7 Ağustos 2026, Cuma · 03:37 Piyasalar Kapalı
borsapanel.com Borsanın nabzı, tek panelde.
Abone Ol

Savaş, deprem, EYT, butlan… Tüm şoklara rağmen Şimşek programı nereye geldi?

Haziran 2023’te yeniden ekonomi yönetiminin başına geçen Mehmet Şimşek, yüksek enflasyon, zayıf rezervler, deprem, EYT, savaşlar ve butlan kararının getirdiği mali yükler ile küresel ve jeopolitik şokların gölgesinde kap…

YAYINLAMA 07 Ağustos 2026 01:45

GÜNCELLEME 07 Ağustos 2026 02:01

Ekonomim haberlerini Google'da daha sık görün Ekonomim'i tercih ettiğiniz kaynaklara ekleyerek nitelikli haberlere daha kolay ulaşın.

Takip Et

Mehmet Şimşek, 3 Haziran 2023’te yeniden Hazine ve Maliye Bakanlığı görevine geldiğinde ekonomi yönetiminin önündeki tablo yalnızca yüksek enflasyondan ibaret değildi. Türkiye, aynı anda deprem felaketinin yaralarını sarmaya, EYT düzenlemesinin kamu maliyesi üzerindeki etkilerini yönetmeye, azalan döviz rezervlerini yeniden güçlendirmeye ve bozulan fiyat istikrarını sağlamaya çalışıyordu. Üstelik küresel ekonomide faizlerin yüksek seyrettiği, jeopolitik risklerin arttığı ve gelişmekte olan ülkelere yönelik sermaye akımlarının daha seçici hale geldiği bir dönemden geçiliyordu.

Şimşek’in göreve dönüşü, uluslararası finans çevrelerinde ise başka bir soruyu beraberinde getirdi: Türkiye yeniden ortodoks ekonomi politikalarına dönecek miydi?

Bu soru önemliydi. Çünkü ekonomi yönetiminin değiştiği dönemde Türkiye’nin temel makroekonomik göstergeleri, uzun süredir devam eden politikaların yarattığı baskıları açık biçimde ortaya koyuyordu.

Deprem ekonomiyi de vurdu

Şimşek’in göreve başlamasından yalnızca birkaç ay önce Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en büyük doğal afetlerinden biriyle karşı karşıya kalmıştı. 6 Şubat depremleri 11 ili doğrudan etkilerken, yaklaşık 14 milyon vatandaşın hayatını etkileyen büyük bir yeniden yapılanma süreci başladı.

Deprem bölgesinde yüz binlerce konut ve iş yerinin yeniden inşa edilmesi gerekiyordu. Yaklaşık 680 bin konut ve iş yerinin yeniden yapılması ihtiyacı, kamu maliyesi açısından uzun yıllara yayılacak önemli bir finansman yükü anlamına geliyordu.

Dünya Bankası, depremlerin fiziksel hasarını ilk etapta yaklaşık 34 milyar dolar olarak hesapladı. Birleşmiş Milletler ve Türk hükümetinin ortak çalışmaları ise yeniden inşa maliyetinin 100 milyar doların üzerine çıkabileceğine işaret ediyordu.

Bu büyüklük, o dönem Türkiye ekonomisinin yaklaşık yüzde 10’una karşılık gelen bir maliyet anlamına geliyordu.

Dolayısıyla yeni ekonomi yönetimi göreve başladığında önünde yalnızca enflasyonu düşürmek gibi klasik bir makroekonomik hedef bulunmuyordu. Aynı zamanda deprem bölgesinin yeniden ayağa kaldırılması için gereken devasa kaynağın kamu maliyesi üzerindeki etkisinin yönetilmesi gerekiyordu.

Üstelik deprem harcamalarının tamamı aynı anda ortaya çıkmadı. Yeniden inşa süreci yıllara yayıldıkça bütçe üzerindeki yük de zamana yayıldı. Bu nedenle Şimşek’in göreve geldiği dönemde karşı karşıya olduğu mali tablo, yalnızca o yılın bütçe rakamlarından ibaret değildi.

