Bu tartışmada Yaşar Kemal için kullanılan “etnolojik oryantalizm” nitelemesi özellikle dikkatimi çekti.
Peki, bir yazarın kendi memleketini anlatması onu oryantalist yapar mı? Romanlarında ağıtlara, efsanelere ve eşkıyalık hikâyelerine yer vermesi, yaşadığı coğrafyayı Batılı okurun ilgisini çekmek için anlattığı anlamına mı gelir?
Yaşar Kemal söz konusu olduğunda cevabım hayır.
Onun romanlarında Çukurova'nın efsaneleri, gelenekleri ve renkli insanları kadar toprak kavgaları, yoksulluk, değişen üretim ilişkileri ve çözülen bir toplumsal düzen de var. Ağalar, ırgatlar, eşkıyalar ve göçebeler bu çatışmaların içinde yaşıyor. Yaşar Kemal, halkın anlattığı efsaneleri o efsaneleri doğuran hayattan koparmıyor.
Hilmi Yavuz'un şiirine, düşünce dünyamıza katkılarına ve entelektüel birikimine büyük saygı duyarım. Orhan Pamuk hakkında söylediklerinde de tartışılabilecek noktalar görüyorum.
Ama saygı duymak, her cümleye katılmayı gerektirmiyor. Gerektirseydi edebiyat tartışmaları epey sönük geçmez miydi?
Üstelik mesele büyük bir romancıyı savunmaktan ibaret değil. Yaşar Kemal'in romanlarına oryantalizm gözlüğüyle baktığımızda, orada anlatılan hayatın ne kadarını görebiliyoruz?
Oryantalizmin görmediği Çukurova
Filistin kökenli Amerikalı edebiyat eleştirmeni ve düşünür Edward Said, 1978'de yayımlanan Oryantalizm adlı eserinde Batı'nın Doğu'yu nasıl anlattığını ve bu anlatının bilgi ve iktidarla ilişkisini sorguladı. Said'in eleştirdiği yaklaşımlardan biri, Doğu'yu değişmeyen geleneklerin, gizemin ve egzotik hayatların coğrafyası olarak görmekti. Böyle bir bakış, Doğu toplumlarının tarihini, çatışmalarını ve geçirdiği dönüşümleri göz ardı ediyordu.
Bir yazar, kendi toplumunu da dışarıdan seyredilen egzotik bir dünya gibi anlatabilir. O toplumun içinde doğup büyümüş olması, böyle bir eleştiriyi geçersiz kılmaz. Buraya kadar itirazım yok.
Ama Yaşar Kemal'in romanlarında bu eleştiriyi haklı çıkaracak bir yaklaşım göremiyorum.
Demirciler Çarşısı Cinayeti ile Yusufçuk Yusuf'u hatırlayalım.
Akçasazın Ağaları başlığı altında toplanan bu iki romanda Çukurova'nın eski ağalık düzeni çözülür. Toprak el değiştirir, yeni ekonomik güçler ortaya çıkar, kuşaklardır süren ilişkiler sarsılır. Eski ağaların itibarı ve iktidarı, değişen dünyanın karşısında giderek anlamını yitirir.
Kan davaları ve gelenekler bu romanlarda önemli yer tutar. Fakat Yaşar Kemal bunları geçmişten kalma ilginç âdetler olarak sergilemez. Ağaların dünyasını anlatırken o düzenin nasıl işlediğini, kimlere güç verdiğini ve kimlerin hayatını zorlaştırdığını da gösterir.
Eski düzenin yıkılışını mutlu son diye anlatmaz. Ağalar güç kaybedince adaletsizlik sona ermez; yalnızca el değiştirir.
Sermayenin ve tapu kavgasının ortasında egzotik bir huzur arayan okur, yanlış kapıyı çalmıştır.
Çukurova'da aynı güneş
Ben Adanalıyım. Daha doğrusu Çukurovalıyım. Ailemin geçmişi, bir zamanlar bu topraklarda hüküm sürmüş Ramazanoğulları Beyliği'ne kadar uzanıyor.
Bunu bir soy hikâyesi anlatmak için söylemiyorum. Çukurova'yı yalnızca kitaplardan değil, ailemin hafızasından da tanıyorum. Hem Çukurova'yı egzotik bulmak için orada bir temmuz geçirmemiş olmak gerekir.
Temmuzda ova, kartpostallardaki yeşil bereketten çok, toprağın çatladığı, gölgenin bile kıymete bindiği bir yerdir.
