Tezim şöyleydi: "Zafer" arayışı değil, "durum değişikliği" mücadelesi sürüyor. Bu yazı, son gelişmeleri stratejik çerçevede değerlendirirken, konformistlerin düştüğü yapısal hataları da ele alarak, daha savaşın erken dönemlerinde ortaya konan tezlerin neden tuttuğunu hatırlatıyor.
Trump konuşamamaktan şikâyetçi
Trump, 31 Temmuz’da İran hakkında şu cümleyi kurdu
Onlar her zaman konuşmak ister ama sözlerini o kadar sık bozarlar ki... Harika insanlarımız konuşuyor... ama, anlaşma yapacaklar—örneğin, nükleer hakkında konuşacağız ve nükleer hakkında 7 saat konuşacağız... sonra çıkacaklar ve 'Biz hiç nükleer hakkında konuşmadık' diyecekler.
Hemen aklıma 1 Temmuz’da yayımlanan İran Analizi başlıklı ayrıntılı makalem geldi. Burada şunu yazmıştım:
Taktikler (kaynaklar ve analizlerden sentez): Müzakereleri ‘güç gösterisi ve rakibi yenme’ fırsatı olarak görmek (kazan-kazan değil, sıfır-toplam veya güç gösterisi). Sözleşmeleri ‘kâğıt parçası’ — çıkar sağlarsa imzala, garanti değil.
‘Suları bulandırmak balık tutmaya yarar’ (atasözü) — belirsizlik yarat, rakibi yıprat, zaman kazan. Stratejik sabır: Batı’nın aciliyetini sömür, uzun oyun oyna, ‘kaybetmeme’ stratejisiyle kazan. Onur/durumu kurtarma: Tavizleri son ana sakla, zafer olarak çerçevele. Psikologlarla rakip (örneğin Trump) tarzını analiz etmek bile rasyonel bir hazırlık — ama farklı rasyonalite içinde.
Son ABD-İran görüşmelerinde (2026 bağlamında) Trump’un zorlanması anlaşılır: ABD düşük bağlamlı, pragmatik, hızlı sonuç odaklı; İran yüksek bağlamlı, onur/ideoloji odaklı, ‘kahramanca esneklik’ (narmesh-e qahramananeh) ile taktiksel taviz verebiliyor ama ideolojik sınırlar içinde. ‘Uçan halı’ tam burada: Görünürde ilerleme vaadi, gerçekte stratejik konum koruma veya zaman kazanma
‘Pragmatik akıl’ Batı’da var, çünkü paylaşılan kurallar ve çıkar temelli rasyonalite hâkim. İran’da sınırlı — taktik esneklik mümkün ama ontolojik fark (ilahi/adil düzene ve direnişe karşı liberal/çıkar düzeni) ‘gerçek’ tanımını değiştiriyor.
Bu yüzden ‘onları kabul edin’ yaklaşımı tatmin sağlasa da, illüzyona (halının gerçekten uçacağına) kapılmamak lazım. İran ve benzerleri (ideolojik-devrimci, onur temelli, yüksek bağlamlı, stratejik sabır kullanan devletler), Batı’nın kurumsal-pragmatik modeliyle ‘konuşulabilirlik’ sorunu yaşıyor, çünkü farklı ontoloji ve rasyonalite işliyor.
‘Uçan halı’ illüzyonunu kırmak için onları oldukları gibi (tarihsel miras, devrimci-Şii sentezi, taktiksel rol yapma + uzun oyun) tanımlamak, ama kendi çıkarlarımızı net ve güçlü konumdan savunmak şart.
Coğrafi ve operasyonel genişleme
ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), 29 Temmuz akşamı (Washington saati) başlayan ve 30 Temmuz erken saatlerinde tamamlanan "ağır dalga" saldırılarıyla İran’ın güney ve güneybatı kıyılarına yoğunlaştı. Hedefler arasında İran Devrim Muhafızları (IRGC) komuta merkezleri, füze ve drone tesisleri, kıyı gözetleme sistemleri ve deniz kabiliyetleri yer aldı.
