İklim liderliği mi, fosil yakıtların ağır faturası mı?
Hava kirlendiğinde sadece hava kararmıyor. Hastanelerin yükü artıyor, çalışanlar hastalanıyor, çocuklar nefes almakta zorlanıyor, derslerdeki başarıları düşüyor. Ekonomi üretkenliğini kaybediyor. Hepsinin toplamı gökyüzündeki karartıdan daha korkutucu. Türkiye'nin fosil yakıt kaynaklı hava kirliliğinin yıllık ekonomik maliyeti 55 milyar dolar.
Başka bir ifadeyle Türkiye, kömürün, petrolün ve doğal gazın yalnızca enerji faturasını ödemiyor. Bu yakıtların kirlettiği havanın, bozduğu sağlığın, kaybettirdiği iş günlerinin ve aşındırdığı ekonomik refahın faturasını da ödüyor.
Antalya'da düzenlenecek COP31 öncesinde Enerji ve Temiz Hava Araştırma Merkezi (CREA) ile Temiz Hava Hakkı Platformu'nun (THHP) yayımladığı Fosil yakıtların Türkiye'ye ağır faturası: Sağlık yükü ve ekonomik maliyeti başlıklı rapor, Türkiye'nin önüne yalnızca bir çevre sorunu değil, ekonomik ve toplumsal bir hesap da koyuyor. Raporun sonuçları 22 Ekim 2026'da İstanbul'da düzenlenen basın toplantısında açıklandı. Rapora göre;
Türkiye'de ince partikül madde kirliliğinin yüzde 52'si fosil yakıtlardan kaynaklanıyor. Bu kirliliğin sağlık üzerindeki etkilerinin yıllık ekonomik maliyeti yaklaşık 55 milyar dolar. Bu tutar, Türkiye'nin 2024 yılı gayrisafi yurt içi hasılasının yüzde 4,1'ine karşılık geliyor. Üstelik söz konusu maliyet, Sağlık Bakanlığı'nın 2024 yılı bütçesinin yaklaşık 2,5 katı.
Bir tarafta enerji üretmek için yakılan fosil yakıtlar, diğer tarafta kirli havanın yarattığı hastalıkları tedavi etmek için harcanan kaynaklar. Bir yanda ekonomik büyüme hedefleri, öte yanda büyümenin görünmeyen maliyetleri.
Bir yılda 26 bin 500 erken ölüm
Hava kirliliği çoğu zaman bacalardan yükselen dumanla, trafikte egzozdan çıkan gazlarla veya puslu bir şehir manzarasıyla anlatılıyor. Keyif kaçıran manzaranın hastalık yükü akılalmaz. CREA ve THHP raporuna göre fosil yakıt kaynaklı hava kirliliği Türkiye'de kalp ve damar hastalıkları, solunum yolu hastalıkları, akciğer kanseri, inme ve diyabetle ilişkili ölümler dâhil olmak üzere yılda yaklaşık 26 bin 500 erken ölüme yol açıyor.
İstanbul'da her yıl 8 bin kişi kötü havadan ölüyor
Şehirlerin hesabını halk ödüyor. İstanbul'da yılda 8 bin 100, Ankara'da 2 bin 500, İzmir'de 2 bin 400 erken ölüm hava kirliliğiyle ilişkilendiriliyor. Bunlar yalnızca istatistik değil; yarım kalan hayatlar, eksilen aileler ve geri getirilemeyecek yıllar demek.
Halk Sağlığı Uzmanı ve THHP Yürütme Kurulu Üyesi Prof. Dr. Çiğdem Çağlayan'a göre "hava kirliliğinin olumsuz etkileri anne karnında ve bebeklerde dahi görülebiliyor."
Çağlayan'ın paylaştığı verilere göre Türkiye'de her yıl yaklaşık 8 bin erken doğum, 8 bin 200 bebeğin düşük doğum ağırlığıyla dünyaya gelmesi, çocuklarda 5 bin 100 yeni astım vakası ve astım nedeniyle 6 bin 500 acil servis başvurusu hava kirliliğine bağlanıyor.