Bu topraklarda geçmiş yalnızca tarih kitaplarında yaşamaz. İnsanların dilinde, anlattıkları hikâyelerde, bazen bir ağıtta karşınıza çıkar. O geçmişin içinde beyler, ağalar ve büyük aileler kadar çapa sallayanlar, mevsimlik işçiler, geçim derdiyle köyünden ayrılanlar da vardır.
Aynı güneş herkesin üzerine doğar ama herkes o güneşin altında çalışmaz.
Çukurova'yı uzaktan seyredenin gördüğü bereket, yakından bakanın gördüğü yevmiyedir.
Ova yalnızca bereketiyle anlatılırsa eksik kalır. O bereketten kimin ne kadar pay aldığına da bakmak gerekir.
Orta Direk, Yer Demir Gök Bakır ve Ölmez Otu'ndan oluşan Dağın Öte Yüzü üçlemesinde Yaşar Kemal, Toros köylerinden pamuk toplamak için Çukurova'ya inen insanların hayatını anlatır. Yoksulluk, borç, korku ve umut bu insanların peşini bırakmaz.
Ovanın bereketiyle o bereketi üreten insanların yoksulluğu yan yana durur.
Çukurova'yı yalnızca gelenekleri ve efsaneleriyle okumak, pamuk tarlasına bakıp orada çalışan insanları görmemektir.
Halkın dilinden romanın diline
Yaşar Kemal, Çukurova'da duyduğu hikâyeleri olduğu gibi kâğıda geçiren bir derlemeci değildi. Ağıtlardan, destanlardan, halk hikâyelerinden ve günlük konuşmalardan beslenerek kendine özgü bir roman dili kurdu.
Halkın dilini dinledi, insanların konuşurken gösterdiği yaratıcılıktan yararlandı. Fakat duyduklarını aktarmakla yetinmedi. Onları dönüştürdü, yeniden kurdu.
Romanlarındaki yerel söyleyişleri etnografik malzeme olarak görmek, onun yazarlığını eksik değerlendirmektir.
X'te karşıma çıkan bir paylaşım, bu anlatım gücünü kendine özgü bir biçimde özetliyordu:
Yaşar Kemal tuvaleti anlatır, gidip oraya tuvaleti göresin gelir.
Edebiyat eleştirisi sözlüğüne girmesi biraz zor. Ama haksız da sayılmaz.
Yaşar Kemal'in anlattığı yerleri okurken sıcağı, rüzgârı, insanların telaşını hissedersiniz. Toroslar, ovalar, kuşlar ve yağmur onun romanlarında güzel bir manzaranın parçaları değildir. Doğa bazen insanın sığınağı, bazen karşısına dikilen bir güç, bazen de hayatını belirleyen koşulların bir parçasıdır.
Yine de Yaşar Kemal'i güçlü tasvirleriyle açıklamak yeterli olmaz. Onun romanlarında insanla yaşadığı coğrafya arasında kolay kolay koparılamayacak bir bağ vardır. Toprak, geçim kaynağı olduğu kadar kavganın da nedenidir. Yağmurun yağmaması bir köyün kaderini değiştirebilir. Bir ağanın kararı, onlarca insanın hayatını altüst edebilir.
Bütün bunlar Çukurova'nın güzel bir dekor olmaktan ne kadar uzak olduğunu gösteriyor.
Batı, Yaşar Kemal'de neyi görmek istedi?
İnce Memed'deki destansı anlatımın, Toros tasvirlerinin, eşkıyaların ve geleneksel hayatın, Doğu'yu egzotik bir dünya olarak görmeye alışmış bazı Batılı okurların beklentileriyle örtüşmüş olması mümkün.
Bunu reddetmek için bir neden görmüyorum.
Romanların yabancı dillerdeki kapaklarına, yayınevlerinin tanıtım yazılarına ve Batılı eleştirmenlerin değerlendirmelerine ayrıca bakmak gerekir. Yaşar Kemal'in Batı'da nasıl sunulduğu, üzerinde durulmaya değer bir konu.
Ancak Batılı bir yayınevinin Yaşar Kemal'i nasıl tanıttığı başka, Yaşar Kemal'in romanlarını hangi anlayışla yazdığı başka.
Bir yayınevi İnce Memed'i eşkıyalık hikâyesi olarak pazarlayabilir. Torosların tasvirleri eleştirmenlerin ilgisini çekebilir. Ama bunlar, romanın toplumsal çatışmalarını görmezden gelmek için yeterli gerekçeler değil.
Yer Demir Gök Bakır bunun iyi bir örneği.