İran devlet medyası, Keşm Adası, Bandar Abbas ve çevresinde patlamalar bildirdi. Bu saldırılar, birkaç günlük göreli durgunluğun ardından İran’ın Ürdün’deki Amerikan unsurlarına yönelik füze saldırısına yanıt olarak gerçekleşti.
Aynı dönemde İran, Ürdün ve Kuveyt’e füze ve drone saldırıları düzenledi. Ürdün bu füzelerin bir kısmını engelledi. Kuveyt’te de benzer engellemeler ve hasar iddiaları gündeme geldi. AP’nin Perşembe günü yayımladığı harita, bu karşılıklı vuruşları net biçimde gösteriyor: İran kıyılarına kırmızı noktalarla işaretlenen ABD saldırıları, Irak’taki İran destekli milislere yönelik ortak darbe, Ürdün ve Kuveyt’e İran füzeleri ve Mısır’daki gemi saldırıları.
Suudi Arabistan’ın aktifleşmesi ve Irak boyutu
Suudi Arabistan ile ABD arasında nükleer anlaşma yapıldı. Bu önemli bir durum değişikliğidir.
Son 10 günün en önemli siyasi-operasyonel gelişmelerinden biri, Suudi Arabistan’ın açık biçimde sahaya girmesi oldu. 28-29 Temmuz’da ABD ile koordineli olarak Irak’taki İran destekli milis (özellikle Halk Seferberlik Güçleri – PMF) lojistik ve silah depolarına yönelik ortak hava saldırıları gerçekleştirildi. Suudi Savunma Bakanlığı, bu operasyonu Doğu Bölgesi ve Riyad çevresindeki petrol tesislerine yönelik drone saldırılarına yanıt olarak açıkladı. CENTCOM de saldırıların IRGC yönlendirmeli 30’dan fazla drone taarruzuna karşılık olduğunu belirtti.
Bu adım, Riyad’ın aylardır sürdürdüğü "mesafeli destek" pozisyonundan çıkıp doğrudan taraf hâline geldiğini gösteriyor. Suudi Savunma Bakanı’nın Washington’a gelerek Trump ve Vance ile görüşmesi ve Muhammed bin Selman’dan mesaj taşıması, bu dönüşümün siyasi arka planını oluşturuyor. Irak’ta sivil kayıplar ve egemenlik ihlali tartışmaları tırmanırken, Bağdat hükümeti de zor durumda kaldı. Suudi Arabistan’ın aktifleşmesi, Körfez monarşilerinin "pasif seyirci" rolünün sonuna işaret ediyor.
Uzak harekât alanları: Mısır ve Hazar
Savaşın en dikkat çekici genişleme alanlarından biri Mısır oldu. Damietta Limanı’nda 2 gemi (biri Amerikan petrol/gaz tankeri/depolama gemisi) drone saldırısı sonucu ateşe verildi. Kaynak netleşmemiş olsa da İranlı yetkililerin New York Times’a "askeri kabiliyetlerimizi sergilemek" şeklinde yorum yapması, "istersem Süveyş’e kadar deniz trafiğini aksatırım" mesajını güçlendirdi. Bu, Hürmüz’ün ötesine geçen bir deniz taarruz retoriğinin somutlaşmasıdır ve savaşın Akdeniz’e kadar uzandığını gösterir.
Daha da stratejik olan gelişme Hazar Denizi’nde yaşandı. Ukrayna, 25 Temmuz civarında İran bağlantılı kargo gemilerine (ve bir Rus füze botuna) uzun menzilli drone saldırısı düzenledi. Zelensky, İran’la askeri kargo taşıyan gemilerin vurulduğunu açıkladı. İran, 1 denizcisinin öldüğünü duyurarak saldırıyı kınadı ve diplomatik protestoda bulundu. Bu, Ukrayna savaşı ile İran savaşının ilk kez resmen kesiştiği andır. Diplomatik temaslarla şimdilik yatıştırılmış görünse de Hazar’ın silahlanması, Rusya’yı da dolaylı olarak denkleme çekiyor. İki ayrı tiyatronun kesişmesi, savaşın artık "Ortadoğu" sınırlarını aştığını kanıtlıyor.
