YAYINLAMA 11 Ekim 2026 13:10
GÜNCELLEME 11 Ekim 2026 13:11
Bir saat var karşımızda… Kırka kadar ilerliyor, sonra geriye dönüyor. Barış Kıralioğlu, sergisini anlatmaya bu saatten başlıyor. Hayatın dönemlerini renklerle ayırmış. İlk on yıl beyaz; ardından renkler değişiyor. Okulun bitişi, meslek seçimi, insanın hayatta kendine yer açma çabası… Yirmili yaşlardan otuzlara uzanan bu uğraş, onun anlatımında kırka doğru biraz hafifliyor. Sonra yeni bir döngü başlıyor. İkinci kırk yılın da kendi renkleri, aydınlık ve koyu bölümleri var. Üçüncü döngüye gelince, gülerek o günlere bırakıyor sözü.
Kırkıncı yaşını karşıladığı buluşmaya “Barış Müzesi” adını vermiş. 26 Eylül’de Fular’t Galeri’de açılan serginin davetiyesinde, oyuncaklarla saatlerin, bir zürafayla trenin arasında şu cümle yer alıyor:
“Kırk yıl biriktirdiklerim kırk saatliğine sizlerle.”
Resimler arasında ilerledikçe bu birikimin parçalarıyla tanışıyoruz. Çocukken izlediği çizgi filmler, gençliğinde okuduğu mizah dergileri, sevdiği sanatçılar, oynadığı roller ve yıllardır topladığı saatler… Her birinin burada anlatılacak bir hikâyesi var.
Sahneden tuvale uzanan yol
Kıralioğlu’nun meslek hayatının merkezinde tiyatro bulunuyor. 1986 İstanbul doğumlu sanatçı, Beykent Üniversitesi Oyunculuk Bölümü mezunu. Oyunculuğun yanında yönetmenlik, çeviri ve uyarlama çalışmaları da yapıyor. Müfettiş, Yamyamlar, Hayatımın Aşkı ve Satranç, bu yolculuğun duraklarından bazıları. Müfettiş’teki performansıyla 2016’da Ekin Yazın Dostları Tiyatro Ödülleri’nde yardımcı erkek oyuncu ödülünü kazanmış.
Resimle kurduğu bağın gelişmesinde de bir tiyatro rolü etkili olmuş. Dorian Gray’in Portresi’nde ressam Basil’i canlandırırken, provalarda ve sahnede resim yapmaya başlamış. Rol için eline aldığı fırça, zamanla gündelik hayatının bir parçasına dönüşmüş. Yaklaşık iki yıldır sürekli resim yaptığını anlatıyor.
Bir oyuncunun canlandırdığı kişiden kendine bir alışkanlık edinmesi ilgimi çekiyor. Prova bitiyor, temsil sona eriyor; fırça elinde kalıyor. Tuvalin karşısında geçirdiği zaman çoğaldıkça kendi hatıraları, sevdiği karakterler resimlere giriyor. Şimdi onların arasında dolaşıyoruz. Sahnede başkalarının hayatlarına giren oyuncu, bu kez kendi dünyasının kapısını açmış.
Çocukluğun kalabalık kadrosu
Gri duvarların önünde renkler hemen kendini belli ediyor. Kırmızılar, yeşiller, çizgi film kahramanları, resimlerin arasına karışan saatler… Kıralioğlu’nun anlatacak çok şeyi var; bir çalışmadan diğerine geçerken sohbetimiz de çocuklukla bugün arasında gidip geliyor.
Varyemez Amca, Donald Duck, Mickey Mouse… Ekrandan tanıdığı bu kahramanlara, ilerleyen yıllarda mizah dergilerinin kişileri eklenmiş. L-Manyak, Lombak ve diğer dergiler, çizgiyle kurduğu ilişkinin önemli durakları. Sayfalarını çevirirken tanıdığı karakterleri, sevdiği çizerleri hatırlıyor. Eski dergilerin kendine özgü havasını özlediğini söylüyor.
Kolajlarındaki kalabalığı anlatırken kullandığı ifade kısa: “Kafamın içi gibi.” Birbirinden farklı zamanlarda hayatına girmiş figürler aynı yüzeyde buluşuyor. Çocuklukta seyredilen bir çizgi filmin, yıllar sonra hâlâ insanın zihninde yer tutması tanıdık geliyor bana. Bazen bir karakterin yüzünü görmek, o gün oturduğumuz odayı, dergiyi aldığımız bayiyi de hatırlatır. Kıralioğlu’nun resimlerinde, bu kişisel hafızanın izlerini takip ediyoruz.
Bilekte taşınan küçük resimler
Saatlere gelince sohbet uzuyor. Koleksiyonundaki Swatch’lar, resim merakıyla iç içe geçmiş. Keith Haring’e duyduğu ilgiyi anlatırken bileklerindeki saatleri gösteriyor. O gün iki saat takmış; bunlardan biri Haring’in Mickey Mouse yorumunu taşıyor. Saat meraklısı biri olarak bu ayrıntılarda ben de oyalanıyorum. Biriktirilen her saatin, alındığı ya da takıldığı zamanlarla ilgili bir hatırası olabiliyor.
Bir çalışmasındaki breakdansçı da elinde Swatch tutuyor. Kıralioğlu, bu resmi sevdiği sanatçıya bir teşekkür olarak anlatıyor. Saatlerin yanında farklı koleksiyon parçaları da var. Kullanılan, saklanan, yıllar sonra yeniden çıkarılıp bakılan nesneler serginin hikâyesine katılıyor.
