Gelen son rakamlar ekonomide belirgin bir soğumanın gerçekleşmekte olduğunu teyit eder nitelikte. Şöyle ki:
- Mevsimsellikten arındırılmış kapasite kullanım oranı 73.80 ile geçen sene ağustosundan ve pandemi günlerinden sonraki en düşük seviyelerinde. (KKO’da 76-77.5 bandı büyüme için dengeli bir aralık olarak görülebilir.) Bu zayıflığın tüm sektörlere yayılmış olduğu görülüyor. (Savunma sanayi bu konuda bir istisna olabilir ancak onunla ilgili ayrı bir endeks oluşturulmamış.)
- Özellikle yüksek istihdamla çalışan sektörlerdeki düşüşler, işsizliği de artıracak, ve bu da bir dönem sonrasında talep tarafında daha da fazla bozulmaya yol açarak durgunluğu daha da derinleştirecektir.
- Banka kredilerindeki yavaşlama eğilimi devam etmekte. Tüketici kredilerinin son 3 aylık yıllıklandırılmış artışı %33.4 ve finans-dışı kesime kullandırılan kredilerin artışı ise %30.6. (Şubat sonunda bu oranlar sırasıyla %45.1 ve %34.7 idi.) Reel faizlerin yüksek kaldığı bir ortamda kredilerdeki yavaşlama iyi olsa da, bu durumun üretim ve istihdam üzerindeki etkileri de artmaya devam edecek, bu da programın üzerindeki politik baskıları daha da artıracaktır.
- Petrol fiyatları ve Hürmüz bağlantılı gübre ve plastik gibi diğer emtialardaki ve rafineri marjlarındaki artışların fiyatlara ne kadar yansıyacağına bağlı olarak enflasyonda artış ve hane halkının talebinde azalış beklenmeli. (Her ne kadar Trump’ın Kasım ara seçimlerine bu seviyedeki fiyatlarla girmesi politik bir intihar olursa da, şimdiden Türkiye dahil tüm ekonomiler ciddi yara almış vaziyette.)
Altındaki gerileme zenginlik etkisini tersine çeviriyor
- Altın fiyatlarındaki gerileme de bu varlığa yatırım yapmış tasarruf sahiplerinin alım güçlerini ciddi şekilde düşürmüş durumda. Nasıl ki, geçen sene altındaki artış bir zenginleşme etkisi yaratmış ve bu durum da ekonomik canlılığın istenilen düzeyin üzerinde kalmasına yol açmış idiyse, bu sene de tam aksi söz konusu. Üstelik ABD’de enflasyonun yüksek kalması nedeniyle Fed’in faiz indirmeyecek olması altın gibi gelir getirmeyen bir varlığın daha uzun süre zayıf kalacağını göstermekte.
- Talep ve alım gücündeki zayıflık gayrimenkullere de yansımış vaziyette. Son gelen takvim etkilerinden arındırılmış rakamlar Haziran ayında ilk el konut satışlarının %1.5, ve ikinci el satışlarının ise %8.6 oranında azaldığını göstermekte.
Ekonomideki tüm bu yavaşlama emarelerine karşın, enflasyon dinamiklerinde bir düzelmeden bahsetmek mümkün değil. MB geçen haftaki PPK açıklamasında enflasyonun ana eğiliminde sadece kısıtlı bir gerileme olduğunu ve Temmuzda da artış olacağından bahsediyor. Kısaca, yaşadığımız durum tam bir stagflasyon: Durgunluk (stagnasyon) ve enflasyonun aynı anda gerçekleşmesi.
Durgunluk, kemikleşmiş enflasyona çözüm olmuyor
Bu noktada can alıcı soru şu olmalı: Türkiye gibi ekonomiler durgunluk ve resesyon yoluyla kemikleşmiş enflasyon sorununu çözebilirler mi? Cevap, maalesef ki, hayır. Her şeyden önce uygulanan dezenflasyonist programın (kısaca yüksek reel faizlerle döviz kurundaki artışları kontrol altına alarak enflasyonun üzerindeki kur artışı etkisini sınırlamak, ve bu durumun enflasyon beklentilerini kırmasını ümit etmek) görünen bir çıkışı yok.
Ayrıca, tüm ekonomik aktörler de çok iyi biliyor ki, siyasi iktidarlar her zaman bir noktada kitlelerin ihtiyaçlarına (hele ki seçim takvimine 1.5 yıl kala) cevap vermişlerdir. Bu cevap ilk başta politika faizini indirmek şeklinde değil, öncelikle teşvikleri ve faiz sübvansiyonlu kredileri (bir çeşit ikili faiz sistemi) ciddi boyutlarda artırmak ve asgari ücret, memur ve emekli maaşlarına yüksek oranlı zamlar yapmak şeklinde olur. (Faizleri tümden indirmek ise TL’deki aşırı değerlenme ile birlikte her an dövize dönmeye niyetli kitlelerin varlığı nedeniyle en son düşünülmesi gereken hareket olur.) Aktörler sadece bu direnişin kırılmasını bekliyorlar.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.