Amerikan iç dinamikleri ve stok gerçeği
Washington’da karar alma süreci bölünmüş durumda. Sert yanıt isteyenlerle yaptırım ve müzakere yanlıları arasındaki gerilim, malzeme gerçekleriyle iç içe geçmiş durumda.
Genelkurmay Başkanı General Dan Caine, büyük çaplı operasyonların önleme füzesi (Patriot, THAAD vb.) stoklarını kritik seviyeye indirebileceği konusunda Trump’ı uyardı. CENTCOM Komutanı Amiral Brad Cooper ise Hürmüz çevresindeki hava harekâtının "maksimum etki sınırına" ulaştığını, daha fazla vuruşun marjinal getirisinin düşük kalacağını değerlendirdi. Bu uyarılar, Trump yönetiminin "çok sert vuralım" eğilimini frenleyen en önemli faktörler hâline geldi.
İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Washington ziyareti de bu atmosferde gerçekleşti. Netanyahu, Trump’a tavsiye vermediğini, ABD’nin "kıdemli ortak" olduğunu ve kararın Trump’ta olduğunu vurguladı. Eskisine göre daha temkinli bir dil kullandı; "ABD’yi savaşa sürükledi" görüntüsünden kaçınma çabası belirgindi. Bu, İsrail’in de kendi risk hesaplarını yeniden yaptığını gösteriyor.
Stratejik okuma: Zafer yok, durum değişikliği var
Son 10 gün, 5. nesil savaşın tipik özelliklerini taşıyor:
• Çok cepheli baskı: Kara (Irak), deniz (Hürmüz, Akdeniz, Hazar), hava ve vekil unsurlar aynı anda kullanılıyor. Sorumluluk gri alanda bırakılıyor.
• İttifak dinamiklerinin hızlanması: Suudi’nin aktifleşmesi, Ukrayna’nın Hazar’a girmesi, Mısır’ın dolaylı hedef olması… Savaş "İran-İsrail-ABD" üçgeninden çıkıp bölgesel-Avrasya boyutuna sıçradı.
• Stok ve irade sınırı: Teknik üstünlük yetmiyor. Sürdürülebilirlik, iç siyasi maliyet ve müttefiklerin risk iştahı belirleyici hâle geldi.
• Zafer yok, durum değişikliği var. Hiçbir taraf "kazandım" demiyor. Herkes konumunu, risk algısını ve müzakere masasını yeniden tarif etmeye çalışıyor.
Bu tablo, klasik Clausewitzçi "nihai zafer" arayışının modern hibrit ve uzun süreli çatışmalarda nasıl geçersizleştiğini bir kez daha gösteriyor. Savaş, bir tarafın diğerini tamamen ezmesiyle değil, karşılıklı konumların ve risk eşiklerinin yeniden tanımlanmasıyla ilerliyor.
İnisiyatif ve kontrol meselesi
Burada kritik bir soruyu daha hatırlatmak gerekir: İnisiyatif ve kontrol İran’da mı, Amerika’da mı, yoksa hiç kimsede değil mi?
Birçok yorumcu hâlâ "kim kontrol ediyor?" sorusunu klasik egemenlik ve irade kavramlarıyla okumaya çalışıyor. Oysa tablo daha karmaşık ve asimetrik.
İran tarafında görülen manzara, giderek artan bir "inisiyatif daralması"dır. Tahran, durumu kontrol altında tutabilmek için sürekli içe kapanıyor. Karar alma süreçleri daha dar kadrolara sıkışıyor, risk alma iştahı azalıyor, hareket alanı daralıyor. Her yeni Amerikan ve müttefik vuruşu, İran’ı daha fazla savunma pozisyonuna, daha fazla "kontrol etmeye çalışma" refleksi içine itiyor. Bu, görünürde direniş retoriği sürse de, fiiliyatta inisiyatifi kaybetme (daralma) sürecidir. İran artık olayları şekillendirmekten çok, olaylara tepki vermeye ve kendi sistemini ayakta tutmaya odaklanmış durumdadır.
