7-11 Ekim tarihleri boyunca sürecek Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Film Festivali (BIFED) bu yıl da dünyanın dört bir yanından gelen filmlerde farklı coğrafyalarda benzer hikayeleri buluşturuyor. Film gösterimleri kapsamında seyirciyle buluşan “Monikondee” ve “Materia Prima” filmleri madenciliğin yerel halka etkilerini anlatırken sürdürülebilir gelecek hayaliyle sömürgecilik çelişkisini tartışmaya açıyor.
Güncellenme: 9.10.2026 12:18:00
İrem Karataş Takip Et:7-11 Ekim tarihleri boyunca sürecek Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Film Festivali (BIFED) bu yıl da dünyanın dört bir yanından gelen filmlerde farklı coğrafyalarda benzer hikayeleri buluşturuyor. Film gösterimleri kapsamında seyirciyle buluşan “Monikondee” ve “Materia Prima” filmleri madenciliğin yerel halka etkilerini anlatırken sürdürülebilir gelecek hayaliyle sömürgecilik çelişkisini tartışmaya açıyor.
7 Ekim’de başlayan Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Film Festivali (BIFED) kapsamında farklı ülkeden gelen ekoloji temalı belgeseller Bozcaadalalılarla buluşuyor. Festival kapsamında gösterilen Materia Prima ve Monikondee filmleri birbirine uzak coğrafyalarda çok uluslu şirketlerin sahip olduğu değerli maden işletmeciliğinin yerel halk üzerindeki etkisini merkeze alıyor. İki filmde de madencilikten elde edilen zenginlikten yerel halkın pay alamamasının yanı sıra doğal alanlarının da maden sebebiyle yok oluşu seyirciyi, madenciliği ve sürdürülebilirliği tartışırken sömürgeciliği de düşünmeye itiyor.
"BEYAZ ADAMLAR GELDİ ALTINIMIZIN HEPSİNİ ALDI"
Tülin Alexander, Lonnie Van Brummelen, Siebren De Haan imzalı “Monikondee” filmi, Surinam ile Fransız Guyanası arasındaki Maroni Nehri’nde kargoculuk yapan Boggie’nin kişisel hikayesinden Afrikalı Maroonların hikayesine doğru genişliyor. Geçmişte Hollandalılara karşı savaşarak kölelikten kurtulan Afrika kökenli Maroon halkı, yaşadıkları toprakların sahip olduğu zenginliklere ulaşamıyor ve yoksulluk çekiyor. Altın madenleri çoğunlukla Brezilyalı şirketlere ait olduğundan yerel halk kutsal saydıkları Maroni Nehri’ne zarar veren madene karşı çıkıyor. Ancak Boggie gibi yereller para kazanmak için altın madenlerine yakıt kargoculuğu yapıyor ve madenlerde çalışıyor.
Bu ikilem yerli halkı zaman zaman karşı karşıya getiriyor. Özellikle kadınlar maden ile çalışan erkeklere kızıyor. Yaşanan durum halk ezgilerine de yansımış. Filmde Maroon’ların söyledikleri şarkılarda, “Bugün mutlu değilim çünkü Brezilyalı altınımı aldı” “Erkeklerimiz bolca altın buldular ama beyaz adamlar geldi altınımızın hepsini aldı” gibi cümleler geçiyor. Altın madenlerine yakıt taşıyan Boggie’nin anlatımında da bu ikilem gözler önüne seriliyor: “Atalarımız köleliğe karşı savaştı ve topraklarımızda özgür yaşamak için Hollandalılarla anlaştık. Ama beyazlar sadece onlara fayda sağladığında anlaşmalara uyar. Sonra altın için yeniden geldiler.”
BATININ YEŞİL DÖNÜŞÜMÜ SÖMÜRGECİLİĞİ YENİDEN Mİ ÜRETİYOR?
