Burada kapitalist sistem mantığını anlamak için kıyaslamalı bir bakış ileri sürülüyor. Kıyas ABD, Avrupa ve Türkiye’dir. Ekonomik ölçek ve imkân bakımından Türkiye diğer ikisiyle aynı ligde değildir; bu mukayesenin bir skoru da yoktur. Yöntemin gerekçesi başkadır. Sistem denince fark, ancak böylesi bir aynada görünür. Soru şudur: Tanımlanmış bir sisteminiz var mı, yoksa sisteminiz olmadan mı çarkı çevirmeye çalışıyorsunuz?
Değer üreten sistem, insanları daha çok çalışmaya çağıran bir ahlak dersi değildir. Değeri ölçen, ölçeği büyütene sermaye açan, üretmeyeni taşımayan ve şoku kişide bırakan bir seçilim düzenidir. Üç ekonominin farkı da burada kilitlenir. Biri elemenin hızını artırmış, biri hızını bilinçli düşürmüş, biri ise elemenin yönünü hiç sabitlememiştir.
Yüksek hızlı kapitalizm
Burada kapitalizmin tek biçimi değil, sermayenin bol, seçilimin ise acımasız olduğu Amerikan tipi yüksek hızlı bir kapitalizm söz konusudur. Avrupa’nın koordineli, banka merkezli ve sosyal piyasa düzeninden ayrıldığı yer de tam burasıdır.
ABD’de para çoktur ve ulaşmak Avrupa’ya göre daha kolaydır. Derin hisse senedi piyasaları, risk sermayesi, özel sermaye, yüksek getiri arayan emeklilik fonları ve iflasın utanç değil yeniden başlama kapısı sayıldığı bir hukuk düzeni vardır. Bir fikir, bir patent ya da ölçeklenebilir bir iş modeli, doğru kapıyı çalarsa birkaç ay içinde ciddi sermaye bulabilir. Avrupa’da aynı fikir çoğu zaman banka kredisi, kamu hibesi ve daha yavaş kurumsal onaydan geçer.
Asıl fark, o paranın neye karşı verildiğindedir. ABD’de sermaye koruma için değil, seçme için akar. Konu “Neyi seçeyim?” şeklinde gelişir. Rakip çok, rakiplerin sermayesi de çok olduğu için marj daralır, tempo yükselir ve kaybedenin çıkışı sert olur. İş güvencesi zayıf, sendikal kapsama dar, sağlık ve emeklilik büyük ölçüde istihdama ya da bireysel birikime bağlıdır. Sistem hem özgürlükçü hem de insanı sürekli gerilimde tutar: Giriş serbest, çıkış da serbest; ortada kalmak pahalıdır.
Bu, Schumpeter’in tarifine yakındır. Eski yapılar hızla tasfiye edilir, kazanç az sayıda ölçeklenen oyuncuda toplanır, kaybeden sistemin dışına itilir. Kazananın daha çoğunu aldığı bir düzendir. Sermaye boldur ama sabırsızdır. Sürekli olarak şunu sorar: Bu faaliyet rakiplerden daha hızlı ve daha ölçekli değer üretiyor mu?
Üretiyorsa para akar; üretmiyorsa para bir gecede çekilir. Üretmiyorsa inovasyon ve verimlilik baskısı artar; gelir ve servet dağılımı sertleşir, orta katman incelir; özgürlük burada negatif özgürlüktür: Devletin ve loncanın engeli azdır. Bu durumda pozitif özgürlük, yani başarısızlığın maliyetini taşıyabilecek zemin, daha zayıftır.
Buradan anlaşılacak: Başarılı olmak zorundasın, buna göre piyasada rekabet edeceksin! Zorluk da buradadır, fırsat da. Profesyonel sertlik alabildiğine gelişmiştir.
İlerleme, iyi niyetten değil, çevreyi okuyamayanın elenmesinden çıkar. Uyanık kalmak, çevreyi taramak ve değeri sistemin ölçeğinde büyütmek bir erdem olmaktan çıkar, hayatta kalma şartı olur. Güç soyut bir irade değil, ölçülebilir kapasitedir: Ölçek, hız, sermaye erişimi, teknoloji, organizasyon. Bunu üretemeyen yapı içeride kalsa bile marjinalleşir. Sistem, zayıf halkayı taşımak üzere kurulmamıştır. Uyumak, basit düşünmek ve zafı görmezden gelmek affedilmez; geride kalana bakan olmaz, çünkü bir sonrakine odaklanmak için sürekli hazır olmak gerekir. Bu cümle ideal tipi anlatır, fiilî işleyişin tamamını değil.
Seçilim mutlak da değildir. 3 gedik vardır.
