YAYINLAMA 29 Temmuz 2026 10:36
GÜNCELLEME 29 Temmuz 2026 10:39
DUYGU GÖKSU / DENİZLİ
Türkiye İş Bankası’nın “Tekstil ve Hazır Giyim 2026-I”, TGSD’nin “Vizyon 2050 Stratejik Uzgörü” ve TÜSİAD’ın “Maliyet Bazlı Rekabet Gücü Endeksi” raporlarını birlikte değerlendiren Aslıteks CFO’su Mehmet Uğur Çoban, Türkiye’nin yalnızca tekstil ve hazır giyimde değil, ihracatçı imalat sanayinin genelinde maliyet bazlı rekabet gücünü kaybettiğini belirterek, enflasyonla gerçek anlamda mücadele edilmesi, sektörün sermayesini koruyacak bir geçiş köprüsü kurulması ve şirketlerin de eski üretim modelinde ısrar etmemesi gerektiğini dile getirdi.
Tekstil ve hazır giyim sektörünü korumanın, geçmişin üretim modelini olduğu gibi sürdürmek anlamına gelmediğini vurgulayan Çoban, “Dönüşümden söz ederken sektörün sermayesini, yetişmiş insan kaynağını ve üretim altyapısını kaybetmesine de seyirci kalamayız. Enflasyonu düşürmeye çalışırken üretimi kaybediyorsak, uygulanan politikanın maliyetini yeniden düşünmek zorundayız. Çünkü kaybedilen bir sipariş yeniden alınabilir. Ancak kaybedilen üretim kası, yetişmiş insan gücü ve sanayi hafızası kolay kolay geri gelmez” dedi.
“Türkiye büyüyen pazarda rekabet gücünü ve payını kaybetti”
Sektörün 2026 yılı ilk çeyrek rakamlarını değerlendiren Çoban, “Sanayi üretimi tekstilde %4,5, hazır giyimde %22,1 daraldı. Reel ciro tekstilde %3,3, hazır giyimde %12,8 gerilerken, ihracat tekstilde %7,4, hazır giyimde %5,8 azaldı. İki sektördeki yıllık istihdam kaybı 114 bin kişiye ulaşırken, takipteki kredi bakiyesi %93,2 artarak 24,4 milyar TL’ye çıktı. Tüm bu yaşananları yalnızca küresel talep daralmasıyla açıklamak mümkün değil. Çünkü 2025 yılında dünya hazır giyim ticareti %4,35 büyürken Türkiye’nin ihracatı %5,58 küçüldü. Dünya pazarındaki payımız 35 yıl sonra ilk kez %3’ün, Avrupa Birliği pazarındaki payımız ise 30 yıl sonra ilk kez %5’in altına indi. Dünya pazarı ortadan kaybolmadı; Türkiye büyüyen pazarda rekabet gücünü ve payını kaybetti. TÜSİAD’ın Rekabet Gücü Endeksi bu teşhisi imalat sanayinin geneli açısından da doğruluyor. Endeks 2026’nın ilk çeyreğinde %1,7 gerileyerek 87,3’e düşmüş ve tarihsel olarak düşük seviyelerde kalmaya devam etti” ifadelerini kulandı.
Aynı dönemde dolar bazında işgücü maliyetinin Türkiye’de %8,5, rakip ülkelerde %2,1 arttığını, ara malı maliyetinin Türkiye’de %3,4, rakiplerde %1,8 yükseldiğini ve finansman maliyeti Türkiye’de %0,2 artarken rakip ülkelerde %1,6 gerilediğini aktaran Çoban, “Enerji maliyetlerindeki %6’lık düşüş bile bu bozulmayı telafi edemedi. Daha da önemlisi, işgücü verimliliği rakip ülkelerle benzer düzeyde gelişti. Dolayısıyla yaşanan rekabet kaybını yalnızca ‘verimsizlik’ veya ‘yüksek ücret’ söylemiyle açıklayamayız” dedi.
