Yalnızlığın da bakanlığı mı olurmuş, diye düşünmeden edemiyoruz. Ama bazı ülkeler bu meseleyi devlet düzeyinde ele alacak kadar ciddiye alıyor.
2018’de İngiltere hükümeti, kabinesindeki bir bakana yalnızlıkla mücadele görevini de verdi. 2021’in başında Japonya benzer bir adım attı. Pandemiyle birlikte, zaten uzun zamandır konuşulan yalnızlık meselesi hükümetlerin gündeminde daha fazla yer bulmaya başladı.
Japonya deyince aklımıza kalabalık metropoller, neon ışıkları, dakikası dakikasına işleyen trenler gelir.
Meğer o kalabalığın içinde de insan kendisini yapayalnız hissedebiliyormuş.
Yalnızlık için insanın çevresinde kimsenin bulunmaması gerekmiyor. Kalabalık bir sofrada da kendimizi yalnız hissedebiliyoruz. Üstelik tek başına olmakla yalnız hissetmek aynı şey değil.
İnsan kimi zaman kendi başına kalmak ister, bundan memnun da olur.
Asıl zor olan, birinin sesini duymak istediğinde arayacak kimseyi bulamamaktır.
Yüzyıllardır şairlerin, yazarların, filozofların uğraştığı yalnızlık, sonunda devletin de meselesi oldu. İşin tuhaf tarafı da burada.
Bir devlet, vatandaşının yalnızlığına gerçekten çare bulabilir mi? Bulmalı mı? Akşam evine döndüğünde konuşacak kimseyi bulamayan birinin hayatında bir bakanlık neyi değiştirebilir?
Sığınak duvarı: Hikikomori
Japonya’nın bu meseleyle ilgilenmesi tesadüf değil. Orada uzun zamandır tartışılan bir kavram var: hikikomori.
İnsanın kendini aylarca, hatta yıllarca sosyal hayattan çekmesi. Okula gitmemesi, çalışmaması, arkadaşlarıyla görüşmemesi; giderek evine, hatta odasına kapanması.
Japonya Kabine Ofisi’nin 2022’de yaptığı ve 2023’te açıkladığı araştırmaya göre, 15-64 yaş arasındaki yaklaşık 1,46 milyon kişi, yani bu yaş grubundaki nüfusun yaklaşık yüzde 2’si, uzun süreli sosyal geri çekilme kapsamında değerlendiriliyor.
Hikikomori yalnız hissetmekten farklı, çok daha karmaşık bir durum aslında.
Yine de insanın dış dünyayla bağlarını nasıl koparabildiğini göstermesi bakımından üzerinde durmaya değer.
İlk bakışta bu, Japonya’ya özgü, bize uzak bir durum gibi görünebilir. Oysa biraz düşününce hiç de yabancı gelmiyor.
Dış dünyanın bitmek bilmeyen beklentileri insanı yorabiliyor. Bir yerlere yetişmek, başarılı olmak, kendini göstermek, sürekli birilerine cevap vermek… Bir süre sonra insanın kendi odası, bütün bunlardan uzaklaşabileceği en güvenli yer hâline geliyor.
Dışarısı ne kadar yorucuysa içerisi o kadar huzurlu görünür. Ama insanı koruyan o dört duvar, zamanla dışarı çıkmayı da zorlaştırır. Bir noktadan sonra ayırt etmek güçleşir: İnsan yalnız olduğu için mi evden çıkmıyor, yoksa evden çıkmadığı için mi yalnızlaşıyor?
Görünmez odalarımız
Hikikomori kadar ağır olmasa da benzer durumların izlerini kendi hayatımızda kolaylıkla görebiliyoruz. Bugün bir insan, başka biriyle neredeyse hiç karşılaşmadan yaşayabiliyor. Yemeği kapısına geliyor, alışverişini internetten yapıyor, faturasını telefonundan ödüyor, işini bilgisayarından yürütüyor.
Dostluklar, hatta aşklar bile ekranların ardında yaşanabiliyor.
Eskiden bir işi halletmek için çoğu zaman başka bir insana ihtiyaç vardı. Komşunun kapısı çalınır, esnafla iki çift laf edilir, bir tanıdığa uğranırdı. Şimdi kimseye zahmet vermeden pek çok şeyi halledebiliyoruz. Ne güzel!
Ama kimseye zahmet vermeyelim derken birbirimizi görmez olduk.
Aklıma Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna romanındaki Raif Efendi geliyor. Aynı odada bulunduğu insanlar tarafından bile pek tanınmayan, sessiz, kendi hâlinde bir adam. İçinde koca bir dünya taşıyor ama çevresindekilerin bundan haberi yok. Bugün etrafımızda kaç Raif Efendi var, kim bilir? Belki her sabah aynı asansöre bindiğimiz, yıllardır selamlaştığımız ama hayatı hakkında hiçbir şey bilmediğimiz biri.