1. Herkes aynı sınavdan geçmez. Miras, ağ, regülasyon rantı ve siyasi erişim, bazı aktörleri seçilimin dışına çıkarır. Sistem sürekli “Güçlü ol” derken, içeriğin bir kısmı rekabeti dondurarak güçlenir. Ekosistem saf bir meritokrasi değildir.
2. Seçilim, değeri her zaman ileri taşımaz. Kısa vadeli getiri, finansal mühendislik ve dikkat ekonomisi de aynı baskı altında ödüllenir. Sistem ölçüsü ile toplumsal ya da stratejik ölçü her zaman çakışmaz. Güç birikir; biriken gücün neye hizmet ettiği ayrı bir sorudur.
3. İlerleme yalnızca elemeden doğmaz. Temel araştırma, altyapı, hukuk güvenliği ve asgari bir istikrar, seçilimden önce gelen zeminlerdir. ABD bunları da kurmuştur. Fark, o zeminin üzerine Avrupa’dan daha sert bir eleme katmanı koymasıdır. Zemin olmadan eleme çöker; eleme olmadan zemin tembelliğe döner.
Mesele sertlik iyidir, yumuşaklık kötüdür değildir. İlerlemeyi durduran şey zayıflığın kendisi değil, zayıflığın sistem tarafından taşınması ve seçilimin kapanmasıdır. Seçilimi açık tutamayan yerde ya eleme yoktur ya da eleme keyfîdir. Birinde rehavet, diğerinde yağma hâkim olur. İkisinde de değer birikmez.
Bu doğa nasıl kilitlendi?
Vahşi kapitalizm denilen şey bir ahlak tercihi olarak ilan edilmedi. Zayıf feodal kalıntı, kıta ölçeğinde tek pazar, ortak hukuk ve federal parçalanma, sistemi baştan seçilime açık kurdu. Demiryolu ve ardından kitlesel sanayi, hisse senedi piyasasını bankanın önüne geçirdi. Piyasa bankanın önünde! İflas, utanç değil tasfiye sayıldı. Göç, hazır bir eleme kapısı oldu: Gelen, zemini hazır buldu ama taşıyan bir lonca bulamadı. Savaş sonrası araştırma üniversitede ve kamu laboratuvarında birikti. 1970’lerden itibaren emeklilik fonlarının hisse senedine açılması, sermaye kazancı vergisinin düşürülmesi ve üniversite patentinin ticarileşmesi, bu birikimi risk sermayesine bağladı.
Sonuç bir ideoloji değil, bir doğadır. Sermaye boldur, çıkış serbesttir, başarısızlık kişide kalır, ölçeklenen faaliyet bir sonraki sermayeyi kendine çeker. Vahşet, bu doğanın Avrupa’dan görülen yüzüdür. Sistemin içinde ölçüt basittir: Değer üretmeyen yapı marjinalleşir. Para kolay bulunur, tutulması zordur. Rekabet hem fırsat hem eleme mekanizmasıdır.
Avrupa’nın başka kilidi
Avrupa kapitalizmi koordineli kapitalizmdir. Emek piyasası daha katı, işten çıkarma maliyetli, refah devleti şokları yumuşatır, finansman banka ve uzun vadeli ilişki üzerinden yürür. Yaratıcı yıkım daha yavaştır. Bazı sektörlerde verimlilik düşer, bazı sektörlerde istikrar ve orta sınıf korunur. Avrupa, aynı kapitalist çerçeve içinde elemenin hızını ve sertliğini bilinçli olarak düşürmüştür. Biri değeri hız ve ölçek üzerinden, diğeri istikrar ve koordinasyon üzerinden örgütler.
Avrupa bu kilidi kuramadığı için değil, başka bir kilit kurduğu için geride kaldı. Savaşın ardından meşruiyet, sosyal barış ve yeniden imar, elemenin hızını düşürmeyi akılcı kıldı. Banka, uzun ilişki, iş güvencesi ve eş belirleme, sanayi kalitesini ve orta katmanı korudu. Bu, kendi döneminde doğru bir sistemdi. Gerileme, üretim fonksiyonu değişince başladı. Büyüme, fabrika ve kademeli mühendislikten maddi olmayan varlığa, hızla ölçeklenen yazılıma ve “ya büyü ya çık” dinamiğine kaydı. Pazar ulus devletlerde parçalı, fon küçük, emek sektörler arasında yavaş kaldı. Araştırma derin, ölçek sığ oldu. Amerika kopyalanmadığı için değil, istikrar için optimize edilen sistem yeni sınırla uyumsuz hâle geldiği için geride kalındı. Mükemmeliyet sürdü, sıçrama kaçtı. Avrupa insanı kolaya alıştırmış değildir. Elemenin hızını, birikmiş sanayi tabanının üzerine bilinçli olarak düşürmüştür.