EYT'nin bütçeye getirdiği ek yük

Depremin hemen ardından yürürlüğe giren Emeklilikte Yaşa Takılanlar düzenlemesi de kamu maliyesinin karşı karşıya olduğu ikinci önemli başlıklardan biri oldu.

EYT kapsamında ilk etapta yaklaşık 2 milyon kişi emekli olurken, yararlanıcıların sayısı kısa süre içinde 3 milyonun üzerine çıktı. Düzenleme, milyonlarca vatandaş açısından uzun süredir beklenen bir hakkın hayata geçirilmesi anlamına gelirken, kamu maliyesi açısından ise önemli ve kalıcı bir harcama kalemi oluşturdu.

Uzman hesaplamalarına göre EYT’nin yıllık bütçe maliyeti ilk yıllarda 250-350 milyar lira bandına ulaştı. Üstelik söz konusu maliyet yalnızca emekli aylıklarından oluşmuyordu. SGK’nın prim gelirlerindeki değişim ve sağlık harcamaları da hesaba katıldığında düzenlemenin kamu maliyesi üzerindeki toplam etkisinin daha yüksek olması bekleniyordu.

Burada ekonomi politikası açısından temel tartışma da ortaya çıktı.

Muhalefet, EYT düzenlemesini uzun yıllar boyunca bekletilen bir hakkın teslim edilmesi olarak değerlendirirken, ekonomi yönetimi açısından mesele daha çok aynı dönemde ortaya çıkan çok sayıda mali yükün nasıl karşılanacağı sorusuydu.

Başka bir ifadeyle, Şimşek’in göreve başladığı dönemde kamu maliyesinin önünde deprem harcamaları ile EYT'nin maliyeti aynı anda bulunuyordu. Buna yüksek enflasyonla mücadele kapsamında uygulanması gereken politikaların yaratacağı maliyetler ve ekonominin finansman ihtiyacı da ekleniyordu.

Rezervler en kritik sorunlardan biriydi

Şimşek’in göreve geldiği dönemde en dikkat çekici göstergelerden biri de Merkez Bankası rezervleriydi.

Uzun süre uygulanan kur korumalı politikalar ve döviz piyasasına yönelik müdahaleler sonucunda swap hariç net rezervler tarihin en düşük seviyelerine gerilemişti. Uluslararası yatırım bankalarının hesaplamalarına göre söz konusu rakam eksi 60 milyar doların altına kadar inmişti.

Brüt rezerv rakamları daha yüksek bir tablo ortaya koysa da bu rezervlerin önemli bir bölümünün swap işlemleri yoluyla elde edilen kaynaklardan oluşması, kullanılabilir rezervler konusunda soru işaretleri yaratıyordu.

Bu durumun ekonomi açısından önemi büyüktü.

Çünkü rezervler yalnızca Merkez Bankası'nın bilançosundaki bir rakamdan ibaret değildi. Rezervlerin düşük olması, Türkiye'nin dış finansman koşullarındaki değişikliklere ve küresel piyasalarda yaşanabilecek ani sermaye çıkışlarına karşı hareket alanını daraltıyordu.

Başka bir ifadeyle Türkiye ekonomisinin dış şoklara karşı tamponu zayıflamıştı.

Şimşek’in önündeki görevlerden biri de bu nedenle yalnızca enflasyonu düşürmek değil, aynı zamanda Merkez Bankası’nın rezervlerini yeniden güçlendirmek ve ülkenin dış kırılganlığını azaltmaktı.

Enflasyon Şimşek göreve geldiğinde düşmüyordu, yükseliyordu

Ekonominin en görünür problemi ise enflasyondu.

Şimşek’in göreve başladığı Haziran 2023’te yıllık tüketici enflasyonu yüzde 64,8 seviyesindeydi. Ancak bu oran, yeni ekonomi yönetiminin karşılaştığı nihai zirve değildi.

Sonraki dönemde kur geçişkenliği, vergi düzenlemeleri, ücret artışları ve iç talebin güçlü seyretmesi gibi faktörlerin etkisiyle enflasyon yükselmeye devam etti. 2024 yılında yıllık enflasyon yüzde 75’in üzerine çıkarak son yılların en yüksek seviyelerinden birine ulaştı.

