi önde gelen yayın organları anlaşmayı (Mekke Ortak Savunma Anlaşması) sıradan bir savunma işbirliği olarak değil; Türkiye'nin NATO üyeliği ve gelişen savunma sanayiini, Pakistan'ın nükleer kapasitesini ve Suudi Arabistan'ın siyasî-finansal ağırlığını aynı güvenlik mimarisinde buluşturan önemli bir bölgesel gelişme olarak ele aldı. İlk yorumlarda, asıl meselenin anlaşmanın bugün İsrail'e karşı ne yapacağı irdelenmedi. Bunun yerine Türkiye'nin askerî-teknolojik kapasitesi, Pakistan'ın stratejik-nükleer ağırlığı ve Suudi Arabistan'ın finansal gücü arasındaki işbirliğinin zaman içerisinde neye dönüşebileceği hususu ele alındı.
(İzzet Akyol,
Serbestiyet,
9 Ağustos 2026)
Bu konudaki önemli tespitler; Türkiye'nin büyük devlet olmaktan ziyade "Düğüm devlet" yani jeopolitik, ekonomik, enerji vb. pek çok fırsatın kesişme noktasını oluşturup, gözden çıkarılma maliyeti yüksek devletler kategorisine evrildiğini gösteriyor.
Bu vasıflarından ötürü Türkiye ile İsrail arasında birkaç yıldan bu yana, bilhassa Şam'daki yeni yönetim ile Ankara arasındaki ilişkilerin gelişmesiyle birlikte çatışmanın eşiğine yaklaşan bir gerginlik söz konusu oluyor.
Türkiye'ye karşı iki seçim kozu:
• Hamas'a mali destek
• Kürtlere kötü muamele!
İsrail Başbakanı'nın seçim kozlarından biri de Türkiye karşıtlığıdır. İsrail hükümetinde Ankara'nın desteklediği Uluslararası Ceza Mahkemesi'nden (UCM) Netanyahu aleyhinde çıkan kararlara misilleme yapma hazırlığı var. Binyamin Netanyahu, Erdoğan hakkında UCM'ye sunulmak üzere hukuki dosya hazırlanması talimatını verdi.
Yayın organı i24NEWS'ün haberine göre İsrail Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk Dairesi tarafından yürütülen çalışma, "Hamas'ın Ankara tarafından fonlanması ve Kürtlere kötü muamele" gerekçesine dayandırılacak. Netanyahu, hem bu kozu hem de Kürt dosyasını seçim propagandasının malzemesi yapmayı tasarlıyor. Dosya, İsrail dostu 3'üncü bir ülke aracılığıyla Lahey'deki mahkemeye gönderilecekmiş. (Kaynak: i24 News English)
Sormak gerekir:
İsrail'de kullanılmakta olan ‘Türkiye yeni İran'dır' ifadesi ne anlama geliyor?
Konuyu ele alan Stratejik Analist Dr. Osman Gazi Kandemir, 20 Eylül 2026 tarihli değerlendirmesinde şu noktalara değiniyor:
• İran'ın bölgesel askeri kapasitesinin ve vekil ağlarının ciddi biçimde zayıfladığı bir dönemde Türkiye, İsrail'in karşısında kapasitesi yüksek, ekonomik ve askeri kaynakları bulunan NATO üyesi bir bölgesel güç olarak duruyor.
• Ankara'nın Suriye'deki etkinliği, savunma sanayiindeki ilerlemesi, Gazze konusundaki politikası ve Doğu Akdeniz'deki iddiaları aynı anda Tel Aviv'in güvenlik hesaplarına giriyor.
• Bu nedenle de İsrail'deki ‘Yeni İran' söylemi, Türkiye'nin İran'a benzediğini göstermekten çok İsrail'in yeni tehdit haritasını anlatıyor.