“Sorunun merkezinde enflasyon, faiz ve döviz kuru arasındaki uyumsuzluk var”
Sorunun merkezinde enflasyon, faiz ve döviz kuru arasındaki uyumsuzluk bulunduğunu söyleyen Çoban, “TGSD raporuna göre 2022-2025 döneminde; enflasyon %216, asgari ücret %351, politika faizi %241 artarken döviz kuru sepeti ise yalnızca %144 arttı. Maliyetlerinin yaklaşık %60’ı TL’ye bağlı olan bir ihracatçı için bunun anlamı açık: İşçilik, enerji, finansman ve diğer TL maliyetleri enflasyonla yükselirken ihracat gelirinin TL karşılığı aynı hızda artmadı. Sektörün dolar bazlı maliyeti %26,1 yükselirken satış fiyatları ancak %9,6 artırılabildi. Çünkü küresel alıcı, Türkiye’deki enflasyonun bedelini ödemiyor. Ortaya çıkan fark önce kârlılıktan, sonra öz sermayeden, en sonunda da üretim ve istihdamdan karşılandı. Para politikası bir taraftan yüksek faizle finansman maliyetini artırırken, diğer taraftan enflasyonun gerisinde kalan kurla ihracat gelirini reel olarak zayıflatıyor. Şirket aynı anda hem pahalı TL finansman kullanıyor hem de döviz bazında pahalı bir üreticiye dönüşüyor. Bunun bilançolardaki karşılığı da çok net: İSO İkinci 500-2025 araştırmasına göre, sanayi kuruluşlarının finansman giderleri yüzde 45,2 oranında artarak 138 milyar TL'ye yükseldi ve bu giderler faaliyet kârının yüzde 87'sine ulaştı. Yani şirketler üretimden kazandıklarından daha fazlasını finansman sistemine ödüyor” değerlendirmelerinde bulundu.
“Nasıl bir yaklaşım sergilenmeli?”
Verimlilik farkıyla açıklanamayan kalıcı bir kur-enflasyon makasının, ihracatçının rekabet gücünü sistematik olarak aşındıracağını söyleyen Çoban, “Birincisi, enflasyonla gerçek anlamda mücadele edilmeli. Mali disiplin, kamuda tasarruf, tarım ve enerji arz güvenliği, yönetilen fiyatlarda öngörülebilirlik ve yapısal reformlar para politikasını desteklemeli. Enflasyonun bütün yükü faiz ve döviz kuru üzerine bırakılamaz. İkincisi, sektörün sermayesini koruyacak bir geçiş köprüsü kurulmalı. Eximbank ve reeskont kredileri daha uzun vadeli ve erişilebilir hale getirilmeli; faiz ve komisyonların kredi başlangıcında tahsil edilmesi yerine vadeye yayılması sağlanmalı. İstihdam ve enerji destekleri ise ihracat, verimlilik, kayıtlı istihdam ve dijital dönüşüm kriterlerine bağlanmalı. Ben sınırsız ve koşulsuz desteklerden yana değilim. Ancak rekabet gücü makroekonomik tercihler nedeniyle aşınan stratejik sektörlere geçici bir köprü kurulması da “şirket kurtarmak” değil, ülkenin üretim altyapısını korumak. Üçüncüsü, şirketler de eski üretim modelinde ısrar etmemeli. Yapay zekâ destekli kalite kontrolü, otomasyon, enerji ve kaynak verimliliği, gerçek zamanlı maliyet takibi, dijital ürün pasaportu ve veri temelli fiyatlama artık ertelenebilecek yatırımlar değil. Fason üretimden tasarıma, markaya, teknik tekstile ve niş ürünlere geçiş hızlandırılmalı. Avrupa’ya yakınlık, hızlı teslimat, küçük parti üretimi, entegre tedarik zinciri ve güvenilirlik Türkiye’nin yeniden fiyatlandırması gereken gerçek avantajları” diye konuştu.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.