Birini görmek için yanına gitmek, sesini duymak için aramak giderek seyrekleşiyor. Bir mesaj gönderiyor, cevap bekliyoruz. Cevap gelmeyince ikinci mesajı atmaya bile çekiniyoruz. Hepimiz odalarımıza kapanmış değiliz elbette. Ama kalabalığın ortasında bile kendimize küçük, görünmez odalar yapmayı öğrendik. Kulaklığımızı takıyor, gözümüzü telefona indiriyor, çevremizde olup bitenden uzaklaşıyoruz.
Zırhlar ve mesafeler
İşin garibi, birbirimize ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Dünyanın öbür ucundaki biriyle saniyeler içinde konuşabiliyoruz. Yüzlerce kişinin ne yaptığını, nereye gittiğini, ne yediğini biliyoruz. Ama yanı başımızdaki insanın nasıl olduğunu bilmiyoruz.
Üstelik yalnız olduğumuzu söylemekten de çekiniyoruz. Güçlü görünmek, meşgul olmak, kendi kendine yetmek birer meziyet sayılıyor. Birine ihtiyaç duyduğunu söylemek ise sanki bir eksiklikmiş gibi görülüyor.
Birini önceden haber vermeden aramak bile kimi zaman hoş karşılanmıyor. Bir dostun kapısını habersiz çalmak neredeyse unutuldu. Görüşmek için günler, bazen haftalar öncesinden sözleşiyoruz. Dostlukların bile takvimde uygun bir saat bulması gerekiyor.
Şehir hayatı da buna pek yardımcı olmuyor. Sabah evden çıkıyoruz, asansöre biniyoruz, arabaya ya da metroya geçiyoruz. İşe gidiyor, akşam aynı yoldan dönüyoruz. Gün boyunca yüzlerce insan görüyoruz ama çoğuyla göz göze bile gelmiyoruz. Aynı apartmanda yıllarca oturup birbirinin adını bilmeyen insanlar var.
Bu kadar yakın yaşayıp birbirimizden bu kadar habersiz olmak da ayrı bir maharet doğrusu…
Ben bu makamı işgal etseydim?
“Makamı işgal etmek” eski ve ağır bir tabirdir. İnsana, oturduğu koltuğun sahibi değil, olsa olsa geçici bir misafiri olduğunu hatırlatır. Gün gelir, o koltuktan kalkarsınız. Geriye makam değil, orada yaptıklarınız kalır.
Tasavvufta da makamın ayrı bir anlamı vardır: İnsanın manevi yolculuğunda ulaştığı mertebe. Devlet makamıyla manevi makam elbette aynı şey değil. Yine de insan düşünmeden edemiyor: Bulunduğumuz makam bizi biraz daha iyi bir insan yapmıyorsa neye yarar?
Yıllardır farklı yerlerde etkinlikler düzenliyor, davetlere katılıyorum. Bu sayede pek çok insanla tanıştım, birbirinden farklı hayatlara tanıklık ettim.
Şunu da gördüm: İnsanları bir araya toplamak kolay. Bir salonu doldurabilirsiniz, herkesi aynı masaya oturtabilirsiniz. Ama insanların birbirine gerçekten yakınlaşması başka bir mesele. Kalabalık bir salonda kurulamayan dostluğun küçük bir masada, iki bardak çayın arasında başladığı da oluyor.
Ben bu makamı işgal etseydim, yalnızlıkla mücadeleye büyük projelerden önce mahallelerden başlardım.
Komşuluk, karşılaşınca verilen bir selamdan ibaret olmamalı. İnsan hastalandığında kapısını çalacak, ihtiyacı olduğunda yardımına koşacak bir komşusu olduğunu bilmeli. Bunun için mahallelerde küçük dayanışma grupları kurulabilir: emekli öğretmenler, esnaf, gençler, gönüllüler. Birbirini tanıyan, gerektiğinde birbirine yardım eden insanlar.
Ama kimsenin kapısını “Yalnız mısın?” diye çaldırmazdım. İnsanın yalnızlığını yüzüne söylemek, onu bazen daha da yalnız hissettirir. Yardım ederken karşıdakini mahcup etmek, iyiliğin bütün güzelliğini alıp götürür. Kapıyı çalan komşu çok daha sıradan bir şey söylemeli:
Çayı yeni demledim, sana da bir bardak getirdim.
Ya da:
Pazara gidiyorum, sana da bir şey alayım mı?
İnsanın aradığı, kimi zaman yalnızca birinin onu hatırladığını bilmektir.