Bu tablo, Şimşek dönemine yönelik en temel eleştirilerden birinin de başlangıç noktasını oluşturdu.

Muhalefetin ve ekonomi politikalarını eleştiren kesimlerin bir bölümü, “Şimşek geldi ancak enflasyon daha da yükseldi” değerlendirmesini yaptı.

Rakamlar açısından bakıldığında bu eleştirinin dayanağı vardı. Nitekim Şimşek göreve geldiğinde yüzde 64,8 olan yıllık enflasyon, sonraki dönemde yüzde 75'in üzerine çıktı.

Ancak burada zamanlama önemliydi.

Ekonomi politikalarında alınan kararların fiyatlar üzerindeki etkisi aynı ay içinde ortaya çıkmıyor. Özellikle para politikasındaki değişikliklerin talep, kredi koşulları, kur beklentileri ve fiyatlama davranışları üzerinden enflasyona yansıması zaman alıyor.

Bu nedenle Şimşek’in göreve geldiği gün ile sonraki dönemde enflasyonun ulaştığı zirve arasında doğrudan ve tek yönlü bir neden-sonuç ilişkisi kurmak, ekonomi yönetiminin devraldığı koşulları göz ardı etmek anlamına gelebilirdi.

Nitekim sonraki dönemde ekonomi politikasının temel hedefi, yükseliş eğilimini tersine çevirmek ve enflasyonu kademeli olarak aşağı çekmek oldu.

Bu noktada Şimşek döneminin ilk aşamasındaki temel ayrım ortaya çıktı: Enflasyonun yükselişini hemen durdurmak yerine, önce fiyatlama davranışlarını ve beklentileri değiştirecek daha sıkı bir politika çerçevesi oluşturmak.

Politika faizi yüzde 8,5'ti

Yeni ekonomi yönetiminin karşılaştığı bir diğer kritik başlık para politikasıydı.

Şimşek göreve geldiğinde Merkez Bankası'nın politika faizi yüzde 8,5 seviyesindeydi. Buna karşın piyasa faizleri çok daha yüksek seviyelerde bulunuyor, krediye erişim giderek zorlaşıyordu.

Yeni ekonomi yönetimi ve Merkez Bankası yönetimi kısa süre içerisinde faiz artırımlarına yöneldi.

Bu değişim, iç piyasada ciddi tartışmalara neden oldu. Yüksek faizlerin kredi maliyetlerini artıracağı, işletmelerin finansmana erişimini zorlaştıracağı ve yatırımlar üzerinde baskı oluşturacağı eleştirileri gündeme geldi.

Ancak uluslararası yatırımcı açısından aynı karar farklı okundu.

Faiz artışları ve ekonomi politikalarındaki normalleşme adımları, Türkiye'nin daha öngörülebilir ve geleneksel para politikalarına dönüşünün işareti olarak değerlendirildi.

Dolayısıyla aynı politika, içeride “yüksek faiz ve finansman maliyeti”, dışarıda ise “normalleşme ve güvenin yeniden tesisi” başlıkları üzerinden tartışıldı.

Türkiye'nin risk primi 700 baz puanı geçmişti

Şimşek’in göreve başladığı dönemde Türkiye’nin finansal risk göstergeleri de ekonominin ne kadar kırılgan bir noktada olduğunu ortaya koyuyordu.

Türkiye'nin 5 yıllık CDS primi 700 baz puan seviyelerini geçmişti.

CDS'in bu seviyelere yükselmesi, Türkiye'nin dış borçlanma maliyetlerinin ciddi ölçüde arttığı anlamına geliyordu. Yatırımcıların Türkiye'ye ilişkin risk algısının yükselmesi, hem kamu hem de özel sektör açısından dış finansmana erişimi daha pahalı hale getiriyordu.

Dolayısıyla ekonomi yönetiminin önündeki hedeflerden biri de yalnızca enflasyonu düşürmek değildi. Türkiye'nin risk primini aşağı çekmek, rezervleri güçlendirmek ve dış finansmana daha uygun koşullarda erişebilmesini sağlamak da programın önemli parçaları arasında yer aldı.