• İsrail'deki bazı yayın ve lobi faaliyetlerinde Türkiye'nin F35 programındaki konumu, ABD'den silah tedariki ve NATO içindeki rolü tartışmaya açılıyor.
• Ankara'nın İran'la aynı stratejik kategoriye yerleştirilmesi, Türkiye'nin Batı güvenlik mimarisindeki konumunu yeniden sorgulatmak için kullanışlı bir siyasi çerçeve sunuyor.
• Bu nedenle mesele sadece İsrail-Türkiye ilişkileri değil. Washington da bu tartışmanın önemli bir parçası... Türkiye'nin savunma sanayiindeki yükselişi de burada önem kazanıyor.
• Türkiye'nin deniz gücündeki artış, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail arasında son yıllarda gelişen enerji ve güvenlik işbirlikleriyle doğrudan kesişiyor.
• İsrail'de Türkiye'nin deniz gücü üzerine yapılan analizlerde Türk donanmasının büyüklüğünün özellikle öne çıkarılması tesadüf değil. Burada Ankara'nın karşısındaki mesele enerji kadar jeopolitik erişim meselesi.
("İsrail'de 'Yeni İran' arayışı:
Hedefte Türkiye var",
Independent Türkçe)
ABD'li diplomat James Jeffrey'in pragmatik jeopolitik yaklaşımı
Amerikalı diplomat James Jeffrey'in değerlendirmeleri, yukarıdaki analize benzer olmakla birlikte farklı noktalara değinmeleri de içeriyor:
İran'ın aksine, Türkiye ve İsrail temelde statüko güçleridir; her ikisi de mevcut bölgesel düzeni yeniden şekillendirmeye çalışmaz, ancak her ikisi de nüfuz alanlarını ve doğrudan çıkarlarını şiddetle savunur. Her ikisi de mevcut bölgesel düzenle etkileşim halindedir ve Washington ile olan yakın ilişkilerine öncelik verir.
Bununla birlikte, aralarındaki gerilim farklı bir gerçeklikten kaynaklanıyor: İran, geçici de olsa, zayıflamış ve baskı altında bir güç haline gelirken, Türkiye ve İsrail bölgedeki en etkili ve askeri açıdan en başarılı 2 güç olarak öne çıkmıştır. Bu gerçeklik, güvenlik çıkarlarında temel bir çatışma olmamasına rağmen, aralarında yapısal bir gerilim yaratıyor.
Yıllardır, mevcut 2 lider arasındaki kişisel düşmanlık da bu gerilimleri körükledi. Erdoğan'ın, Türk halkının büyük bir kesimiyle birlikte Filistinlilere verdiği destek ve Gazze'deki İsrail operasyonlarına yönelik eleştirileri, bu gerilimleri daha da büyüttü.
B. Esad rejimi bir zamanlar 2 ülke arasında askeri ve coğrafi bir bariyer görevi görmüştü, ancak bu bariyer artık ortadan kalktı ve hem Türkiye hem de İsrail, farklı yollarla Şam'daki nüfuzlarını ve etkilerini genişletmeye çalışıyor.
Bölgesel istikrarın temel taşları olan bu 2 güç arasında açık bir çatışmanın neden olabileceği sonuçların büyüklüğü göz önüne alındığında, aralarındaki ilişkilerde gerilimi azaltmak Washington'un önemli ölçüde çıkarınadır.
2 ülkeden birinde iktidar yapısında yaşanacak bir değişiklik, mevcut anlaşmazlıkların şiddetini hafifletmeye yardımcı olabilir; ancak her 2 kesimde de, tüm taraflarca akıllıca yönetilmediği takdirde çatışmaya yol açabilecek derin köklü kanaatler bulunmaktadır.
(Şarku'l Avsat,
27 Eylül 2026)
İsrail, Türkiye'deki S-400 Rus füzelerinin BAE'ye naklini engelledi mi?
