Liselilerin gösterileriyle başlayan, Sarı Yeleklilerin katılımıyla büyüyen, birçok kente yayılan olaylarda araçların, kamu binalarının yakılmasını, mağazaların, marketlerin yağmalanmasını anlamak için "Yoksul Banliyö” ve “Yoksul Göçmen" gerçeğini bilmeliyiz.
Başta Paris, Lyon, Marsilya olmak üzere büyük kentlerin banliyölerinde yaşayan Fas, Tunus, Cezayir kökenliler ve diğer Afrika ülkelerinden gelenler, yani Fransa’nın eski sömürgelerinden gelenler, Fransa toplumunun yoksul kesimlerini oluştururlar.
Söz konusu banliyölerde yaşayan göçmen kökenli gençlerin hemen her alanda Fransızlara göre dezavantajlı olduğu, kabul gören bir gerçektir.
Bu gençler Fransız vatandaşlığına sahip olsa da eğitimde, sonrasında iş ve ev ararken ayrımcılık gördüklerini, dışlandıklarını artık kimse reddetmiyor.
Fransa'nın tüm resmî kurumlarında yazılı olan ve ülkenin felsefesini anlatan "Liberté, Egalité, Fraternité" yani "Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik" öğretisinin banliyölerdeki göçmen asıllı gençleri de kapsayıp kapsamadığı tartışması da bitmiş değildir.
Yoksul banliyölerdeki okulların durumu içler acısıdır.
Fiziki durumu berbat olan okullardaki araç gereç eksikliği, kışın ısınmayan ve çok kalabalık sınıfların durumu, öğretmenlerin bu bölgelerde çalışmak istememesi, gelenlerin kaçar gibi gitmesi, şiddetin, zorbalığın hüküm sürmesi, göçmen asıllı gençlerin eğitimde yaşadıkları fırsat eşitsizliğini yansıtan olgulardır.
İyi bir gelecekten umutlarını kesmiş bu gençler, gün boyu banliyölerde zaman öldürmekte, katıldıkları çetelerin kontrol ettiği alanlarda uyuşturucu satıcılığı, gasp, hırsızlık gibi yasa dışı işlere karışmaktadır.
Çeteler arasındaki kavgaların, kişisel hesaplaşmaların günlük rutin olduğu banliyölerde küçük çocuklar, büyüklerin yaptıklarını görerek büyümekte, böylece daha tehlikeli nesiller oluşmaktadır.
Banliyölerdeki gençler zaman zaman Paris'in, Lyon'un, Marsilya'nın, Lille ve diğer büyük kentlerin merkezlerine gruplar halinde inerler.
Lüks mağazalardaki, hiçbir zaman satın alamayacakları ürünlere baktıkça öfkelenirler.
Oturup yemek yiyemeyecekleri restoranların, kafelerin önünden geçerken öfkeleri daha da artar.
Sahip olamayacakları hayat nedeniyle öfkelerini büyütmüş şekilde evlerine dönerler.
Fransızların memnuniyetsizliklerini protestolarla ifade etme geleneği 1789 Devrimi'nden beri devam eder.
Fransız Devrimi, 1848’deki Paris ayaklanması ve 1871’deki Paris Komünü'nden sonra en büyük kitlesel protestolar 1968 öğrenci olaylarıdır.
Ama sonrasında özellikle de 1990'lı ve 2000'li yıllardan itibaren başlayan ve Fransa'nın hatalı göçmen politikalarının doğal sonucu olan banliyö isyanları, ülkenin yeni gerçeği haline gelmiştir.
Banliyölerdeki yaşam koşulları, yoksulluk, işsizlik ve polis baskısı, çıkan küçük bir olayı haftalar, hatta aylar süren protestolara, güvenlik güçleriyle çatışmalara dönüştürür.
Gençler arabaları, toplu taşıma araçlarını, polis karakollarını, kent mobilyalarını ateşe verirler.
Tek yapmadıkları yağmadır.
Çünkü banliyölerde yağma etmeye değer ürün ya da eşya satan mağazalar yoktur.
Ama Sarı Yelekliler, liseliler, üniversite öğrencileri sahaya indiğinde ya da hayat pahalılığını protesto mitingleri gibi büyük katılımlı eylemler düzenlendiğinde, banliyölerdeki gençlere bekledikleri fırsatlar doğar.
Büyük gruplar halinde kent merkezlerine gider, o kalabalıklara karışırlar.
Kalabalıklar onlar için kendilerini ifade edebilecekleri, içlerinde biriktirdikleri kini ortaya çıkarabilecekleri, böylelikle de alamayacakları, ulaşamayacakları o pahalı ürünlere kavuşabilecekleri şansı yaratır.