Türkiye: Tarif edilmemiş ray
Türkiye’nin meselesi bu ikisinin arasında skor tutturamamak değildir. Ekonomi rayına girmemiştir, çünkü ray yeterince tarif edilmemiştir. Geç Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, ithal ikamesinden 1980 açıklığına, Avrupa çıpasından siyasal kredi döngüsüne kadar her dönem bir parça ithal edilmiştir. Plan geldi, kurum tamamlanmadı. Açıklık geldi, seçilim fonksiyonu yazılmadı. Çıpa geldi, sonra bırakıldı. Kredi ve inşaat geldi, ölçü katma değer olmadı. Her arayış bir öncekini iptal ettiği için sistem yerleşmedi.
Amerika’da ödüllendirilen şey “ölçekli değer”dir. Avrupa’da ödüllendirilen şey “istikrarlı kalite”dir. Türkiye’de ödüllendirilen şey dönemine göre değişir: Bazen erişim, bazen iç talep, bazen siyasi yakınlık. Ölçü değişince yol da tarif edilemez. Arayış, sistem kıtlığının adıdır.
Teşhis doğrudur, ithal ilaç yanlıştır. İlerlemeyi durduran şey yoksulluk değil, seçilimin kapanması ya da yön değiştirmesidir. 2000’lerde verimlilik yakınsamayı taşımış, ardından yatırım yüksek verimli imalattan inşaata ve düşük katma değerli alana kaymıştır. Büyüme sürmüş, bileşimi ise seçilimin yönünü ele vermiştir. Bu uyumak değildir. Sistemin yanlış faaliyeti ödüllendirmesidir.
ABD ekosistemini bir karakter talimatı gibi okumak da hatadır. “Sürekli güçlü ol, çevreni gözet” cümlesi o ekosistemin sonucudur, sebebi değildir. Disiplin, derin sermaye piyasası, iflasın yeniden başlama sayılması, ölçülebilir getiri ve başarısızlığın kişide kalması üzerine kuruludur. Türkiye’de bu zemin yoktur. Seçilim vardır ama ölçüt değer üretimi değildir. Kredi tahsisi, ihale, kur ve faiz döngüsü, siyasal yakınlık ve kısa vadeli iç talep, firmayı verimlilik sınavından önce siyasal ve finansal sınavdan geçirir. Güçlü olan elenmez, erişimi olan korunur. Bu Amerikan tipi seçilim değil, kapalı seçilimdir. Kapalı seçilim de zayıflık üretir; kaynağı tembellik değil, rantın sistem tarafından taşınmasıdır.
Türkiye ne Amerika ne Avrupa’dır. Avrupa elemenin hızını yavaşlatır, orta kesimi korur. Amerika elemenin hızını artırır, ölçek ve eşitsizlik üretir. Türkiye elemenin yönünü saptırır. Amerikan sloganını ithal etmek, kurumsuz bir disiplin vaadi üretir: İnsanlar daha çok çalışır, kaynak aynı kanallara akar, ama değer birikmez. Avrupa modelini kopyalamak da yetmez; o model birikmiş sanayi tabanı ve hukuk güvenliği üzerine oturur. Eşik ikisinin arasında değil, öncesindedir. Hukukun öngörülebilirliği, kredinin verimliliğe bağlanması ve inşaatın büyümenin ikamesi olmaktan çıkması. Bunlar olmadan “Uyanık kal” çağrısı ahlaki bir öğüt olarak kalır, özgün veya doğal bir ekosistem kurmaz.
Seçim ekonomisi
Zarar kolaylık kelimesinden değil, seçim fonksiyonunun ekonomiye yazılmasından çıkar. Oy kısa vadede toplanır. Değer ise ancak seçilim açık kaldığında birikir. Seçmeni kolaya alıştırmak; transferi, erken emekliliği, vergi ve prim affını, sübvansiyonu, kredi genişlemesini ve inşaatı bir ödül gibi dağıtmaktır. Bunların her biri tek başına bir şok emici olabilir. Sistem hâline geldiklerinde mesaj değişir: Üretmeden de geçinilir, elenmek siyasi iradeyle ertelenir, maliyet başkasına ya da geleceğe yazılır. Beklenti bir kez böyle kurulursa verimlilik baskısı siyaseten pahalılaşır. Kolay yol, seçmenin ahlakını bozduğu için değil, fiyat sistemini bozduğu için zarar verir.
Siyaset elemenin yönünü verimlilikten erişime kaydırdığında, hem korunan aktör hem ona oy veren seçmen kısa vadede kazanır. Bedel enflasyon, kur ve verimlilik tavanı olarak geri döner. Enflasyon vergisi en çok, kolaya alıştırıldığı söylenen kesimi vurur. Zarar soyut bir ülkeye değil, aynı seçmene, gecikmeli olarak yazılır.