Güvenlik kaygısından ötürü İsrail Başbakanı'nın Ankara aleyhinde bir girişimde daha bulunduğu söylenmektedir.
23 Eylül 2026 tarihli İsrail gazetesi Yediot Ahronot'a göre:
Türkiye Temmuz ayında Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Rusya'nın onayını almak için, daha önce satın aldığı ama ABD'nin itirazı üzerine bir türlü kullanamadığı S-400 füzelerini devretme konusunda nabız yokladı. Rusya'daki bilirkişilere bakılırsa olaydan bir şekilde haberdar olan Netanyahu, BAE yönetimi üzerinde baskı uygulayarak işin gerçekleşmesini engelledi.
(Independent Arabia,
29 Eylül 2026)
Yediot Ahronot, bu haberini gazeteci Mehmet Acet'in şu haber-yorumuna dayandırmaktadır:
S-400 kulisi: İsrail ‘almayın' dedi, Birleşik Arap Emirlikleri işi yokuşa sürdü. Sorunun çözümü için başka bir formül devrede. Temmuz ayındaki hava, Türkiye'nin S-400 konusunda hem Ruslarla hem de bu sistemin satılacağı ülke olan Birleşik Arap Emirlikleri ile anlaştığı yönündeydi.
Benim aldığım bilgiye göre, bu işin neticeye bağlanamamasının nedeni Rusya'dan kaynaklanan bir engel değil. Aksine, Ankara ile Moskova arasında yürütülen görüşmeler neticesinde ortak bir zemin yakalanmış durumda.
Peki, bu işin uzamasının gerçek sebebi ne?
Bu durumda akla gelen soru bu. Aynı kaynaktan edindiğim bilgiye göre, bu işin uzamasının sebebi, İsrail'in Birleşik Arap Emirlikleri yönetimine Türkiye'den S-400 sistemini almamaları yönünde telkinde bulunması. İsrail'in böyle bir telkinde bulunmasının açık bir gerekçesi var, o da şu: CAATSA yaptırımlarının kaldırılmasını ve Türkiye için F-35 programının önünün yeniden açılmasını istemiyorlar.
BAE üzerinde güçlü bir nüfuza sahip olan İsrail, bu ülkeyi yönetenlerin S-400 konusunda şimdiye kadar nihai bir karar almasını engellemeyi başarmıştır.
(Haber7,
23 Eylül 2026)
Savaş hali ve askerlerin belirleyeceği seçimler
Çevresindeki hareketlere ve devletlere karşı başlattığı toplam 1126 gün boyunca, 3 yıl ya da 36 ay boyunca İsrail çeşitli cephelerde 1000 kadar askerini kaybetmiştir. Savaş sadece askerleri değil, sivilleri de psikolojik açıdan derinden etkilemiştir. Şöyle ki 2023 yılından bugüne askerlerin yüzde 40'ı zihinsel-ruhsal rahatsızlıktan mustarip olmuştur. Böyle sürmesi halinde bu oran 2028 yılında yüzde 180'e kadar yükselebilecektir.
İsrail Milli Güvenlik Enstitüsü (INSS) kurumu görevlisi Kobi Michael şöyle demektedir:
3 yıl boyunca sürekli savaşmak çılgınlıktır. Yükün en büyüğü yedek kuvvetler mensubu askerlerin omuzuna yüklenmiştir! Zira yedek askerler geçen 2,5 yıllık sürenin 700 gününü sıcak cephede geçirmişlerdir. Normal bir hayat değildir bu. Çalıştıkları işi kaybetmişler; kimilerinin eşleri kendilerinden boşanmıştır. Çoğu çocuklarını bile görememiştir.
Kudüs Stratejik Araştırmaları Enstitüsü ile İsrail Demokrasi Enstitüsü'nün yaptığı saha araştırmalarına bakılırsa halkın yüzde 80'i bu nedenle hükümete güvenmemektedir. Ülkedeki hayat pahalılığı da iktidara güvensizliğin nedenlerinden biridir. Mesela İsrail'de 1 litre benzin 2,20 avro iken Fransa ve Almanya'daki fiyatı 1,80 avrodur.