Yeni programın temel mantığı neydi?

Bu koşullar altında uygulamaya konulan dezenflasyon programı, yalnızca Merkez Bankası'nın faiz politikasına dayalı bir model olarak tasarlanmadı.

Programın temel yaklaşımı; para politikası, maliye politikası ve gelirler politikasının aynı hedef etrafında eşgüdümlenmesi üzerine kuruldu.

Asgari ücret, memur maaşları ve diğer gelir düzenlemelerinde enflasyon hedeflerinin dikkate alınması amaçlandı. Elektrik, doğalgaz, akaryakıt, vergi ve harç gibi kamu tarafından belirlenen fiyatların da enflasyon hedefleriyle uyumlu biçimde ayarlanması öngörüldü.

Bunun yanında gıda, konut ve enerji gibi alanlarda arzı ve verimliliği artırmaya yönelik politikaların devreye alınması hedeflendi.

Dış dengede ise dalgalı kur rejiminin sürdürülmesi, cari açığın azaltılması ve döviz rezervlerinin güçlendirilmesi öne çıktı.

Mali disiplinin yeniden tesis edilmesi de programın temel ayaklarından biriydi. Kayıt dışılıkla mücadele, yatırım ortamının iyileştirilmesi ve verimliliği artıracak yapısal reformlarla birlikte uzun vadede düşük enflasyon, sürdürülebilir büyüme ve daha güçlü dış denge hedeflendi.

Programın temel varsayımı açıktı: Öncelikle iç talep kontrollü biçimde yavaşlatılacak, enflasyon beklentileri kırılacak ve kamu maliyesi sıkılaştırılacaktı. Ardından fiyat artışlarının hızının kademeli olarak düşmesi ve ekonominin daha dengeli bir yapıya kavuşması beklenecekti.

Ancak bu programın uygulanması, ekonomi yönetiminin kontrolü dışındaki gelişmeler nedeniyle de sürekli sınandı.

Küresel ve iç şoklar programı test etti

Şimşek dönemindeki ekonomi politikalarını değerlendirirken yalnızca faiz, enflasyon ve bütçe kararlarına bakmak yeterli değildi. Programın uygulandığı dönem, Türkiye'nin yanı sıra küresel ekonomide de önemli kırılmaların yaşandığı bir süreç oldu.

Jeopolitik gerilimler, enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar, küresel ticaret politikalarındaki değişimler ve Türkiye'ye özgü siyasi ve ekonomik gelişmeler, ekonomi yönetiminin hareket alanını zaman zaman daralttı.

28 Şubat'ta İsrail ve ABD'nin İran'a yönelik saldırısı küresel piyasalarda yeni bir belirsizlik dalgası yaratırken, enerji fiyatlarındaki oynaklık da arttı. Türkiye açısından enerji fiyatları özellikle önemliydi. Çünkü enerji ithalatı, cari denge ve enflasyon üzerinde doğrudan etkili olan temel kalemlerden biri olmaya devam ediyordu.

Bunun yanında ABD Başkanı Donald Trump'ın küresel ticaret dengelerini değiştiren yeni gümrük tarifeleri, dünya ekonomisinde yeni bir korumacılık dalgası oluşturdu. Türkiye'nin ihracat pazarları, küresel ticaret akımları ve üretim zincirleri açısından ortaya çıkan yeni belirsizlikler ekonomi yönetiminin hesaplarını da etkiledi.

İçeride ise tarımsal üretimi olumsuz etkileyen zirai don ve kuraklık, özellikle gıda fiyatları üzerinden enflasyonla mücadeleyi zorlaştıran unsurlar arasında yer aldı.

Buna siyasi gelişmeler de eklendi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne yönelik 19 Mart 2025’de başlatılan soruşturmanın piyasalarda yarattığı belirsizlikler ve CHP'ye yönelik mutlak butlan kararı, ekonomik beklentiler üzerinde baskı oluşturan gelişmeler arasında yer aldı.

Bütün bu gelişmeler, dezenflasyon programının yalnızca ekonomi yönetiminin tercihleriyle şekillenen bir süreç olmadığını gösterdi.