Festival kapsamında gösterilen bir başka film Jens Schanze imzalı “Materia Prima”. Film bu kez altın değil lityum madeninin peşine düşen Avrupalı şirketler ile Bolivya sivil toplumunun karşı karşıya gelişini konu alıyor. Lityum madeninin yenilenebilir enerji sektöründeki önemi arttıkça lityum yataklarına kurulan maden alanları da çoğaldı. Lityum aynı zamanda “Batının yeşil dönüşümü için ihtiyaç duyulan” hammadde. Ancak Bolivyalı And'ların yaşadığı topraklara kurulması planlanan maden, yerellerin uzun yıllardır kültürel bağ kurduğu Tuz Gölü’nün yok olması riskini taşıyor. Belgesel boyunca dinlenen yerel kadınların pek çoğu “Tuz Gölü gitsin istemiyorum, orada kalsın ve izleyeyim istiyorum” diyor. Bu ikilem yeni bir soruyu doğuruyor: Batının sürdürülebilir gelecek hayali eski sömürü ilişkilerini mi besliyor? Belgeselde konuşan avukat, atalarının bir gerilla savaşı vererek özgürlüklerini kazandığını anımsatıyor ve “Pek çok şey yaptık, özgürlüğümüzü kazandık, dillerimizi yeniden canlandırdık, kendi madenimizi çıkarmayı da öğrenebiliriz” diyor.
İSTİHDAM ARTSA DA REFAH ARTMIYOR
Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde çok uluslu şirketlerin ve yabancı şirketlerin işlettiği maden alanlarında coğrafya fark etmeksizin benzer sorunlar ortaya çıkıyor. Yoksulluğun hakim olduğu bölgelerde maden bir yandan bir istihdam alanıyken öte yandan doğal varlıklara bir tehdit olarak ortaya çıkıyor. Değerli madenlerin aranması ve çıkarılması yüksek teknoloji gerektirdiğinden ve maliyetli olduğundan gelişmiş ülkelerdeki çok uluslu şirketler dünyanın dört bir yanında faaliyet gösteriyor. Gelişmiş demokrasilerde maden işletmeciliğinin getirisi olan çevre tahribatı, sağlık sorunları ve hukuki engeller bir sorun olarak ortaya çıkarken gelişmemiş demokrasilerde bu engeller daha kolay aşılabiliyor. Şirketler hükümetler ile anlaşmalar yaptığından yerel halkın kaygıları ve şerhleri dikkate alınmıyor. Halka ise istihdam dışında refah artışı vaat edilmiyor. Bu da birbirine çok uzak coğrafyalarda benzer hikayelerin doğmasına neden oluyor.
TÜRKİYE DE BENZER SORUNLARLA KARŞI KARŞIYA
Bu bağlamda Türkiye’de işletilen madenlerin de önemli bir kısmının çok uluslu şirketlere bağlı olduğunu söylemek mümkün. Kanadalı maden şirketlerinin faaliyet gösterdiği Çöpler Erzincan, Öksüt Kayseri ve Efemçukuru İzmir, Kışladağ Uşak’taki madenler örnekler arasında. Yabancı sermayeli işletmeler Eldorado Gold, 2025 yılı için Kışladağ'da 168 bin 701 ons ve Efemçukuru'nda 72 bin 482 ons altın üretimi açıkladı. Centerra Gold ise Öksüt'te 127 bin 734 ons üretim bildirdi. Tamamen yabancı şirketlere bağlı işletmelerin yanı sıra yerli ortaklı maden sahalarının sayısı da oldukça fazla. Madenler yerel halkın tarım, mera ve doğal alanlarına zarar vermesinin yanı sıra halk sağlığı sorunlarına da yol açıyor. Ayrıca önlem alınmaması sonucu yaşanan çökme ve kayma gibi felaketler can kaybına da sebep oluyor. Bunun son örneği Erzincan İliç’te Çöpler Altın Madeni’nde yaşandı.
Türkiye’nin ilk altın madeni 1989’da Bergama’da açılan Ovacık Altın Madeni’ydi. Köylüler siyanür kullanımı, yeraltı ve su kaynaklarına vereceği zarar, uzun vadeli sağlık ve çevre sorunları gerekçesiyle madene karşı çıktı ve uzun yıllar süren maden karşıtı direniş başladı. 1997’de Danıştay madene karşı karar verse de sonraki yıllarda yeni teknik raporlar ve idari izinler üzerinden süreç devam etti. Maden 2001’de ilk altın dökümünü yaptı. Hukuki süreç ve itirazlar sürse de yıllar içinde Türkiye’deki maden artışı devam etti. Hala pek çok bölgede köylüler doğal alanlarını tahrip eden, ormanlarını ve su kaynaklarını yok eden, sağlık sorunlarına yol açan madenlere karşı çıkıyor.
İlgili Konular: #Bozcaada #Film Festivali
Bültene Abone Olun
En güncel haberlerden anında haberdar olun!
Aydınlatma metni kapsamında ileti almak istiyorum
Aylık Haftalık
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.