Neticede siyasete atılan emekli askerler, bu seferki seçimlerde daha fazla itibar ve rağbet görmektedir. (Al Majalla, 23 Eylül 2026)
Birleşik Arap Listesi dengeleri değiştirebilir
İsrail seçimlerinin sonucunu etkileyebilecek değişkenlerden biri de Birleşik Arap Listesi (BAL) isimli platformdur. 1948 yılında İsrail devletinin hükmü altında yaşayan Arap vatandaşların oluşturduğu bu oluşum İsrail'deki İslami Hareket (İİH) bünyesindeyken 1996 yılı genel seçimlerinde oradan ayrıldı.
Toplumsal tabanı ve siyasi zemini ülkenin kuzeyinde olduğu için Kuzeyli Hareket olarak da anılan İİH lideri Şeyh Raid Selam, gerek İsrail devlet yönetimine gerekse Yahudi toplumuna karşı radikal tutumu ve dini ideolojisi yüzünden daha ılımlı ve pragmatist olan BAL platformunu çatısı altında barındırmadı.
İİH'nin 1966 parlamento seçimlerini boykot etmesi üzerine ülkenin güney kesiminde gelişip büyümekte olan ılımlı BAL oluşumunun kurucu önderi Şeyh Abdullah Nımır Derviş, seçime katılıp ezilen Filistinli Arapların haklarını parlamenter sistem çerçevesinde elde etme yolunu denedi. Bunu yaparken de adını Birleşik Arap Listesi olarak değiştirip legal siyaset zemininde mücadele etmeye başladı.
1996-2013 yılları arasındaki seçim ittifaklarında yine İsrail'deki irili ufaklı oluşumlarla (Ahmed Tayyibi önderliğindeki Değişim İçin Arap Hareketi gibi) ittifak kurdu. Böylece 1948'den bu yana İsrail işgali altındaki topraklarda yaşamakta olan Filistin toplumu tarafından benimsenerek güçlü bir hale geldi. Barış ve Eşitlik İçin Demokratik Cephe ve Demokratik Ulusal Toplum ile başa baş yarıştı.
1 Eylül 2026'daki basın açıklamasında konuşan Dr. Mansur Abbas, "Evet, Birleşik Arap Listesi'nde geçen ARAP kelimesi değişmedi; ancak mademki İsrail'de bazı ortak davalarımız var, biz de bunları etnik köken, dini inanç ayrımı yapmadan el ele vererek ortak çözmeye çalışacağız.
2015 yılında diğer Arap hareketleriyle yaptığı seçim ittifakı sayesinde toplam 13 milletvekili kazandı ama ardından gelen bölünmeler yüzünden 4 yıl sonra sadece 4 sandalye alabildi.
27 Ekim'de genel seçimler için farklı bir siyasi taktik izleyen BAL Genel Başkanı Mansur Abbas, 30'uncu Kongre kararlarına dayanarak sadece Arapları değil; Arap, Müslüman, Yahudi, Hıristiyanlar, diğer etnik veya inanç mensuplarından herkesi saflarına almaya hazır olduğunu açıkladı.
BAL'ın en büyük transferini ise daha önce Yeş Atid (Türkçesi Gelecek Var) hareketi mensubuyken İsrail Milli Güvenlik'ten sorumlu devlet bakanı Yoaf Segaloviç oldu. Radyo Nas isimli yayın organına demeç veren Segaloviç ise, "Uzun uzun düşündüm; ortak dava için neden Arap-Yahudi ortaklığı/ittifakı kurulmasın ki. Böylece BAL listesinden aday olmaya karar verdim" dedi.