Bir tarafta yüksek faiz ve sıkı finansal koşulların iç talebi yavaşlatması hedeflenirken, diğer tarafta enerji fiyatları, gıda arzı, jeopolitik gelişmeler ve küresel ticaret politikaları gibi ekonomi yönetiminin doğrudan kontrol edemediği faktörler enflasyonla mücadeleyi zorlaştırdı.

Buna rağmen ekonomi yönetimi, fiyat istikrarı hedefinden geri adım atmadı. Yılsonu açısından yüzde 20'li seviyelerin ortaları kritik eşik olarak belirlenirken, programın başarısının yalnızca enflasyonun düşüp düşmemesiyle değil, bu düşüşün rezervler, cari denge, kamu maliyesi ve finansal istikrarla birlikte sağlanıp sağlanamayacağı üzerinden değerlendirilmesi gerektiği vurgulandı.

Tam da bu noktada Şimşek döneminin asıl sınavı başladı: Türkiye, üç yıl boyunca bir yandan geçmiş dönemin birikmiş mali ve finansal sorunlarını düzeltmeye, diğer yandan yeni şoklara karşı ekonomiyi ayakta tutmaya çalışacaktı.

Sonraki dönemde ortaya çıkan rakamlar ise bu politikanın yalnızca enflasyon üzerinde değil; rezervler, CDS, cari açık, bütçe dengesi, büyüme, istihdam ve sanayinin ekonomideki ağırlığı üzerinde nasıl sonuçlar ürettiğini gösterecekti.

Üç yılda ortaya çıkan tablo

Mehmet Şimşek’in göreve dönüşünün üzerinden geçen üç yıllık dönemde ekonomi programının sonuçları, Türkiye ekonomisinin bazı temel göstergelerinde belirgin bir iyileşme yaşandığını ortaya koyarken, büyüme, sanayi üretimi ve finansman koşulları tarafında ise önemli maliyetlerin oluştuğuna işaret ediyor. Özellikle enflasyon, dış denge, rezervler, risk primi ve kamu maliyesi alanlarında kaydedilen değişim, programın başlangıçtaki hedefleriyle karşılaştırıldığında dikkat çekiyor.

2023 sonunda yüzde 64,8 seviyesinde bulunan tüketici enflasyonu, 2026 Temmuz ayı itibarıyla yüzde 31,8 seviyesine geriledi. Böylece enflasyon, ekonomi programının temel hedeflerinden biri olan fiyat istikrarına doğru önemli bir mesafe kat etti. Enflasyondaki gerilemede sıkı para politikasının yanı sıra maliye ve gelirler politikalarının da etkileri görülmeye başlandı.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, enflasyon verilerini değerlendirirken dezenflasyon sürecinin küresel ve jeopolitik risklere rağmen devam ettiğine dikkat çekti.

Şimşek, “Zorlu küresel ve jeopolitik koşullara rağmen dezenflasyon devam ediyor. Temmuz ayında yıllık enflasyon bir önceki aya göre 0,4 puan gerileyerek yüzde 31,8 gerçekleşti. Aldığımız tedbirler ve dezenflasyon sürecinin etkisiyle hizmet enflasyonunda katılık azalıyor. Eğitim ve kira yıllık enflasyonları geçen yılın aynı ayına göre sırasıyla 31 puan ve 34 puan azaldı. Jeopolitik gelişmeler kaynaklı riskleri etkin şekilde yönetirken mali disiplinden ve kalıcı fiyat istikrarı hedefimizden taviz vermiyoruz” ifadelerini kullandı.

Enflasyondaki düşüşün bedeli büyümede hissedildi

Dezenflasyon sürecinin en önemli tartışma başlıklarından biri ise büyüme tarafında ortaya çıktı. Türkiye ekonomisi 2023 yılında yüzde 5 büyürken, büyüme hızının 2026’da yüzde 3,6’ya gerilemesi, iç talebin kontrollü biçimde yavaşlatılması stratejisinin doğal sonuçlarından biri olarak değerlendiriliyor.

Ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, yüksek enflasyonun beslediği aşırı iç talebi sınırlamak ve fiyat artışlarını kontrol altına almak üzerine kuruldu. Bu nedenle büyümenin önceki döneme kıyasla yavaşlaması, programın maliyetlerinden biri olarak öne çıkıyor. Buna karşılık ekonominin büyümeyi tamamen kaybetmemesi ve pozitif büyümesini sürdürmesi, program açısından önemli kazanımlardan biri olarak değerlendiriliyor.

Buradaki temel tartışma, dezenflasyonun hangi hızla ve hangi ekonomik maliyetle gerçekleştirildiği noktasında yoğunlaşıyor. Enflasyonun düşürülmesi açısından ortaya çıkan olumlu tabloya karşın, yüksek finansman maliyetlerinin üretim, yatırım ve işletme sermayesi üzerinde oluşturduğu baskı, özellikle reel sektörün eleştirilerinin merkezinde yer alıyor.

Sanayideki gerileme iş dünyasının en önemli itirazlarından biri oldu

Reel sektör açısından en dikkat çekici göstergelerden biri ise sanayinin milli gelir içindeki payında yaşanan gerileme oldu.

2023 yılında yüzde 22,8 olan GSYH’de sanayinin payı, 2026’da yüzde 17,9’a geriledi. Bu değişim; yüksek finansman maliyetleri, zayıflayan dış talep ve küresel rekabet koşullarının sanayi üzerindeki baskısını ortaya koyan göstergelerden biri olarak öne çıkıyor.

İş dünyasında son dönemde sıkça dile getirilen “üretimsiz dezenflasyon olmaz” eleştirisinin temelinde de bu tablo bulunuyor. Sanayiciler açısından temel mesele yalnızca enflasyonun düşürülmesi değil, bu süreçte üretim kapasitesinin, yatırımların, ihracatın ve rekabet gücünün korunması.

Dolayısıyla programın önündeki önemli sorulardan biri, dezenflasyon sürecinin sanayi üzerindeki baskısının ne zaman hafifleyeceği ve daha düşük enflasyon ortamının üretim ve yatırımlara ne ölçüde yansıyacağı olacak.

Dış dengede belirgin iyileşme

Programın olumlu sonuç verdiği alanlardan biri ise dış denge oldu.

2026 yılı ilk çeyreğinde bir yıllık dış ticaret açığı geçen senenin aynı dönemine göre 106,3 milyar dolardan 93,6 milyar dolara geriledi. Cari açığın milli gelire oranında da önemli bir iyileşme görüldü. 2023 yılının ikinci çeyreğinde yüzde 5 seviyesinde bulunan cari açığın milli gelire oranı, 2026’nın ilk çeyreğinde yüzde 2,4’e kadar düştü.

Bu gelişmede iç talepteki ılımlı seyir ve turizm gelirlerindeki artış etkili oldu. Türkiye ekonomisinin yüksek cari açık üreten yapısının dengelenmesi, ekonomi programının temel hedefleri arasında yer alırken, dış dengedeki iyileşme aynı zamanda döviz ihtiyacının azaltılması ve finansal kırılganlığın düşürülmesi açısından da önem taşıyor.

Bu noktada programın temel hedeflerinden biri olan iç talebin dengelenmesi ile cari açığın azaltılması arasında doğrudan bir bağlantı bulunuyor. İç talebin kontrollü biçimde yavaşlaması, ithalat talebinin de sınırlanmasına katkı sağlarken turizm gelirlerindeki artış dış dengeyi destekleyen diğer önemli unsur oldu.

İşsizlikte düşüş, işgücüne katılımda sınırlı gerileme

İşgücü piyasasında da üç yıllık dönemin genel görünümü tamamen olumsuz bir tablo ortaya koymadı.

İşsizlik oranı yüzde 9,4’ten yüzde 8,2’ye geriledi. İstihdamda ciddi bir bozulma yaşanmazken, işsizlik oranındaki düşüş programın ekonomik aktiviteyi kontrollü biçimde yavaşlatırken işgücü piyasasında sert bir kırılma yaratmadığını gösteren unsurlardan biri oldu.

