Belki cevabın bir kısmı, o arzunun insana ne vaat ettiğinde saklıdır. Elisabeth yalnızca gençliğini geri istemez; kaybettiği ne varsa yeniden sahip olmak ister: fark edilmek, arzulanmak, tercih edilmek, değerli hissetmek… İnsan, değerli hissetme umudunu bir arzuya bağladığında, o arzudan vazgeçmesi de zorlaşır. Bu düğüm yalnızca Elisabeth’e ait değil; insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin en eski meselelerinden birine, yetersizlik duygusuna uzanıyor.
Hiçbirimiz yetersizlik ve değersizlik duygularından bütünüyle azade değiliz; hayat boyunca eksik kaldığımız, yetemediğimiz ya da yeterince değerli olmadığımızı düşündüğümüz anlarda bu duygularla yeniden karşılaşırız. Gücümüzün, bilgimizin, yeteneğimizin ya da imkânlarımızın yetmediği yerler vardır. Bir alanda güçlü hissederken başka bir alanda zorlanabilir; bugün sahip olduğumuz bazı imkânları ilerleyen yıllarda kaybedebilir, eksik hissettiğimiz bir konuda zamanla güçlenebiliriz.
Alfred Adler, yetersizlik duygusunu insan hayatının doğal bir parçası olarak görür; insan, eksik kaldığı yerleri fark ederek gelişmeye yönelir. Asıl mesele, bir konuda yetersiz hissetmenin insanın gözünde kendi değerini de azaltmaya başlamasıdır. "Bu konuda yetersizim" düşüncesi, "Ben yeterince değerli değilim" inancına dönüştüğünde, insan bir eksikliğini bütün benliğine taşımaya başlar.
Cevher, bu iki cümlenin birbirine karıştığı yerde başlayan bir hikâye anlatıyor.
Bir zamanların yıldızı Elisabeth Sparkle, 50. yaş gününde artık televizyon ekranında istenmediğini öğrenir. Kadınlar tuvaleti bakımda olduğu için erkekler tuvaletine girer. Kabindeyken yapımcı Harvey’nin telefonda kendisinin yerine daha genç bir kadın aradığını söylerken duyar. Ardından geçirdiği trafik kazasıyla hastaneye kaldırılır. Hastanede karşılaştığı genç bir sağlık çalışanının verdiği bilgi, onu "daha iyi bir versiyonunu" vadeden Cevher’e götürür.
Elisabeth yıllarca seyredilmiş, tanınmış ve alkışlanmış bir kadındır. Evindeki büyük fotoğrafı, kırmızı gülleri, sokaktaki dev görüntüsü hâlâ o hayatın izlerini taşır. Yaş aldıkça yalnızca bedeni değişmez; yıllardır kendisini değerli hissettiği dünyanın da dışına itilir.
Maddeyi kullandığında Elisabeth’in bedeni sırtından ikiye yarılır ve içinden Sue çıkar.
Filmin başında beyaz bir sıvının içinde iki sarılı bir yumurta görürüz. Yan yana duran iki sarı aynı bütünün eşdeğer parçaları gibi görünür. Tekrarlanan kural da bunu söyler: "Siz teksiniz." Fakat film ilerledikçe iki beden arasındaki eşitlik bozulur. Sue kendisine ayrılan süreyi aşmaya başladığında gençliğini Elisabeth’in bedeninden çektiği omurilik sıvısıyla sürdürür. Aldığı her fazla gün, Elisabeth’in bedeninde bir kayıp olarak karşılık bulur. Onun zamanı uzadıkça Elisabeth’inki kısalır.
Film, insanın olduğu kişiyle olmak istediği kişi arasındaki mesafeyi iki ayrı bedene dönüştürür. Elisabeth hayatına, kendi adı ve kimliği değişmeden daha genç bir bedende devam etmeyi arzularken karşısına gençleşmiş bir Elisabeth çıkmaz. Başka bir yüzü, başka bir bedeni ve giderek kendine ait bir hayatı olan Sue çıkar.
Elisabeth gençleşseydi bedeni değişecek, hikâyesi devam edecekti. Oysa şimdi gençlik, güzellik, arzulanma ve başarı kendisinden ayrılmış, başka birinde toplanmıştır.