Başka bir münasebette konuşan Segaloviç, şöyle diyordu:
Araplar ile Yahudiler arasına kalın duvarlar örmek imkânsıza oynamaktır. Zira 1948 yılından beri 2 toplum arasında hayatın her alanında günlük ilişki mevcuttur. Siyaset bu yapay ve ayrımcı duvarları ortadan kaldırma girişimi ve aracıdır.
Kazanırsam, Filistinlilerin varlığı için son derece tehlikeli olan organize suçları ve cinayetleri ortadan kaldırmak için mücadele edeceğim. Toplumda var olan karşıtlığı ve farklılığı görmezlikten gelemeyiz. Her kesimin kendi hikâyesi ve tarihi tecrübesi var.
Siyasi öncülerin asıl görevi korku ve yabancılaşmayı körüklemek değil, herkesin mutlu olduğu ortak bir gelecek inşa etmektir!"
İsrail'in Filistinli bir Hıristiyan vatandaşı ve Hayfa merkezli Arap Toplumu Temelli Dernekler Birliği (İTTİCAH) Müdürü Amir Makhul'a göre, Segaloviç'in BAL platformunu tercih etmesi başlı başına bu seçimlerdeki oyun kurallarının değişmesi anlamına gelmektedir.
BAL lideri Dr. Mansur Abbas ezber bozan şu sözleri açıkça kamuoyuna duyuruyordu:
Evet, İsrail başlangıcından beri bir Yahudi devleti olarak tasarlanıp kuruldu. Böyle de kalacak gibi görünüyor. Bu, Yahudi halkının bir kararıdır; saygı duyar, önemseriz. Yahudi halkının devletine bu isim verilmiştir. Filistinli kardeşlerimiz bu tespitime çok kızacaklar ama değiştirmek için yapılacak bir şey yoktur. Burada asıl soru şudur: Böyle bir devletin hükmü altında yaşamakta ve yaşayacak olan Arap vatandaşın ve toplumunun konumu ne olacaktır? Bizim İsrail'de kurulacak koalisyon hükümetlerine katılmak suretiyle mevcut dezavantajlı konumumuzu içeriden düzeltmemiz gerekecek.
Bizler İsrail'de Filistinlilerin maruz kaldıkları ırkçı ayrımcılık ve saldırıları engelleyip asgariye indirmek için Yoaf Segaloviç gibi tecrübeli siyasetçileri safımıza katmış olduk. Böyle yapmakla egemenlerin İsrail'de dayattıkları oyunun kurallarını bozmuş olduk; dengeleri değiştirip kâğıtların yeniden karılmasını sağlıyoruz ve ülkedeki Filistin politikasının yolunu yordamını değiştiriyoruz.
(Halil İsa Musa,
Independent Arabia,
24 Ağustos 2026)
Son anketlere bakıldığında Netanyahu ve müttefiklerinin sandalye sayısı 51, muhalif Gadi Eisenkot ve ortaklarınınki 57 olarak görünüyor. Geriye kalan 12 sandalyeden 5'inin BAL listesinden olacağı tahmin ediliyor.
Yine de şu ihtimal unutulmamalı: Yıllardan beri her seçimde sanki kaybedecekmiş gibi davranan Netanyahu, bu taktik sayesinde bazı seçimlerde başarılı olmuştu. Niçin şimdi de olmasın ki!
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish
Hakkında daha ayrıntılı: İsrailisrail seçimleribinyamin netanyahu
DAHA FAZLA HABER OKU
Selçuk Ramazanoğlu Contemporary Istanbul büyürken sanatla aramızdaki mesafe de büyüyor mu?
Vahap Aydoğan Benliğimizin misafir odası
Ömer Kayır Türk dünyası ve Türkiye dini ilişkileri: Yakınlıktan mesafeli uzaklığa
Gürbüz Evren Brezilya'daki devlet başkanlığı seçimleri Netanyahu ve Trump'ı yakından ilgilendiriyor
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.