Romanda köylüler, Taşbaş'a giderek olağanüstü güçler atfetmeye başlar. İlk bakışta mistik bir Anadolu hikâyesiyle karşı karşıya olduğumuzu düşünebiliriz.
Fakat bu inancın arkasında yoksulluk, korku, çaresizlik ve bir umuda tutunma ihtiyacı vardır. Yaşar Kemal'in asıl ilgilendiği, insanların böyle bir efsaneye neden ihtiyaç duyduğudur.
Bütün bunları görmeyip Anadolu'nun mistik dünyasını keşfettiğini düşünen okur, Yaşar Kemal'i biraz eksik okumuş demektir.
Yaşar Kemal'in Batı'da ilgi görmesini yalnızca Batı'nın Doğu merakıyla açıklamak da onun edebî başarısını küçümsemek olur. Dilini, roman kurma becerisini ve insan ilişkilerini anlatmadaki ustalığını nereye koyacağız?
Burada asıl soruya dönmek gerekiyor: “Etnolojik oryantalizm” ile tam olarak ne kastediliyor?
Yaşar Kemal'in halk kültüründen yararlanması mı? Efsanelere, ağıtlara ve geleneksel hayatın ayrıntılarına yer vermesi mi? Yoksa bütün bunları Batılı okurun ilgisini çekmek amacıyla düzenlediği mi ileri sürülüyor?
İlk ikisi kastediliyorsa, yerel kültürden yararlanmanın neden oryantalizm sayıldığını açıklamak gerekir. Sonuncusu kastediliyorsa, bu iddiayı romanlardan örneklerle göstermek gerekir.
Bir yazarın eserlerinin yurt dışında ilgi görmesi, o ilgiyi toplamak için yazdığını kanıtlamaz. Aksi takdirde başarılı olan her yazar, romanını yazmadan önce ihracat planı hazırlamış sayılırdı.
Üstelik kendi coğrafyasını anlatmak Yaşar Kemal'e özgü değil.
William Faulkner, Amerikan Güneyi'nin tarihini, insanlarını, geleneklerini ve çatışmalarını anlattı. James Joyce, Dublin'in sokaklarını, gündelik hayatını ve insan ilişkilerini edebiyatının merkezine koydu.
Joyce'un Dublin'i anlatması, genellikle Batılı okura egzotik bir İrlanda sunma çabası olarak değerlendirilmiyor. Faulkner'ın Amerikan Güneyi'ni anlatması da tek başına böyle bir suçlamaya gerekçe oluşturmuyor.
Peki, Çukurova'yı anlatan bir yazar söz konusu olduğunda neden aynı ayrıntılar başka bir anlam kazansın?
Dublin'in sokakları edebiyat, Çukurova'nın ağıtları etnografya mı?
Bir yazarın kendi coğrafyasını anlatmasıyla o coğrafyayı egzotikleştirmesi arasında fark var. Yaşar Kemal'i değerlendirirken bu farkı gözetmek gerekiyor.
Torosların eteğinde oryantalizm aramak
Yaşar Kemal'in destansı anlatımı, halk kültüründen yararlanma biçimi ve Batı'da nasıl okunduğu elbette tartışılabilir. Hatta tartışılmalı. Edebiyatın bundan kaybedeceği bir şey yok.
Ama böyle bir tartışmanın hakkını vermek için önce romanların kendisine bakmak gerekiyor.
İnce Memed'de Abdi Ağa'nın baskısı altında yaşayan köylüler, Yer Demir Gök Bakır'da Taşbaş'ın çevresinde umut arayan insanlar, Akçasazın Ağaları'nda çözülmekte olan eski düzen ve onun yerini alan yeni güçler…
Bütün bu hikâyelerin arkasında yaşanmış bir hayat, tarih ve toplumsal çatışmalar var. Yaşar Kemal bunları Çukurova'yı ilginç göstermek için anlatmıyor. Zaten Çukurova'yı ilginç kılan da bunlar.
Bir kavramı bir yazarın üzerine yerleştirmek kolay. O kavramın romanlarda gerçekten karşılık bulduğunu göstermek ise daha zahmetli.
Batı, Yaşar Kemal'in romanlarında kendi hayalindeki Doğu'yu görüyorsa, bunun hesabını Yaşar Kemal'den değil, kendi bakışından sormalı.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish
Hakkında daha ayrıntılı: YAŞAR KEMALÇUKUROVA
DAHA FAZLA HABER OKU
Gürbüz Evren Kahve Yemen'den gelir, peki ya Husiler?
Vahap Aydoğan Sanat, yapay zekâ ve kusurlu özgünlük: Kusursuzluk neyi eksik bırakıyor?
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.