Kamera Sue’yu ister, seyirci ona bakar, hayat onun önünde açılır. Üstelik Sue’nun kazandığı her fazladan zaman Elisabeth’ten alınır. Biri daha fazla görünür oldukça diğeri evin içine çekilir; pencerelerini gazetelerle kapatır, yaşadığı alan giderek daralır. İdeal benlik burada gerçek benliğin hayatındaki yeri işgal etmeye başlar.
Fakat Sue’yu yalnızca Elisabeth’in genç ve kusursuz hâli olarak okumak eksik kalır. Sue aynı zamanda Elisabeth’in kendisine karşı geliştirdiği yargının bedenleşmiş hâlidir. Elisabeth’in yaşlanan bedeninde beğenmediği, saklamak istediği, değersiz bulduğu ne varsa Sue da zamanla ona aynı gözle bakmaya başlar. Elisabeth’in kendisine içeriden yaptığı şeyi, Sue giderek dışarıdan yapar.
Bu yüzden filmin başından beri tekrarlanan "Siz teksiniz" cümlesi giderek daha ağır bir anlam kazanır.
Elisabeth karşısında olmak istediği hâli görürken Sue onda kaçmak istediği geleceği görür. Aynı bütünün iki parçası olarak başlayan ilişki zamanla haset ve rekabetle örülür. Sue daha fazla zaman ve hayat isterken Elisabeth kendi hayatında giderek daha az yer kaplar.
Üstelik istediği şeylerin hemen hepsi gerçekleşmiştir. Gençlik gelmiş, kamera yeniden dönmüş, hayranlık ve başarı geri gelmiştir. Fakat bunların hiçbirine Elisabeth olarak sahip değildir.
Bunu en açık gördüğümüz sahnelerden biri, eski okul arkadaşının onu aradığı akşamdır. Adam yıllar sonra karşılaştığı Elisabeth’in telefon numarasını almıştır. Elisabeth onu arar ve buluşmaya karar verir. Kırmızı elbisesini giyer, kırmızı rujunu sürer, hazırlanır. Karşısında onu olduğu hâliyle görmek isteyen gerçek bir insan vardır. Sonra aynaya bakar. Sue’nun görüntüsüyle kendi bedenini karşılaştırdıkça, aynada gördüğü hiçbir şey ona yeterli gelmez. Boynunu kapatır, yüzüne yeniden fondöten sürer, makyajını düzeltir. Her müdahale onu kapıya yaklaştıracağı yerde biraz daha içeriye iter. Sonunda makyajı dağılır ve Elisabeth evden çıkamaz.
Elisabeth’in kendisini Sue’yla kıyaslaması şaşırtıcı değildir. Karşısındaki herhangi bir genç kadın değil, kendi bedeninden çıkan ve olmak istediği her şeyi taşıyan biridir. Sue’ya baktıkça kendisinde eksik bulduğu şeyler daha görünür hâle gelir.
Elisabeth’in Sue’yla kurduğu bu ilişki bize de yabancı değil. Çünkü insanın "olması gerektiğine" inandığı kişi yalnızca kendi arzularından doğmuyor. Ailenin, çevrenin ve içinde yaşadığı kültürün beklentileri zamanla içselleşebiliyor. Daha başarılı, daha güzel, daha zeki, daha genç, daha güçlü olma baskısı, hayatı bitmeyen bir performansa dönüştürebiliyor. Dışarıdan gelen "olmalısın"lar zamanla insanın kendi sesi gibi konuşmaya başlıyor. İnsan artık yalnızca başkalarının beklentisini karşılamaya çalışmıyor; kendisini de durmadan daha fazlasını yapmaya, daha fazlası olmaya zorluyor. Olduğu kişiyle olması gerektiğine inandığı kişi arasındaki mesafe açıldıkça, yetersizlik duygusu da büyüyor. Yetişemediği her "olmalıyım", zamanla "yeterli değilim" duygusunu besliyor. Yetersizlik de insanın ne yapabildiğinden çıkıp kendisi hakkında verdiği bir hükme dönüşüyor. "Onun gibi değilim" ile "Onun gibi olmadığım için yeterince değerli değilim" aynı cümle değildir.
Elisabeth’in yıllarca insanların ilgisiyle, hayranlığıyla ve alkışıyla yaşaması burada önem kazanır. Şimdi bütün bunlar Sue’ya yönelirken yalnızca gözden düştüğünü değil, kendi değerini de kaybettiğini hisseder.
