3 Kasım ara seçimlerinde ortaya çıkan tabloyu bu açıdan okumak gerektiğini düşünüyorum. Demokratların Kongre’nin iki kanadında çoğunluğu kazanacağına ilişkin açıklanan projeksiyonlar, Trump yönetimine yönelen güçlü bir toplumsal tepkiye işaret ediyor. Hayat pahalılığının yarattığı memnuniyetsizlik, farklı toplumsal kesimlerin değişim isteğiyle birleşerek sandığa taşındı.
Uluslararası ilişkilerin sıradan insanın hayatına nasıl dokunduğu da bu süreçte daha görünür hâle geldi. Bir savaş, televizyon ekranında izlenen uzak bir gelişme olarak kalmıyor. Enerji piyasalarındaki sarsıntı, benzin fiyatına; taşımacılık maliyetindeki artış, market rafına; ticaret ilişkilerindeki gerilim ise işletmelerin giderlerine ve çalışanların iş güvencesine kadar uzanabiliyor.
Gümrük savaşlarının da gündelik hayatta bir karşılığı var. İthalatı pahalılaştıran bir karar, üretimde kullanılan parçaların maliyetini artırabiliyor. İşletmeler bu maliyetleri fiyatlarına yansıttığında faturanın bir bölümü tüketiciye ulaşıyor. Özellikle sınır ötesi ticarete ve birbirine bağlı üretim zincirlerine dayanan bölgelerde, siyasi söylemlerin ekonomik sonuçları çok daha somut hissediliyor.
Elbette hayat pahalılığını tek bir nedene bağlamak mümkün değil. Ancak seçmen açısından temel değerlendirme oldukça açık: Yönetimin aldığı kararlar benim hayatımı kolaylaştırıyor mu, zorlaştırıyor mu? Dünyaya güç gösterisi olarak sunulan politikalar, vatandaşın geçim sıkıntısını büyüttüğünde siyasi desteğin de bir sınırı olduğu ortaya çıkıyor.
Savaşların bir de vicdani maliyeti bulunuyor. Gazze’deki kitlesel yıkım ve soykırım iddiaları karşısında izlenen siyasetin, özellikle Müslüman ve insan haklarına duyarlı seçmenlerin tercihlerinde ağırlık taşıdığını düşünüyorum. İnsanlar, vergilerinin nasıl kullanıldığını, ülkelerinin hangi politikalara destek verdiğini ve savunulduğu söylenen değerlerin uygulamada ne ölçüde korunduğunu sorguluyor.
Ekonomik rahatsızlıkla ahlaki itirazın aynı dönemde büyümesi, iktidarlar açısından güçlü bir baskı yaratır. Bir tarafta geçinemeyen aileler, diğer tarafta dış politikada kendisini temsil edilmemiş hisseden topluluklar bulunduğunda, değişim talebi geniş bir tabana ulaşabilir. Bu seçimlerde Trump’a karşı yükselen dalganın önemli kaynaklarından biri de bana göre bu birleşmedir.
Trump, ikinci başkanlık döneminin ilk 2 yılında büyük bir siyasi avantaja sahipti. Beyaz Saray’daki yürütme gücüne, Cumhuriyetçilerin hem Temsilciler Meclisindeki hem de Senatodaki çoğunluğu eşlik ediyordu. Başkanlık ile yasama organının aynı partinin kontrolünde olması, yönetimin gündemini hayata geçirmesini kolaylaştırıyordu.
Yargıdaki tablo da bu güç tartışmasının önemli bir parçasıydı. Trump’ın ilk döneminde yaptığı Yüksek Mahkeme atamaları, mahkemedeki muhafazakâr çoğunluğu güçlendirmişti. Böylece başkanın yetkileri, kurumların bağımsızlığı ve denetim mekanizmalarının etkinliği hakkındaki tartışmalar daha büyük önem kazanmıştı.