Çağlayan, fosil yakıtları Dünya Sağlık Örgütü'nün tanımladığı sağlığın 4 ticari belirleyicisinden biri olarak değerlendiriyor. Bu çerçevede fosil yakıtların da tütün ve sağlığa zararlı diğer ürünler gibi halk sağlığı perspektifiyle ele alınması gerektiğini savunuyor. Fosil yakıtların insan sağlığı üzerindeki etkileri ve yol açtığı ekonomik maliyetlerin acil adımları zorunlu kıldığını belirten Çağlayan, devletlerin fosil yakıt şirketlerine sağladığı teşviklerin sonlandırılması ve halk sağlığını koruyacak, fosil yakıtlara bağımlılığı azaltacak somut politikaların hayata geçirilmesi gerektiğini vurguluyor.
Her yıl 8,5 milyon iş gücü kaybediliyor
Hava kirliliğinin maliyetini yalnızca hastanelere başvuranların sayısıyla veya sağlık harcamalarıyla ölçmek mümkün değil. İnsanların hastalanması, işlerinden uzak kalması ve çalışma verimliliğinin düşmesi de ekonominin kayıpları arasında.
Rapora göre PM₂.₅ kirliliği Türkiye'de yılda yaklaşık 8,5 milyon iş gününün hastalık nedeniyle kaybedilmesine yol açıyor. Üretim bantlarından ofislere, tarlalardan hizmet sektörüne kadar uzanan bu kayıp, insan sağlığıyla ekonomik verimlilik arasındaki güçlü ilişkiyi bir kez daha ortaya koyuyor.
Üstelik Türkiye'nin fosil yakıtlara bağımlılığı yalnızca ülke içinde üretilen kirlilikle sınırlı bir sorun değil. Fosil yakıtlarda ithalata büyük ölçüde bağımlı olan Türkiye, uluslararası enerji fiyatlarındaki dalgalanmalara ve jeopolitik krizlere de açık durumda.
Paylaşılan rapor metninde, Türkiye İstatistik Kurumu verilerine atıfla, Hürmüz krizi sırasında enerji ithalat faturasının Ağustos 2026'da bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 33,8 arttığı belirtiliyor. Böylece fosil yakıt bağımlılığı, hem dış ticaret hem de ekonomik dayanıklılık bakımından önemli bir risk olarak karşımıza çıkıyor.
Türkiye'nin enerji haritası hâlâ fosil yakıtlarla çiziliyor
Yenilenebilir enerji konusunda Avrupa'nın en hızlı büyüyen ülkelerinden olmasına karşın kömür hâlâ Türkiye'nin elektrik üretiminin yüzde 35'ini, doğal gaz yüzde 19'unu karşılıyor.
Ulaşımda da tablo benzer. Kara yolu ulaşımında tüketilen enerjinin yüzde 66'sı dizelden, yüzde 17'si LPG'den ve yüzde 16'sı benzinden geliyor. Elektriğin payı ise yalnızca yüzde 0,2 düzeyinde kalıyor.
Sanayide fosil yakıtlar nihai enerji tüketiminin yaklaşık yüzde 60'ını oluşturuyor. Bu rakamlar, fosil yakıtlardan uzaklaşmanın yalnızca birkaç santralin kapatılmasıyla çözülemeyecek kadar kapsamlı bir dönüşüm gerektirdiğini gösteriyor. Elektrik üretiminden ulaşıma, sanayiden binalara kadar bütün sistemin birlikte ele alınması gerekiyor.
Türkiye'nin yaktığı kömürün dumanı sınırları aşıyor
Fosil yakıtların faturası Türkiye sınırlarında da bitmiyor. CREA'nın araştırması, Türkiye kaynaklı kara emisyonlarının Doğu Akdeniz'den Avrupa'ya uzanan geniş bir coğrafyada hava kirliliğine, erken ölümlere ve ekonomik kayıplara katkıda bulunduğunu ortaya koyuyor.
Raporda, Türkiye kaynaklı fosil yakıt emisyonlarıyla ilişkilendirilen yıllık ekonomik yükün Mısır'da 2,1 milyar dolar, Suriye'de 200 milyon dolar, Irak'ta 800 milyon dolar, İsrail'de 4,5 milyar dolar ve Yunanistan'da 1,5 milyar dolar olduğu belirtiliyor. Araştırmaya göre Türkiye kaynaklı hava kirliliği bu ülkelerde de binlerce erken ölümle ilişkilendiriliyor. Yarın bir gün bize dava açarlarsa hiç şaşırmayalım.