İnsanın görülmek, önemsenmek, sevilmek ve kabul edilmek istemesi temel ilişki ihtiyaçlarımız arasındadır. Elisabeth’in çıkmazı başka yerde: Kendisine verdiği değer de görülmeye bağlıdır. Bu yüzden alkış kesildiğinde yalnızca mesleki konumunu kaybetmez; kendi gözündeki yeri de sarsılır.
Yaş almak onun için bu nedenle bedendeki doğal bir değişimin ötesine geçer. Gözden düşmenin, arzulanmamanın ve önemini kaybetmenin kanıtına dönüşür. Önce bedeninden rahatsız olur; ardından onu saklamaya ve giderek ondan tiksinmeye başlar.
Sue’nun Elisabeth’e davranışı da aynı sertliği taşır. Kendisine ayrılan süreyle yetinmez; Elisabeth’in bedeninden daha fazla alarak kendi gençliğini uzatır. Sonra onun hayatındaki yeri de ele geçirmeye başlar. Salondaki Elisabeth fotoğrafını indirip kendi fotoğrafını asar, eşyalarını koliler. Sonunda ağır biçimde yaşlanmış Elisabeth’i banyodaki duvarın arkasına, görülmemesi gereken bir enkaz gibi taşır.
Filmin başından beri tekrarlanan cümle burada bütün ağırlığını kazanır:
"Siz teksiniz."
Sue’nun gözden çıkardığı beden aslında kendisinden ayrı değildir. Elisabeth’in uzun süredir kendisine yönelttiği değersizleştirme, Sue’nun elinde fiziksel bir davranışa dönüşür. İnsan kendisinin bir parçasını değersiz ilan ettiğinde, o parçaya göstereceği şefkati de kaybetmeye başlar.
Cevher bu iç çatışmayı iki ayrı bedene bölerek görünür hâle getirir. İnsan olmak istediği kişiyi yaşatmak uğruna olduğu kişiyi aç bırakabilir.
Ve filmin meselesi tam burada Elisabeth’in hikâyesinden çıkıp bize yaklaşır. Çünkü onun kendisini sevmek için koyduğu şartlar bize yabancı değildir. Daha genç, daha güzel, daha ince, daha başarılı görünmeyi değerle ilişkilendiren bir kültürün içinde yaşıyoruz. Yaşlanmanın doğal izleri bile düzeltilmesi gereken kusurlar gibi sunulabiliyor. Daha genç görünmek istemenin kendisi sorun değildir. Sorun, daha genç bir yüzün insana kaybettiği değeri, ilgiyi ya da sevilme duygusunu geri vereceğini umduğu yerde başlar.
Fakat burada estetik müdahalenin kendisinden daha önemli bir soru var:
İnsan bedenini değiştirdiğinde, aradığı şeye de kavuşur mu?
Acaba bedene yapılan müdahale ile düzeltilmek istenen şey gerçekten sadece bedende mi?
İnsan bedeninde kusur olarak gördüğü şeyi değiştirebilir. Fakat bedendeki değişim, insanın kendisine verdiği değeri beraberinde getirmez. İnsan yüzünü değiştirebilir; fakat yüzündeki ifadeyi meydana getiren hayatı aynı ameliyatla değiştiremez. Beden insanı genç gösterebilir; ona kendi değerini veremez.
Elisabeth bir şov kadınıdır; hayatı boyunca görülmüş, alkışlanmış, insanların ilgisini üzerinde toplamış ve kendisini özel hissetmiştir. Bu yüzden gözlerin üzerinden çekilmesi onun için yalnızca bir kariyerin sona ermesi değildir. Kendi değerini yıllarca o bakışların içinde bulmuş bir kadın için görünmez olmak, hayatın dışına düşmek gibidir. Gençliğini geri istemesinin ardında da yeniden bakılan, seçilen ve alkışlanan kadın olma arzusu vardır.
İnsan için görülmek ve önemsenmek temel bir ihtiyaçtır. Elisabeth’te bu ihtiyaç, kendi değerinin ölçüsüne dönüşmüştür. Bu yüzden alkış kesildiğinde geriye çok daha ağır bir soru kalır:
Kimse beni seyretmiyorsa ben hâlâ değerli miyim?
