9 Ekim 2026, Cuma · 15:40 Piyasalar Açık
borsapanel.com Borsanın nabzı, tek panelde.
Abone Ol

Asgari Ücretin İki Yüzü: Alana Düşük, Verene Yüksek

Asgari Ücretin İki Yüzü: Alana Düşük, Verene Yüksek

Bu sözü siyasi tartışmanın ötesinde, işletme ve hane bütçeleri açısından değerlendirdiğimizde gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken bir tabloyla karşılaşıyoruz.

Çünkü bugün aynı ücret bordrosuna iki farklı taraftan baktığınızda iki farklı ekonomik gerçek görüyorsunuz.

İşçi bordronun net ücret tarafına, işveren ise toplam maliyet tarafına bakıyor.

Ve ikisi de kendi açısından haklı bir sıkışmışlık yaşıyor.

Alan İçin Neden Düşük?

2026 yılında net asgari ücret 28.075,50 TL, brüt asgari ücret ise 33.030 TL. Bir önceki yıla göre net asgari ücretteki artış yüzde 27,01 oldu.

Ancak mesele ücretin nominal olarak ne kadar arttığından çok, bu ücretle ne kadar mal ve hizmet satın alınabildiği meselesidir.

TÜİK verilerine göre Ağustos 2026 itibarıyla yıllık tüketici enflasyonu yüzde . Üstelik asgari ücretlinin bütçesinde çok daha önemli ağırlığa sahip bazı kalemlerde artış daha yüksek: gıda ve alkolsüz içeceklerde yıllık artış yüzde , konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda ise yüzde seviyesinde.

Dolayısıyla asgari ücretlinin problemi yalnızca aldığı maaş değildir.

Kira, gıda, ulaşım, enerji, eğitim ve temel yaşam giderlerinin ücretlerden daha hızlı yükselmesi, maaşın satın alma gücünü eritiyor.

28 bin liralık bir ücretin önemli bölümü daha ayın başında kira ve zorunlu giderlere ayrıldığında geriye kalan tutarla dört haftalık bir aile bütçesi oluşturmak giderek zorlaşıyor.

Bu nedenle çalışan açısından sorun çok açık:

Ücret yükseliyor ama hayat daha hızlı pahalanıyor.

Asgari ücretlinin cebine giren paranın nominal değeri artarken, o paranın satın alabildiği mal ve hizmet miktarı aynı ölçüde artmıyorsa ücret artışı refah artışına dönüşemiyor.

“Asgari ücret alana düşük” ifadesinin ekonomik karşılığı tam da burada yatıyor.

Peki Verene Neden Yüksek?

Aynı bordronun diğer tarafında işveren var.

Çalışanın hesabına 28.075 TL girerken işverenin maliyeti bununla sınırlı değil.

2026 yılında brüt asgari ücret 33.030 TL iken SGK prim indirimi uygulanmayan bir çalışan için işverene toplam maliyet 40.874,63 TL'ye kadar çıkıyor. İmalat sektöründe beş puanlık SGK prim indirimi uygulanması halinde dahi maliyet 39.223,13 TL.

Daha çarpıcı olan ise yıllık değişim.

Net asgari ücret 2025'ten 2026'ya yüzde 27,01 artarken, indirimsiz işveren maliyetindeki artış yüzde 33,48 olarak gerçekleşmiş durumda.

Üstelik işveren açısından personel maliyeti yalnızca bordrodaki rakamdan oluşmuyor.

Yemek, servis, iş sağlığı ve güvenliği, kıdem ve ihbar yükümlülükleri, izinler, fazla mesailer, yan haklar, iş kıyafetleri, eğitim giderleri ve diğer insan kaynağı maliyetleri de hesaba katıldığında bir çalışanın işletmeye gerçek maliyeti bordrodaki rakamın üzerine çıkıyor.

Özellikle yüzlerce kişinin çalıştığı emek yoğun işletmelerde birkaç bin liralık kişi başı maliyet artışı bile aylık toplam giderlerde milyonlarca liralık fark oluşturabiliyor.

Sorun sadece işçilik maliyeti de değil

İşveren aynı anda başka bir maliyet baskısıyla da mücadele ediyor.

Enerji, hammadde, kira, lojistik, finansman, bakım-onarım, yazılım, sigorta ve genel yönetim giderleri yükselirken işletmelerin bütün bu artışları satış fiyatlarına aynı ölçüde yansıtması her zaman mümkün olmuyor.

İç piyasada tüketicinin satın alma gücü zayıfladığı için fiyat artırmak satış miktarını düşürebiliyor.

İhracatta ise fiyatı işletme değil, büyük ölçüde uluslararası piyasa belirliyor.

Özellikle tekstil, mobilya, metal, hazır giyim ve benzeri sektörlerde Türk üreticisinin rakibi artık yalnızca yan fabrikadaki üretici değil; Mısır'daki, Vietnam'daki, Hindistan'daki veya başka bir düşük maliyetli üretim merkezindeki işletme.

Nitekim Özel de açıklamasında özellikle tekstil gibi sektörlerde ücret maliyetinin Mısır ve Afrika ülkelerindeki rakiplerle karşılaştırıldığında rekabet baskısı oluşturduğunu söylüyor.

