Nouriel Roubini’yi yıllardır izleyenlerin zihninde belli bir Roubini portresi vardır. Riskleri büyüteçle arayan, ekonominin kırılganlıklarını öne çıkaran, iyimser senaryolara mesafeli duran bir ekonomist. Zaten 2008 krizini önceden gören isimlerden biri olarak ününü de büyük ölçüde buradan kazandı. Hatta “kriz kâhini” diye anılmaya başlandı.
Bu yüzden Sapanca’da bu yıl beşincisi düzenlenen Dönüşen Liderlik Zirvesi’nin kapanışında Roubini’yi dinlerken bende önceki konuşmalarından farklı bir izlenim oluştu. Roubini bu kez daha iyimserdi.
Hatta geçen hafta bu köşede Martin Wolf için kullandığım “ihtiyatlı iyimser” tanımını Roubini için de kullanabilirim. Belki Roubini’de ihtiyat biraz daha az, iyimserlik biraz daha fazla.
Bu, Roubini’nin riskleri görmediği anlamına gelmiyor. Tam tersine. Dünya ticaret savaşı, petrol şoku, jeopolitik gerilimler, yüksek enflasyon ve faizler gibi arka arkaya gelen ciddi şoklarla karşı karşıya kaldı. Ancak onun dikkat çektiği asıl nokta, bütün bunlara rağmen küresel ekonominin beklenenden çok daha dayanıklı çıkmasıydı. “Bunca riske rağmen küresel ekonomi ve piyasalar görece dayanıklı olduklarını gösterdi” diyordu.
“Küresel büyüme sert biçimde çökmedi. Küresel enflasyon kontrolden çıkmadı. Ekonomiler şoklara uyum sağladı” dedi. Roubini’nin deyimiyle “Alışılmadık, beklenmedik ve benzeri görülmemiş bir dönemde yaşıyoruz.”
Roubini’nin dayanıklılık için saydığı dört neden
Roubini, enflasyonun hâlâ biraz yüksek olduğunu düşünüyor ama gelecek yıl düşmesini bekliyor. Peki, bu dayanıklılık devam eder mi? Roubini bu dayanıklılık için dört neden sayıyor.
Birincisi, piyasa disiplini. Piyasalar bazen siyasetçilerin üzerinde hükümetlerden daha güçlü bir disiplin mekanizması oluşturabiliyor. Trump’ın 2 Nisan’da tarifeleri artırmasının ardından piyasalarda yaşanan sert satışları hatırlatıyor. Roubini’ye göre danışmanlarının uyarıları sonrasında Trump geri adım atmak zorunda kaldı ve tarifeleri yeniden aşağı çekti. İngiltere’de Liz Truss örneği daha da çarpıcı. Piyasaların tepkisi, hükümetin ekonomi politikasını sürdürememesine yol açtı ve Truss 44 gün sonra görevini bırakmak zorunda kaldı.
İkincisi, ekonomilerin şaşırtıcı esnekliği. Tarifeler yükselince şirketler üretimi başka ülkelere kaydırıyor. Çin ve Vietnam örneğinde olduğu gibi tedarik zincirleri yeniden kuruluyor. Enerji kaynakları çeşitleniyor, üretici sayısı artıyor. ABD ve Çin stratejik rezervlerini kullanarak şokları yumuşatabiliyor.
Üçüncüsü, makro politika tepkisi. Ekonomiler yalnız bırakılmıyor. Mali teşvikler devreye sokuluyor. Enflasyon yükseldiğinde merkez bankaları faiz artırıyor. Yani ekonomi politikalarının elinde hâlâ şokları absorbe edebilecek araçlar bulunuyor.
Ve dördüncüsü, belki en ilginç olanı, yapay zekâ ve teknoloji faktörüydü. Roubini’ye göre yapay zekâ yatırımları küresel ekonomi için ciddi bir kuyruk rüzgârı yaratıyor. Veri merkezlerinden çiplere, enerjiden inşaata kadar uzanan devasa sermaye harcamaları ekonomileri canlı tutuyor. Ortada âdeta küresel bir “capex boom” var.