İki sınır vardır. Her sosyal zemin kolaycılık değildir. İşsizlik sigortası, sağlık ve öngörülebilir emeklilik, seçilimin ön şartı olan zemindir. Amerika da bunu sıfırdan kurmamıştır; fark, zeminin üzerine sert bir eleme katmanı koymasıdır. Zemini kaldırıp “Çalış” demek disiplin üretmez, meşruiyet krizini ve bir sonraki popülizmi besler. Asıl kolaycılık, zemini rantın, affın ve siyasal kredinin ikamesi hâline getirmektir. İkincisi, bu teşvik tek bir iktidara ait değildir. Seçim rekabeti vaadi pahalılaştırır. Muhalefet de aynı seçmeni daha çoğu ile çağırabildiği sürece seçilim fonksiyonu düzelmez. Sorun parti ahlakı değil, oy piyasasının ekonomi piyasasını yenmesidir.
İnsanı kolaya alıştırmak, ona iyilik değil, elenmeyi ertelemektir. Ertelenen eleme birikmez; enflasyon, düşük katma değer ve kapalı seçilim olarak tahsil edilir. Seçmenin kısa vadeli çıkarı ile ülkenin değer üretimi ancak seçilim açık, zemin dar ve öngörülebilir olduğunda aynı hizaya gelir. Bu hiza kurulmadan “Zarar verir” tespiti doğru kalır, ama siyaset onu her seçimde yeniden satar.
Kilit sorusu
Bir sistemin gelişmesi için 3 katman gerekir:
• Zemin: Mülkiyet, sözleşmenin öngörülebilirliği, iflasın utanç değil tasfiye sayılması ve şoku emen asgari bir güvence.
• Seçilim fonksiyonu: Sermaye ve emek, “Bu faaliyet rakipten daha hızlı ve daha ölçekli değer üretiyor mu?” sorusuna göre akar.
• Ölçü: Ciro, istihdam ya da siyasi erişim değil, katma değer, verimlilik ve ticarete konu olma kapasitesi.
Zemin olmadan eleme çöker. Eleme olmadan zemin tembelliğe döner. Ölçü bozulursa ikisi de yanlış faaliyeti ödüllendirir.
Bir ülke, neyin taşınmayacağını söylemeden sistem kuramaz. Amerika bunu hızla söylemiş, bedelini güvencesizlik olarak ödemiştir. Avrupa bunu yavaş söylemiş, bedelini ölçek kaybı olarak ödemiştir. Türkiye taşımayacağı şeyi hiç ilan etmemiş, her seçim döneminde taşıyacaklarının listesini yenilemiştir.
Yol, Amerika’nın vahşetini ya da Avrupa’nın refahını ödünç almakla açılmaz. Açılması için 3 şeyin sabitlenmesi gerekir:
1. Zemin “dar ve öngörülebilir” olacak. Sağlık, emeklilik ve işsizlik sigortası kolaycılık değildir. Kolaycılık, bu zeminin rantın ikamesi olmasıdır. Yarın kural değişmez güveni olmadan ne Amerikan hızı ne Avrupa koordinasyonu kurulur.
2. Ölçü “katma değer” olacak. Kredi ve teşvik, istihdam vaadine ya da siyasi yakınlığa değil, katma değer ve verimlilik artışına bağlanacak. İnşaat şok emici olabilir; büyümenin ikamesi olamaz. Affın rutinleşmesi elenmeyi erteler. İflas ise utanç değil, kaynağın verimli faaliyete dönmesidir.
3. “Elenmesi ertelenen faaliyet” sistem tarafından taşınmayacak. Ölçek kapısı ancak çıkışı olan ve sözleşmesi öngörülebilir yapıda açılır. Para, hızlı ayarlanabilen yere gider. Bu ilan edilmeden arayış sürer.
Bu 3’ü yazıldığında Türkiye’nin Amerika’ya yetişmesi gerekmez. Kendi rayı net biçimde tarif edilmiş olur. Oy kısa vadede toplanır. Değer ancak seçilim açık, zemin dar ve ölçü katma değer olduğunda birikir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish
Hakkında daha ayrıntılı: EkonomiGürsel Tokmakoğlu
DAHA FAZLA HABER OKU
Gürbüz Evren Netanyahu 7 Ekim saldırılarını önceden biliyormuş ama önlem almamış
KÜLTÜR
Nalan Yazgan Fransa'da çocukların isyanı polis barikatına çarptı
Hatice Keltek Cevher: İnsan neden bir türlü kendine yetemez?
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.