Bir gün önce belirledikleri mağazaların camlarını, vitrinlerini, kepenklerini kırıp içeri girerek her şeyi alıp götürürler.
Sadece mağazalara değil, aynı şekilde önceden belirledikleri süpermarketlere de girer, içkiler başta olmak üzere pahalı ürünleri de alıp giderler.
Evet, yaptıkları yağmadır, ama buna hakları olduğuna birbirlerini inandırmışlardır.
Arabaları da genellikle “bizim alamayacağımızı başkaları da kullanmasın” düşüncesiyle yakarlar.
Kısacası daha önce kent merkezlerinde gezerken biriktirdikleri öfkeyi, kitlesel gösterilerin sağladığı uygun ortamdan yararlanarak yağmalamak, yakmak, yıkmak için serbest bırakırlar.
Peki, yağmaladıkları ürünleri ne yaparlar?
Ya mağaza sahipleriyle iletişim kurup uygun fiyatlara onlara geri verirler ya da karaborsada satarlar.
Yaşları genelde 15, 16, 17, 18 olan ve bir gelecek görmeyen bu gençler gibileri 1990'larda, 2005'teki banliyö isyanlarında ve sonrasında, her birkaç yılda bir tekrar eden olaylarda da vardı.
Peki, banliyölerde yaşayan bu gençlerin arasından her şeye rağmen eğitimini tamamlayabilmiş, başarılı ve meslek sahibi olmuş gençler çıkmadı mı?
Elbette ki çıktı, ama dezavantajlı durumda olanların sayısı hâlâ çok fazla.
Bu gençler, içinde bulundukları kötü koşulların ve belirsiz geleceklerinin sorumlusu olarak Fransız devletini ve toplumunu görüyorlar.
Vandalizm yaparak da Fransız devletinden intikam aldıklarını sanıyorlar.
Liseliler, sarı gömlekliler ya da toplumun farklı kesimleri, hak arayışı için indikleri sokaklarda, meydanlarda kendilerine müdahale etmesi durumunda polisle, güvenlik güçleriyle çatışırlar.
Ancak araçları, kent mobilyalarını, kamu mallarını yaktıkları pek görülmez ve asla yağma yapmazlar.
Sadece polise direnir ve sonuna kadar çatışırlar.
Banliyölerden gelen gençler ise çatışma ortamından yararlanarak vandalizme yönelirler.
Olaylara ilişkin yorum yapan bir kesim siyasetçi, tüm göçmenleri aynı kefeye koyar duruma düşmemek için göçmen ifadesini kullanmamaya dikkat ederler.
Bazı Fransız milletvekilleri yaptıkları değerlendirmelerde, “Fransa, anne ve babanıza bir statü verdi. İş, sosyal haklar ve sosyal yardımlar verdi. Sosyal konut verdi. Ama siz bunları sağlayan ülkeye ihanet ettiniz. Kanun yakanızı bırakmayacak. Verdiğiniz zararlar anne ve babanızın maaşlarından kesilecek. Siz çalışmaya başladığınızda ise kesintiler maaşınızdan yapılacak” diyerek üstü kapalı göçmenleri işaret ediyorlar.
Kimi aşırı sağcı milletvekilleri ise gerçek niyetlerini gizlemeden cezaevine göndermek, Fransız vatandaşlığının iptali ve sınır dışı etmek gibi sert çözümler öneriyorlar.
Fransa’da Nisan 2027’de Cumhurbaşkanlığı seçimleri var.
Bu olaylar, aşırı sağcı Marine Le Pen’e yarıyor.
Çünkü göçmen karşıtı sert söylemleri nedeniyle Marine Le Pen’e sığınanların sayısı çığ gibi artıyor.
Demem o ki 6 ay sonra Marine Le Pen’i cumhurbaşkanı olarak göreceksiniz.
Fransa’daki olayları sadece hatalı göçmen politikalarına bağlıyor değiliz.
Sorun, ağırlıklı olarak çökmüş sosyal devlet anlayışından ve çok kötüye giden, resesyondan kıl payı kurtulmuş ekonomiden kaynaklanmaktadır.
Fransa’nın dinamiklerini, dengelerini ve sorunlarını bilmeden, “Olayların arkasında İsrail var” diyerek gerçeklerden uzaklaşıp Siyonistlere büyük önem atfedenler ve hiç olmayacağı hâlde “İç savaş çıkacak mı?” diye soranlar için ayrı bir yazı kaleme alacağım.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish
Hakkında daha ayrıntılı: fransayağmacılıkgürbüz evren
DAHA FAZLA HABER OKU
Hasan Köse Aritmetiğin geometri içinden doğuşu: Sayılar, ölçüler ve ilişkiler dünyasının inşası (4)
Cihad İslam Yılmaz İstihbaratın Dijital Egemenlik Refleksi
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.