Amerikan sistemini doğru anlamak için burada anayasal çerçeveyi açık biçimde belirtmek gerekir. Kongre ile başkan arasında her uyuşmazlıkta otomatik olarak Kongre’nin üstün geldiği bir düzen bulunmaz. Yasama, yürütme ve yargının kendilerine ait yetkileri vardır. Başkanın veto ettiği bir yasanın yeniden kabul edilebilmesi, Kongre’nin her iki kanadında üçte iki çoğunluğu gerektirir.
Bununla birlikte Kongre’nin bütçe, yasama ve denetim yetkileri son derece güçlüdür. Yönetimin harcamalarını inceleyebilir, komiteleri aracılığıyla bilgi ve belge isteyebilir, soruşturmalar yürütebilir ve başkanın istediği yasal düzenlemeleri kabul etmeyebilir. Senato da birçok üst düzey atama ve federal yargıç atamasında onay yetkisine sahiptir.
Dolayısıyla bu seçimlerin Washington açısından en önemli sonucu, Trump’ın karşısında daha güçlü bir kurumsal denetim oluşmasıdır. Yeni Kongre göreve başladığında Beyaz Saray, önceki 2 yıldaki siyasi rahatlıkla hareket etmekte zorlanacaktır. Büyük kararların bütçesi, hukuki dayanağı ve kamuoyuna nasıl açıklanacağı daha sert biçimde sorgulanacaktır.
Bu değişimin Trump’ın bütün girişimlerini durduracağını söylemek fazla iddialı olur. Ancak yönetimin tartışmalı ve büyük maliyetler doğuran politikalarına karşı müdahale imkânları belirgin biçimde artacaktır. Seçmenin verdiği mesajı, yoğunlaşan siyasi güce yeniden sınır çizilmesi talebi olarak okuyorum.
Eyaletlere baktığımızda bu değişim dalgasının en çarpıcı örneklerinden biri Teksas oldu. Demokrat James Talarico’nun Senato yarışını kazanması, uzun yıllardır Cumhuriyetçi siyasetin güçlü kalelerinden biri olarak görülen eyalette büyük bir kırılmaya işaret ediyor.
Türkiye’deki okur için bunun yarattığı şaşkınlığı, Konya’da komünist bir adayın ya da İzmir’de Refah Partisi çizgisindeki bir adayın büyük bir zafer kazanması örneğiyle anlatabiliriz. Yerleşmiş siyasi alışkanlıkların bu ölçüde sarsılması, seçmenin memnuniyetsizliği yeterince büyüdüğünde parti bağlılıklarının da değişebildiğini gösteriyor.
Michigan ise Müslümanların Amerikan siyasetindeki temsili bakımından dikkatle izlenmesi gereken bir örnek. Abdul El-Sayed’in Senato yarışındaki güçlü konumu, Müslüman bir adayın ülkenin en önemli siyasi mücadelelerinden birinin merkezine yerleşebildiğini gösteriyor. Yazının kaleme alındığı sırada yarış henüz kesinleşmemiş olsa da seçilmesi, Amerika Birleşik Devletleri tarihindeki ilk Müslüman senatör olması anlamına gelecek.
Buradaki siyasi önem, bir adayın kimliğinin ötesine uzanıyor. Müslüman seçmenlerin örgütlenmesi, aday çıkarması ve daha geniş toplumsal koalisyonlara katılması, Amerikan demokrasisindeki temsil alanını büyütüyor. Sağlık hizmetleri, çalışma hayatı ve geçim sıkıntısı etrafında kurulan ortaklıklar, farklı kimliklere sahip seçmenleri aynı siyasi hedefte buluşturabiliyor.
Kaliforniya’daki Prop 40 oylaması ise bu seçim tablosunun farklı bir yönünü gösteriyor. Belirli milyarderlerden bir defaya mahsus yüzde 5 servet vergisi alınmasını öngören teklif, ilk sayımlarda geride kaldı. Sonuç henüz kesinleşmemiş olsa da mevcut tablo, servetin vergilendirilmesini savunanlar açısından bir gerileme ihtimaline işaret ediyor.