Buna karşılık ABD, inisiyatifi elinde tutarak hareket ediyor. Bu inisiyatif, yalnızca askerî alanda değil; diplomatik, ekonomik, ittifak ve algı alanlarında da kendini gösteriyor. Suudi Arabistan’ı doğrudan operasyona çekmek, Hazar’da dolaylı kesişimler yaratmak, stok uyarısına rağmen kontrollü ama sürekli baskı uygulamak, Netanyahu’yu "kıdemli ortak" pozisyonunda tutmak… Bunların hepsi, ABD’nin inisiyatif alanını genişlettiğini gösteriyor.
Dikkat çekici olan nokta şudur: ABD’nin bu inisiyatif kullanımı, kendisini "sıkıştırmıyor". Tam tersine, her yeni adım, yeni güç kullanma imkânları ve yeni manevra alanları açıyor. Yani Amerikan tarafında görülen, bir kapanma değil, "açılma ve genişleme" sürecidir. İnisiyatif aldıkça daha fazla araç devreye giriyor, daha fazla aktör denkleme çekiliyor, daha fazla baskı noktası oluşuyor.
Bu tablo, Trump yönetiminin seçime yaklaşırken elinin daraldığı yönündeki yaygın varsayımları da çürütüyor.
Konformistler, seçim takviminin Trump’ı geri adım atmaya, tırmanmayı yavaşlatmaya veya diplomatik bir çıkış aramaya zorlayacağını öngörüyordu. Oysa son 10 günün gelişmeleri tam tersini gösteriyor. Trump’ın politikası, seçime yaklaşırken daralma değil, aynı kararlılıkla devam etme eğilimindedir. İnisiyatif alma, baskıyı sürdürme ve alanı genişletme çizgisi kesintisiz ilerliyor. Seçim endeksli "Trump geri adım atacak" beklentisi, sahadaki görüntünün tamamen tersine düşmüştür.
Sonuç olarak, inisiyatif şu anda ABD tarafındadır. İran ise durumu kontrol etme çabası içinde inisiyatif daralması yaşamaktadır. Bu fark, kısa vadede savaşın gidişatını belirleyen en önemli yapısal unsurdur. Ve bu yapı, Trump’ın seçim takvimine rağmen inisiyatifi bırakmama iradesiyle daha da pekişmektedir.
Konformistlerin hatalı değerlendirmeleri
Geçen gün ana akım bir televizyon kanalında önemli bir organa bağlı isim kabaca şöyle söylüyor: ABD ya öyle yapacak ya böyle… ABD’de ne öyle ne de böyle bir hâl tarzı söz konusu, bu nereden çıktı? O öyle düşünüyor ve bu benim yorumum diyor. Görüşenler oradalar, savaşan ülkelerin istihbarat birimleri var, bir savaş oluyor, şu işe bakın, Washington’un göremediği noktayı "uzman" görebiliyor!
Burada ise konuşmak ne kadar da kolay!
Son 10 günde yaşanan gelişmeler, kamuoyuna sunulan birçok analizin yapısal zaaflarını bir kez daha gözler önüne serdi. Konformistlerin söylemlerinde baskın olan yaklaşım, hâlâ klasik zafer-mağlubiyet, "kim kazandı?" ve hamaset diline sıkışmış durumda. Oysa savaşın gerçek karakteri çok farklıydı ve bu fark, daha ilk haftalardan itibaren ortaya çıkmıştı.
En sık görülen hatalar şunlardı:
• "Zafer" beklentisinin abartılması: Birçok yorumcu, ABD’nin hava üstünlüğünü ve İsrail’in ilk darbelerini "rejimin çöküşü" veya "hızlı sonuç" olarak okudu. Oysa savaşın doğası, cephesiz, çok boyutlu ve yıpratmaya dayalı bir süreçti. "Zafer yok, durum değişikliği var" tespiti, bugün daha net biçimde doğrulanıyor. Ne ABD "kazandı" diyebiliyor ne İran "direndik, yendik" diyebiliyor. Her iki taraf da konumunu yeniden tarif etmeye çalışıyor. Bu beklenti, kamuoyunda gerçekçi olmayan umutlar ve ardından hayal kırıklıkları üretti.