Tek başına yaşamanın pek konuşulmayan zorlukları da var. Bozulan bir musluk, değiştirilmesi gereken bir ampul, yerinden kaldırılamayan ağır bir koli…
Yanında biri olsa birkaç dakikada hallolacak bir iş, yardım isteyebileceği kimsesi olmayan biri için bütün günün derdine dönüşebiliyor.
Mahallelerde güvenilir, ücretsiz ve gönüllülüğe dayalı küçük destek ekipleri kurulabilir. Bir musluğu tamir eden, ağır bir eşyayı taşıyan, yaşlı bir komşunun gündelik işine yardım eden insanlar…
Tabii bu işler yapılırken insanların güvenliği ve özel hayatı da gözetilmeli. Ama büyük bütçeler gerektirdiğini sanmıyorum. Mahallede kimin neye ihtiyacı olduğunu bilmek ve yardım edebilecek insanlarla tanıştırmak bile pek çok sorunu çözebilir.
Bir de sofralar kurardım. Yaz akşamları parklarda uzun masalar… Tek başına gelenin tek başına oturmak zorunda olmadığı, kimsenin kimseye neden yalnız olduğunu sormadığı sofralar.
İsteyen konuşur, isteyen sessizce çorbasını içerdi. Belki yanındakiyle iki çift laf eder, belki yalnızca etraftaki konuşmaları dinlerdi. Her karşılaşmanın uzun bir sohbete dönüşmesi gerekmiyor. Aynı masada başkalarıyla oturmak bile insana iyi gelebilir.
Gençlerle yaşlıları buluşturmanın yollarını da arardım. Gözleri artık eskisi kadar görmeyen bir yaşlının yanına haftada bir genç otursa… Ona bir hikâye, bir gazete yazısı, belki yıllar önce sevdiği bir romandan birkaç sayfa okusa…
Kim bilir, bir süre sonra kitap kapanır, sohbet başlardı. Yaşlı insan kendi gençliğinden söz eder, genç de hiç bilmediği bir dünyanın kapısını aralardı. Okumaya gittiği evden kendisi de bir şeyler öğrenerek ayrılırdı.
Şehirleri de insanların birbiriyle karşılaşmasını kolaylaştıracak biçimde düzenlemek gerekirdi. Kütüphanelerde, semt evlerinde, parklarda, kahvehanelerde yan yana oturup konuşulabilecek küçük alanlar…
Bir masanın üzerinde yalnızca şu yazsa mesela:
Sohbet edebilirsiniz.
İnsanların sohbet etmek için böyle bir davete ihtiyaç duyması biraz hüzünlü, biraz da tuhaf değil mi?
Peki bütün bunlar yalnızlığı ortadan kaldırır mı?
Sanmıyorum.
Yalnızlık, bir kararnameyle kaldırılabilecek, bütçeye yeni bir kalem eklenerek çözülebilecek kadar basit bir mesele değil. Ama bir kapının arada bir çalınmasını, bir sofradaki boş sandalyenin dolmasını, ihtiyaç duyulduğunda aranabilecek birinin bulunmasını sağlamak mümkün.
Çare yine insandır
Bir devletin yalnızlıkla mücadele için özel bir sorumluluk üstlenmesi bana modern çağın en hüzünlü gelişmelerinden biri gibi geliyor. Birbirimizden o kadar uzaklaştık ki yeniden bir araya gelebilmek için devlete ihtiyaç duyar olduk.
Devlet elbette yalnız yaşayanları, toplumdan uzaklaşanları desteklemeli. Bunun için imkânlar oluşturmalı, gerekli hizmetleri sunmalı. Ama hiçbir kurum, bir dostun kapıyı çalmasının, uzun zamandır sesi duyulmayan birini aramanın yerini tutamaz.
Yıllarca makamda oturup ardınızda hiçbir iz bırakmayabilirsiniz. Oysa bir insanın hayatına dokunmak için makam sahibi olmaya bile gerek yok.
Yalnızlığın bakanlığı olabilir. Ama insanın insana ihtiyacını karşılayacak bir makam henüz icat edilmedi.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish
Hakkında daha ayrıntılı: yalnızlık bakanlığıhikikomoriYALNIZLIKSelçuk Ramazanoğlu
DAHA FAZLA HABER OKU
Dr. Osman Gazi Kandemir Zarfı bozuk mektuplar: İran savaşı yapay zekâya ne öğretti?
Hatice Keltek Hayalet İplik: Bir erkek neden sevgilisinden annelik bekler?
Celalettin Can Ekolojik kriz üzerine (1)
Özgür Uyanık Paraguay'da banka krizi: Devlet başkanı tutuklandı
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.