Bernie Sanders’ın desteklediği bu öneri, Amerika’da büyüyen gelir ve servet adaleti tartışmasının önemli örneklerinden biriydi. New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin varlıklı kesimlerin kamu hizmetlerinin finansmanına daha fazla katkı sunması yönündeki siyaseti de aynı geniş tartışmanın içinde değerlendirilebilir.
Ancak bir seçmenin Trump’a karşı oy vermesi, belirli bir servet vergisi önerisini de destekleyeceği anlamına gelmiyor. Verginin tasarımı, ekonomik etkileri ve uygulanmasına duyulan güven, ayrıca değerlendirmeye tabi tutuluyor. Kaliforniya’daki ilk sonuçlar, Demokratların seçim başarısıyla ilerici ekonomik programların başarısının her zaman aynı hızda ilerlemediğini hatırlatıyor.
Yine de Mamdani’nin temsil ettiği siyasi hareketin yarattığı etkinin küçümsenmemesi gerektiği kanaatindeyim. Barınma, ulaşım, sağlık ve geçim sorunlarını siyasetin merkezine yerleştiren bir yaklaşım, özellikle gençler ve kendisini mevcut düzende yeterince temsil edilmemiş hisseden kesimler için güçlü bir karşılık bulabiliyor.
Mamdani’nin yaktığı ateşin bu seçimlerde farklı yerlerde karşılık bulduğunu düşünüyorum. Bu ateş, insanların yaşadıkları ekonomik sıkıntıları ortak bir siyasi talebe dönüştürme iradesidir. Müslümanların, göçmen kökenli Amerikalıların ve farklı azınlık topluluklarının siyasette daha görünür olması da bu değişimin önemli bir parçasıdır.
Demokratlar açısından elde edilen başarı, aynı zamanda büyük bir sorumluluk getiriyor. Kendilerine yönelen desteğin kalıcı olabilmesi, seçmenin hayatında somut bir iyileşme yaratmalarına bağlı. İnsanlar daha erişilebilir konut, karşılanabilir sağlık giderleri, daha güvenli bir çalışma hayatı ve gelirlerinin yettiği bir gündelik yaşam bekliyor.
Trump açısından ise önümüzdeki 2 yılın çok daha zor geçeceği görülüyor. Kongre’de güçlenen muhalefet, ekonomik memnuniyetsizlik ve farklı toplumsal kesimlerde biriken tepki, başkanlığının son dönemini sert bir hesaplaşma sürecine dönüştürebilir. Bu gidişat değişmezse Trump’ın siyasi mirasında, verdiği güç vaatlerinden çok toplumun ödediği ekonomik ve insani bedellerin hatırlanacağını düşünüyorum.
Amerikan halkı bu seçimde, kendisine verilen yetkinin hesabını sorma iradesini gösterdi. Market fişinde büyüyen rakamlar, benzin pompasında hissedilen sıkıntı ve dünyada yaşananlar karşısında duyulan öfke, sandıkta siyasi bir karşılık buldu. Trump’ın önündeki son 2 yılın temel meselesi artık bu mesajı nasıl karşılayacağıdır.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish
Hakkında daha ayrıntılı: ABDDONALD TRUMPAhmet Yavuz Uşaklıoğlu
DAHA FAZLA HABER OKU
Orçun Göktürk Alman liderlerden Asya çıkarması: Avrupa, Asya'ya mı yöneliyor?
Gürsel Tokmakoğlu Türk Devletleri Teşkilatı'nda Rusya gözlemciliği tartışması
PODCAST
Umut Berhan Şen DOSYA | Kızıl fırtına: Ekim Devrimi (1): Bolşevikler ve SSCB'nin kuruluş anatomisi
Dr. Osman Gazi Kandemir Netanyahu'nun yeni kalkanı: "Dışarıdan müdahale var"
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.