Mizah duygusu burada da kendine yer bulmuş. Bir korsanın gözünde, Swatch’ı çağrıştıran taklit bir saat var. “Korsanın gözünde korsan Swatch” diyerek anlatıyor düşüncesini. Sözcüklerle oynarken bulduğu fikir, resimde küçük bir ayrıntıya dönüşmüş.
I Have a Dream adlı çalışması ise çocukluk hayalleriyle geleceğe dair bir isteğini buluşturuyor. Bir zamanlar Disneyland’e gitmeyi düşleyen çocuk, bugün Şanghay’daki Swatch Art Peace Hotel’de bir proje yapmanın hayalini kuruyor. Nasreddin Hoca karakteriyle oraya gitmek, resimle performansı bir araya getirmek istiyor. Üzerinde düşündüğü, anlatırken heyecanlandığı bir proje bu; kostümüyle, hareketleriyle zihninde geliştirdiği bir karakter var.
Bir resme sinen tarçın
Bazı çalışmaların hikâyesi, ilk bakışta göremediğimiz ayrıntılarda saklı. Şener Şen’e ayırdığı resim bunlardan biri. Sanatçının sahneye veda edeceğini düşündüğü günlerde, Zengin Mutfağı’ndan aldığı ilhamla yapmış. Tuvale gerçek tarçın da eklemiş.
Resmin hazırlanışını dinlerken, tiyatro hatırasının kokuyla da bağ kurduğunu düşünüyorum. Bir oyundan akılda kalanlar yalnızca replikler olmayabiliyor; bir yüz, bir hareket, sahnenin renkleri yıllarca bizimle kalıyor. Burada o hatıraya tarçın katılmış. Sevdiği oyuncunun sahneye devam etmesine elbette sevinmiş. Vedaya hazırlanırken yaşadığı duyguyu, ardından gelen bu sevinci biraz takılarak anlatıyor. Çalışmada yararlandığı Ethem Onur Bilgiç tasarımı için de arkadaşından izin aldığını özellikle belirtiyor.
Bir başka tuvalde Luciano Pavarotti var. Onun renkliliği, çok yönlülüğü Kıralioğlu’nu etkiliyor. Portrede kendinden de bir şeyler buluyor. Sevdiğimiz bir sanatçıya bakarken, olmak istediğimiz kişiye dair bazı özellikleri görmemiz mümkün. Bu resmin sohbeti de biraz oraya uzanıyor.
Karakteri kendince oynamak
İtalyan halk tiyatrosu geleneği commedia dell’arte ve onun Arlecchino’su, serginin tiyatroyla bağını daha da belirginleştiriyor. Kıralioğlu, 2011’de alçı sargıyla yaptığı, oyunlarda kullandığı maskeleri anlatıyor. Sahne için hazırlanan nesneler, yıllar sonra resimlerle aynı yerde buluşmuş.
Onun düşündüğü Arlecchino’nun şapkası, tüyü, renkleri, büyük çizmeleri ve sakalı var. Alışılmış görünümden ayrılan bu karakteri kurarken kendi fiziksel özelliklerini de sorgulamış. Hocası Mario Gallo’nun sözü yol göstermiş: “Sen nasıl hissediyorsan karakteri öyle oynayabilirsin.”
Bu cümle, resimlerine bakarken de aklımda kalıyor. Sevdiği figürleri kendi dünyasına alıyor; kimi zaman bir saat, kimi zaman bir renk, kimi zaman küçük bir şakayla onlara kişisel bir özellik katıyor. Oyunculuğuyla resimleri arasında, karakterlere yaklaşma biçiminden doğan bir yakınlık var.
Bir çocuğun çizdiği gibi
Sunay Akın’ı arayan bir zürafanın önünde duruyoruz sonra. Zürafanın beneklerinde oyuncakları çağrıştıran çizimler, çevresinde pamuk gibi bulutlar var. Bu çalışmaya başlarken kendisine sorduğu soruyu aktarıyor: “Bir çocuk bunu çizseydi nasıl çizerdi?”
Sergideki birçok ayrıntıyı birbirine bağlayan bir soru bu. Çizgi filmlere, dergilere, oyuncaklara duyduğu yakınlık; bir saatin tasarımında bulduğu sevinç; sahneye çıkacak bir karakterin kıyafetini düşünürken duyduğu heyecan… Kırk yaşına gelirken bütün bunlara yeniden bakmak, bir araya getirip paylaşmak istemiş.
Gezinin başındaki saati düşünüyorum. Kırka varıp geri dönen ibresi, gördüklerimizin ardından başka bir anlam kazanıyor. Kıralioğlu geçmişe dönüp oradan bugün yapmak istediklerine malzeme topluyor. Bir rol resim yapmaya, bir çocukluk kahramanı kolaja, bir koleksiyon tutkusu yeni bir yolculuk hayaline kapı açıyor.
Afişte bir cümle daha var: “Sonra bu müze kapanacak ve içindekiler bizimle yaşamaya devam edecek.” Kırk saat sona erdi, sergi kapandı. Sohbetten geriye, bileğinde iki saat taşıyan bir oyuncunun çocukluk kahramanlarını anlatırken duyduğu heyecan kaldı bende. Bir de yeni resimlere, yeni rollere, belki Şanghay’a uzanan merakı…
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.