Cevher’in asıl dehşeti parçalanan bedenlerin altında yatan bu sorudadır.
Cevher’de beni en çok rahatsız eden şey Elisabeth’in ne istediği değil, neleri kaybettiğini gördüğü hâlde istemeye devam etmesi oldu. Saçları dökülür, bedeni kamburlaşır, giderek tanınmaz hâle gelir. Sonunda Sue’yu ortadan kaldırabilecek sonlandırma iğnesini eline alır. İğneyi bedenine saplar; fakat işlemi tamamlayamaz. O birkaç saniyelik tereddüt, filmin belki de en insani anlarından biridir. Elisabeth önünde kendisini tüketen şeyi görür; aynı anda, uğruna kendisini tükettiği şeyi de görür. Sue’yu kaybetmek, hâlâ tutunduğu gençlik, güzellik, sahne ve alkış ihtimalini de kaybetmektir.
Kumarın insanı masada tutan mekanizmalarından biri de buna benzer. Kaybettikçe kalkmak her zaman kolaylaşmaz; insan kaybettiğini geri alma umuduyla bir el daha oynayabilir. Bir noktadan sonra masada kalmasının nedeni yalnızca kazanmak değil, verdiğini geri alabilmektir. Elisabeth’in Cevher’le ilişkisi giderek böyle bir kumara dönüşür. Önce gençliğini geri almak için bedenini ortaya koyar; sonra kaybettiklerini geri alabilmek için bedeninden biraz daha verir. Elisabeth sonunda gençliğiyle değil, hayatıyla kumar oynar.
Psikolojide batık maliyet etkisi, insanın çok fazla zaman, emek ya da kaynak verdiği bir şeyden, zarar gördüğünü bildiği hâlde vazgeçmekte zorlanmasını anlatır. Çünkü vazgeçmek, bugüne kadar verilenlerin geri gelmeyeceğini de kabul etmektir.
Günlük hayatta bunun için Cevher’e ihtiyacımız yok. Yıllarını verdiğimiz bir ilişki, bütün emeğimizi yatırdığımız bir iş, hayatımızı üzerine kurduğumuz bir makam aynı cümleyi kurdurabilir:
Bu kadarını verdikten sonra şimdi nasıl vazgeçerim?
Yıllarca kimliğini bir koltukla kurmuş biri, yolda yürümekte zorlanacak kadar yaşlansa bile o koltuğu bırakmakta zorlanabilir. Çünkü bıraktığı yalnızca görev değildir; kendisini önemli, gerekli ve görünür hissettiği yerdir. Bazen insan kaybettiği için bırakmaz; kaybettiğini geri alabilmek için biraz daha verir.
Elisabeth de biraz daha verir. Biraz daha zaman, biraz daha beden, biraz daha hayat… Sonunda verecek neredeyse hiçbir şeyi kalmaz.
Filmin son sahnesinde Elisabeth’in bedeninden geriye onu hâlâ Elisabeth Sparkle olarak tanıyabileceğimiz yegâne parça olarak yüzü kalır. O yüz yerde sürünerek bir zamanlar adının yazıldığı Hollywood yıldızına ulaşır ve üzerine yapışır. Filmin başında insanların etrafında toplandığı o yıldızın etrafı, şimdi bomboştur.
Gençliği ve bedeni gitmiştir. Sue, sahne ve alkışlar da gitmiştir. Kimliğini taşıyan son parçası, bir zamanlar kim olduğunun yazılı olduğu yere sığınır. Hayatı boyunca görülmek, alkışlanmak ve özel olmak isteyen Elisabeth’ten geriye sonunda yüzü ve adı kalır. Biraz sonra yüzü de silinecektir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish
Hakkında daha ayrıntılı: CevherfilmkültürHatice Keltek
DAHA FAZLA HABER OKU
Ömer Kayır Küresel aktörlerin en gözde jeopolitik mühendislik projesi: "Türkiyesiz bir Türk birliği"
Hasan Köse Gerçek cisimden matematiksel kavrayışa: Geometri, aritmetik ve formülasyonun doğal sırası
Prof. Dr. Mustafa Çevik Selahaddin Eyyubi: Geleceğin Türkiye'si için ortak bir sembol
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.