Bu nedenlerle 2025’teki ticaret savaşına ve 2026’daki petrol şokuna rağmen dünya ekonomisi stagflasyona sürüklenmedi.
İşte Roubini’yi bu defa farklı bulduğum noktalardan biri de buydu. Daha önce yapay zekânın yaratabileceği finansal ve ekonomik risklere dikkat çeken bir Roubini’den, bugün yapay zekâ yatırımlarını küresel ekonominin dayanıklılığını artıran bir faktör olarak dinliyoruz.
Elbette bu, risklerin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.
Roubini’nin iyimserliği “artık sorun yok” iyimserliği değil
Martin Wolf’un geçen ay CNBC-e’ye yaptığı değerlendirmede söylediği gibi dünya ekonomisi “dirençli ama kırılgan”. Yapay zekâ yatırımları bugün büyümenin motoru olabilir ama yarın beklenen getiriyi üretmezse aynı yatırım dalgası tersine dönebilir. Üstelik bu yatırımların arkasındaki finansmanın bir bölümünün geleneksel bankacılık sisteminin dışında bulunması yeni bir kırılganlık yaratıyor.
Dolayısıyla Roubini’nin iyimserliği “artık sorun yok” iyimserliği değil. Daha çok, “şimdiye kadar korktuğumuz kadar kötü olmadı ve bunun bazı yapısal nedenleri var” iyimserliği.
Türkiye açısından da önemli bir mesajı var.
Roubini, Türkiye’de de piyasanın disiplin edici etkisinin görüldüğünü söylüyor. Bu aslında Türkiye’nin son yıllardaki deneyimi açısından oldukça anlamlı. Piyasalar, yanlış politikaların maliyetini bazen hükümetlerden daha hızlı ve daha sert biçimde gösterebiliyor.
Türkiye’nin sorunu ise küresel ekonominin dayanıklılığından ne kadar yararlanabileceği.
Çünkü bizim hâlâ yüksek enflasyon, yüksek finansman maliyeti, düşük verimlilik, sınırlı AR-GE harcaması ve kurumsal güven gibi sorunlarımız var. Türkiye’nin çeşitlendirilmiş üretim yapısı ve yatırım potansiyeli önemli avantajlar. Jeopolitik konum da öyle.
Ama fırsat başka, onu kullanabilmek başka.
Geçen hafta Martin Wolf’un değerlendirmesini “ihtiyatlı iyimserlik” diye nitelendirmiştim. Roubini’nin Sapanca’daki konuşmasından sonra aynı ifadeyi onun için de kullanıyorum. Hatta biraz daha ileri giderek “Roubini’deki iyimserlik Wolf’unkinden bir parça daha fazla” diyebilirim.
Belki de bunun nedeni basit.
Dünya son birkaç yılda çok sayıda şok yaşadı ve her defasında yeni bir felaket beklendi. Ticaret savaşı küresel ticareti çökertecek denildi, petrol şoku stagflasyon getirecek denildi, yüksek faizler ekonomileri resesyona sokacak denildi. Bunların hiçbiri bugüne kadar beklenen ölçekte gerçekleşmedi.
Ekonomiler uyum sağladı.
Şimdi asıl soru: “Bu dayanıklılık ne kadar sürecek?” Benim Roubini’den çıkardığım en önemli mesaj bu sorunun cevabının artık eskisi kadar karamsar olmadığı. Katılıyor muyum? Emin değilim...
Dünya hâlâ kırılgan. Jeopolitik riskler hâlâ yüksek. Yapay zekâ yatırımlarının yarattığı iyimserliğin bir balona dönüşme ihtimali de var. Yeni bir petrol şoku, yeni bir ticaret savaşı ya da hiç kimsenin bugün öngöremediği başka bir şok her şeyi değiştirebilir. Siyah kuğuların ve gri gergedanların pusuda beklediği bir dönemdeyiz.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.