• Coğrafi daraltma yanılgısı: Savaşın "Körfez ve İran topraklarıyla sınırlı kalacağı" varsayımı yaygındı. Oysa Irak’taki ortak Suudi-ABD operasyonları, Ürdün ve Kuveyt’e uzanan füze saldırıları, Mısır’daki tanker saldırısı ve Hazar’da Ukrayna-İran kesişmesi, savaşın çok hızlı biçimde bölgesel ve hatta Avrasya boyutuna taşındığını gösterdi. "Sınırlı çatışma" varsayımı çöktü. Birçok yayın organı, bu genişlemeyi hâlâ "istisnai olaylar" olarak sunmaya çalışıyor.
• Tek boyutlu güç okuması: Teknik üstünlük (hava gücü, hassas mühimmat) ile stratejik sonuç arasında doğrudan bağ kuruldu. Oysa stok gerçekleri (önleme füzelerinin tükenme riski), siyasi irade sınırları ve müttefiklerin risk iştahı, operasyonel planlamayı en az teknik kabiliyet kadar belirliyor. Genelkurmay Başkanı Caine’in stok uyarısı ve CENTCOM Komutanı Cooper’ın "maksimum etki sınırına ulaşıldı" değerlendirmesi, bu gerçeği teyit etti. Medyada ise "ABD her şeyi yapabilir" retoriği uzun süre baskın kaldı.
• İnisiyatif ve kontrol meselesi: İran inisiyatif daralması sürecindeyken, Trump yönetimi açıkça süreci genişletme ve yayma peşinde. Üstelik bir ara seçim kaygısı yaşanmadığı görülüyor. Trump, yasaların verdiği ilk 60 gün çatışma sürecini kullandı. Görüşme trafiğiyle bir mutabakat imzaladı. Bu arada bölgedeki güçlerini takviye etti. İran tarafında sertlik yanlısı Devrim Muhafızları ve Mücteba Hamaney, imzalanan mutabakat metninin kendileri için egemenlik sorunu yaratacağını içten içe anladı ve uygulamada geri adım atmaya başladı. Galibaf ve Arakçi farklılık gösterseler de sertlik yanlılarıyla aynı tarafta göründüler.
• Süreç ve denge meselesi: Temmuz başında Trump, ABD yasalarına göre çatışmayı sürdürecek 60 günlük bir süre daha kazandı. Üstelik ölen 3 ABD askeri, Trump’a ABD yasaları yönüyle çatışmayı sürdürmek adına meşruiyet verdi. ABD için: Savaşa devam! Bu arada Netanyahu ile yeniden durum gözden geçirildi ki bundan böyle; Doğu Akdeniz (Lübnan, Hizbullah), Kızıldeniz (Suudi Arabistan, Yemen, küresel ticaret ve Husiler), Hürmüz Boğazı (Körfez ülkeleri, küresel petrol, abluka) alanlarında savaş genişledi. Avrupa bir kısmıyla durumu kabul etti. Çin ve Rusya izlemekten başka bir girişimde bulunmuyor. İbrahim Anlaşmaları gündemini koruyor ve Suudilere söylenen: İbrahim Anlaşması’na gir, nükleeri al!
• Medya dili ve soru kalitesi: Birçok yayında sorular hâlâ "kim daha güçlü?", "İran ne zaman teslim olacak?", "ABD neden bitirmiyor?" düzeyinde kaldı. Stratejik derinlik, lojistik, dayanıklılık, hibrit unsurlar ve "durum değişikliği" perspektifi neredeyse hiç işlenmedi. Bu, kamuoyunun gerçek tabloyu kavramasını zorlaştırdı ve algı operasyonuna açık hâle getirdi. Reyting kaygısı, derinlik kaygısının önüne geçti. Bazı "uzman" kimlikler ise olayları takip etmek yerine, olayların gerisinden koşan ve sürekli şaşıran bir pozisyona düştü.