Türkiye komşularının havasını iyileştirip komşuluk diplomasisi yapabilir
CREA analisti ve raporun başyazarı Vera Tattari, COP31 yaklaşırken Türkiye'nin bölge halkının sağlığını ve ekonomik refahını korumak için fosil yakıtlara bağımlılığını azaltma taahhüdünde bulunabileceğini belirtiyor. Böyle bir adımın Türkiye'nin iklim alanındaki liderliğini somut politikalarla ortaya koyabileceğini ifade ediyor. Böyle bir şey olursa Türkiye'nin komşuluk ilişkilerini ilerletebilir. Hatta dünyada benzersiz bir komşuluk örneği olarak anlatılabilir.
Hava kirliliği pasaport kontrolünden geçmiyor
Bir ülkede bacadan çıkan emisyon, rüzgârla başka bir ülkenin çocuklarının soluduğu havaya karışabiliyor. Bu nedenle temiz hava, ulusal sınırların içine kapatılabilecek bir mesele değil; ülkeler arasında iş birliğini gerektiren ortak bir yaşam hakkı.
COP31'de ev sahipliği yetmez, iklim politikası da konuşmalı
Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi İklim Değişikliği Çalışmaları Koordinatörü Dr. Ümit Şahin, jeopolitik krizler nedeniyle COP31'in en önemli iklim zirvelerinden biri olarak görüldüğünü belirtiyor. Şahin'e göre "zirvenin başkanlığını ve ev sahipliğini üstlenmek, Türkiye'ye iklim konusunda yön gösterme ve kendi iklim politikalarını ileri taşıma sorumluluğu veriyor."
Temiz Hava Hakkı Platformu Koordinatörü Deniz Gümüşel de Türkiye'nin fosil yakıtlardan çıkış için bir yol haritası hazırlaması ve bunu uygulamaya geçirmesi gerektiğini belirtiyor. Gümüşel'e göre ilk somut adımlardan biri, elektrik üretiminde Afşin Elbistan A ve Cenal santrallerindeki genişletme projeleri gibi yeni kömürlü santral projelerine izin verilmemesi olmalı.
Gümüşel, mevcut santrallerin de işçilerin ve bölge halkının ekonomik, sosyal ve sağlık haklarını güvence altına alan adil bir plan çerçevesinde mümkün olan en kısa sürede kapatılması gerektiğini savunuyor. İklim kriziyle mücadele açısından bu dönüşümün zorunlu olduğunu belirten Gümüşel, COP31 Başkanı ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum'un yakın zamanda dile getirdiği "Fosil yakıtlardan adil, düzenli ve eşitlikçi biçimde uzaklaşılması" gerektiği yönündeki ifadeyi de hatırlatıyor.
Buradaki kritik kavram adil dönüşüm. Fosil yakıtlardan uzaklaşmak, yalnızca santral kapatmak veya yakıt türünü değiştirmek anlamına gelmiyor. O santrallerde çalışan insanların, çevresindeki işletmelerin ve geçimini o ekonomik yapıdan sağlayan bölgelerin geleceğini de planlamak gerekiyor. Aksi hâlde çevresel dönüşümün maliyeti, korunması gereken toplulukların omuzlarına yüklenebilir.
COP31'in başarısı, kürsülerde verilen mesajların ötesinde, bu tür somut kararların enerji yatırımlarına, mevzuata, kamu bütçesine ve uygulamaya ne ölçüde yansıdığıyla değerlendirilecek.
Temiz enerjiye geçişin maliyeti elbette var. Fakat fosil yakıtlarla devam etmenin de bir maliyeti bulunuyor. Üstelik bu maliyet yalnızca bugünün bütçesinde görünmüyor; hastalık olarak bedenlere, kayıp olarak ailelere, verimlilik kaybı olarak işletmelere ve iklim riski olarak gelecek kuşaklara dağılıyor.
Velhasıl, Türkiye COP31'e ev sahipliği yaparken dünyaya yalnızca iklim krizinin ne kadar önemli olduğunu anlatamaz; kendi tercihleriyle de bu anlatıyı desteklemek zorunda.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish
Hakkında daha ayrıntılı: COP31
DAHA FAZLA HABER OKU
Vahap Aydoğan Cumhuriyetin aynasında insan: Sanatın özgürlük arayışı
Dr. Ayça Ferda Kansu Hepinizden nefret ediyorum ama siz olmadan da iktidar olamıyorum!
röportaj
Prof. Dr. Uğur Batı 29 Ekim'de iki saat dilimi arasında: Ressam Daniela Jáuregui Servin
Dr. Osman Gazi Kandemir Mekke'den Tahran'a: Savunma paktından saldırmazlık zeminine
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.