İşte “verene yüksek” kısmının temelinde de bu gerçek yatıyor.

Kağıt Üzerinde Kar, Kasada Para Yok

Sahada gördüğümüz bir başka önemli sorun ise işletmelerin nakit döngüsünün bozulması.

Bir işletme bugün malını üretiyor; işçinin maaşını, SGK'sını, elektriğini, doğalgazını, vergisini ve hammadde bedelini bugün ödüyor.

Ama ürettiği malın bedelini belki 60, 90 hatta 120 gün sonra tahsil ediyor.

Aradaki süreyi finanse etmek zorunda.

Eskiden işletme sermayesi açığı daha makul maliyetlerle banka kredileriyle kapatılabilirken, yüksek finansman maliyetleri nedeniyle bugün bu yöntem de işletmeler açısından çok daha ağır bir yük oluşturabiliyor.

Bu nedenle birçok işletmede sorun artık yalnızca: “Kâr ediyor muyum?” sorusu değil.

Daha kritik soru: “Ay sonunda maaşı, SGK'yı, vergiyi, tedarikçiyi ve krediyi ödeyecek nakdi üretebiliyor muyum?” olmaya başladı.

Bir şirket bilançosunda kâr gösterebilir ama işletme sermayesi alacak ve stoklarda kilitlenmişse kasasında ödeme yapacak para bulunmayabilir.

Bu nedenle Türkiye'de reel sektör açısından önümüzdeki dönemin en önemli kavramlarından birinin nakit akışı yönetimi olacağını düşünüyorum.

İşçilik Giderlerinin Maliyet İçindeki Ağırlığı Artıyor

Özellikle emek yoğun sektörlerde personel giderlerinin toplam üretim maliyeti içerisindeki payının yükselmesi işletmeleri farklı arayışlara itiyor.

İşletme bunun karşılığında verimlilik artışı sağlayamıyorsa önünde birkaç seçenek kalıyor:

Fiyat artırmak, kârlılıktan vazgeçmek, çalışan sayısını azaltmak, otomasyona yönelmek veya üretimin bir bölümünü daha düşük maliyetli bölgelere taşımak.

Bunların hiçbiri ekonomi açısından kolay seçenekler değil.

Çünkü ücret maliyetindeki sorun sonuçta istihdam problemine dönüşebiliyor.

Çalışanı işverene karşı konumlandırmak çözüm değil

Asgari ücret tartışmalarında yapılan en büyük hatalardan biri meseleyi yalnızca işçi-işveren karşıtlığı üzerinden okumaktır.

Oysa çalışan ile işveren aynı ekonomik zincirin iki tarafıdır.

İşçi; “Bu ücretle geçinemiyorum.” diyor.

İşveren ise; “Bu maliyetle üretemiyorum.” diyor.

Bu iki cümle birbirinin zıddı değildir. Aslında aynı ekonomik sorunun iki farklı sonucudur.

İşçinin satın alma gücünü artırırken işletmenin rekabet gücünü ortadan kaldırırsanız sonunda istihdamı kaybedersiniz.

İşletmenin maliyetini korumak adına çalışanı geçinemeyeceği bir ücret seviyesinde bırakırsanız bu defa iç talebi ve sosyal refahı zayıflatırsınız.

Dolayısıyla mesele yalnızca asgari ücretin kaç lira olacağı değildir.

Asıl İhtiyaç: Ücret Değil Sistem Tartışması

Belki de artık her yıl aralık ayında yalnızca; “Asgari ücret ne kadar olacak?” sorusunu tartışmaktan vazgeçmeliyiz.

Bunun yerine; “Çalışanın satın alma gücünü nasıl artıracağız ve aynı anda işverenin istihdam maliyetini nasıl azaltacağız?” sorusunu tartışmalıyız.

Amaç; çalışanın geçinebildiği, işverenin üretebildiği ve işletmenin nakit döngüsünü sürdürebildiği bir ekonomik denge kurabilmek olmalıdır.

Özgür Özel'in “Asgari ücret alana düşük, verene yüksek” sözü siyasi bir cümle olarak tartışılabilir. Fakat ekonomi penceresinden bakıldığında işaret ettiği ikilem gerçektir.

İlgili Haberler
Borsa Emekli, memur ve asgari ücretli dikkat! İşte 2027 zam hesabı Ekonomim · 8 saat önce Makroekonomi 6 bin yıllık emeği 4 ayda cebe attılar Sözcü Ekonomi · 12 saat önce Makroekonomi DİSK-AR hesapladı: Asgari ücret 9 ayda yüzde 28 eridi! Cumhuriyet Ekonomi · 17 saat önce Borsa 2027 asgari ücret zammı için 5 farklı hesaplama! İşte masadaki rakamlar Dünya Gazetesi · 1 gün önce Makroekonomi Erken emeklilik hesapları değişiyor: Son başvuru tarihine dikkat Sözcü Ekonomi · 1 gün önce

Yorumlar (0)

Giriş yaparak yorum yazabilirsin.

İlk yorumu sen yaz.