Bu hataların ortak paydası, savaşları hâlâ 20. yüzyıl paradigmalarıyla okuma ısrarıdır. Cephe, zafer, kesin sonuç arayışı… Oysa 2026 İran savaşı, tıpkı Ukrayna savaşı gibi, bu paradigmanın geçersizliğini kanıtlıyor.
Tezlerim
Buna karşılık, daha savaşın erken dönemlerinde ortaya konan bazı tezler bugün daha da netleşmiş durumda:
• Savaşın karakteri 5. nesil özellikler taşıyacak, klasik zafer arayışı yanıltıcı olacaktır. "Zafer yok, durum değişikliği var" çerçevesi, bugün hem Amerikan stok tartışmalarında hem de İran’ın kontrollü tırmandırma stratejisinde somutlaştı.
• Coğrafi genişleme kaçınılmazdır; vekil unsurlar, deniz trafiği ve 3. ülkeler hızla denkleme girecektir. Suudi Arabistan’ın aktifleşmesi, Mısır’daki tanker saldırısı ve Hazar’daki Ukrayna-İran kesişmesi, bu tezi doğruladı.
• Teknik üstünlük yetmez; stok, siyasi sürdürülebilirlik ve müttefik dayanıklılığı belirleyici hâle gelecektir. Caine ve Cooper’ın uyarıları, bu tespiti resmî ağızlardan teyit etti.
• Türkiye’nin konumu, "taraf seçme" değil, "durum değişikliğini doğru okuma ve kendi stratejik özerkliğini koruma" üzerinden şekillenmelidir. Savaşın genişlemesi, Türkiye’nin Boğazlar, enerji koridorları ve bölgesel denge üzerindeki hassasiyetini daha da artırmıştır. Soğukkanlı analiz ihtiyacı her zamankinden daha fazladır.
Olası gidişat ve sonuç
Kısa vadede en olası senaryo, sınırlı ama görünür Amerikan misillemeleri ve eş zamanlı yaptırım paketleri ile İran’ın kontrollü tırmandırma (yeni deniz/drone eylemleri veya vekil saldırıları) arasında gidip gelen bir yıpratma sürecidir. Diplomatik kanallar (özellikle Suudi ve dolaylı kanallar üzerinden) açık tutulmaya çalışılacaktır. Hürmüz ve Süveyş riskinin piyasalarda fiyatlanması (enerji ve sigorta maliyetleri) devam edecektir.
Büyük bir "nihai darbe" yerine, uzun süreli, düşük-orta yoğunluklu, çok cepheli (cephesiz savaş tezim çerçevesinde) bir yıpratma ve pazarlık dönemi daha gerçekçi görünüyor. Çünkü taraflar artık sadece karşı tarafın gücünü değil, kendi stoklarını, siyasi dayanıklılıklarını ve müttefiklerinin risk iştahını da hesaba katmak zorunda.
Son 10 günün asıl dersi şudur: Savaşlar artık "kim yendi?" sorusuyla değil, "hangi durum değişti, kim ne kadar dayanabilir, hangi yeni denge oluşuyor?" sorularıyla okunmalıdır. Bu çerçeve tutulduğu sürece hem medya hem de uzmanlık iddiası taşıyanlar, kamuoyunu aydınlatma işlevini yerine getirebilir. Aksi takdirde, olayların gerisinde kalan ve sürekli şaşıran bir yorumculuk kısır döngüsü devam eder.
İran savaşı, Türkiye’nin stratejik okuma kapasitesini test eden önemli bir laboratuvardır. Bu laboratuvarda doğru teşhis koyabilmek, yalnızca olayları takip etmekle değil, olayların arkasındaki yapısal değişimi kavramakla mümkündür. "Durum değişikliği" perspektifi, bu kavrayışın temelidir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish
Hakkında daha ayrıntılı: İRANABD
DAHA FAZLA HABER OKU
Müjgan Halis Muhalefetin ‘küçük’, Orta Doğu ve Kürtlerin ‘büyük’ dünyası
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.