Bununla birlikte işgücüne katılım oranı yüzde 53,3’ten yüzde 52,7’ye düştü. Dolayısıyla işsizlikteki gerileme tek başına değerlendirilmemeli; işgücüne katılım oranındaki değişim de dikkate alınmalı. Bu nedenle işgücü piyasasında elde edilen kazanımların kapsamının sınırlı kaldığına ilişkin değerlendirmeler de gündemdeki yerini koruyor.

Kamu maliyesinde deprem ve EYT'nin etkisi

Kamu maliyesi açısından tablo ise daha karmaşık bir görünüm sergiliyor.

6 Şubat depremlerinin yarattığı yeniden inşa ve altyapı harcamaları ile EYT düzenlemesinin bütçe üzerindeki yükü, ekonomi yönetiminin mali disiplin hedeflerini daha zor bir ortamda uygulamasına neden oldu. Bu ve benzeri şokların etkisiyle faiz giderlerinin bütçe giderleri içindeki payı yüzde 10,2’den yüzde 14,9’a yükseldi.

Buna karşılık bütçe açığının milli gelire oranında önemli bir gerileme kaydedildi. 2023 sonunda yüzde 5,1 olan bütçe açığının milli gelire oranı, 2025 sonunda yüzde 2,9’a indi.

Dolayısıyla kamu maliyesinde bir tarafta yüksek faiz giderleri ve geçmiş dönemde ortaya çıkan deprem ile EYT kaynaklı yükler bulunurken, diğer tarafta bütçe açığının milli gelire oranında sağlanan iyileşme dikkat çekiyor.

Bu iki gösterge birlikte değerlendirildiğinde, mali disiplin açısından elde edilen iyileşmenin, yüksek maliyetli bir dönemin ardından gerçekleştiği görülüyor.

CDS'te 700 baz puandan 230 baz puana

Programın en dikkat çekici sonuçlarından biri ise Türkiye’nin risk priminde yaşanan gerileme oldu.

Mehmet Şimşek’in göreve geldiği dönemde 700 baz puan seviyelerine yaklaşan 5 yıllık CDS primi, bugün itibarıyla 230 baz puan civarına kadar geriledi.

Bu değişim, Türkiye’nin dış finansmana erişim maliyetinde önemli bir düşüş anlamına gelirken, uluslararası yatırımcıların Türkiye’ye yönelik risk algısında da belirgin bir iyileşmeye işaret ediyor.

Bakan Şimşek, CDS'teki gerilemeyi ekonomi programına duyulan güvenin göstergelerinden biri olarak değerlendiriyor.

Şimşek, “Risk primimiz (CDS) 2018 yılı Mayıs ayından sonraki en düşük seviyesine geriledi. Uyguladığımız program sayesinde güçlenen finansal istikrar bu iyileşmede etkili olurken dış finansman maliyetlerimiz de önemli ölçüde azaldı. CDS, ekonomi programımıza duyulan güvenin ve program kazanımlarımızın en somut göstergelerinden biri. İyileşen risk primimiz sayesinde dış finansmana erişim kolaylaşırken dış finansman maliyeti de düşmektedir” dedi.

CDS'teki gerileme, programın uluslararası finansman tarafındaki en somut çıktılarından biri olarak öne çıkıyor. Göreve başlanılan dönemde 700 baz puana yaklaşan risk priminin 230 baz puan civarına gerilemesi, Türkiye'nin borçlanma koşullarının ve yatırımcı algısının üç yıllık süreçte önemli ölçüde değiştiğini gösteriyor.

Rezervlerde güçlü toparlanma, KKM'de çıkış

Döviz rezervleri de programın en önemli kazanım alanlarından biri oldu.

Göreve başlanılan dönemde swap hariç net rezervlerin -60 milyar dolara kadar gerilemesinin ardından Merkez Bankası'nın brüt rezervleri 164 milyar doların üzerine çıktı.

Aynı dönemde ekonomi yönetiminin önemli hedeflerinden biri olan Kur Korumalı Mevduat’tan çıkış süreci de büyük ölçüde tamamlandı. Böylece hem Merkez Bankası bilançosu üzerindeki baskının azaltılması hem de döviz pozisyonunun güçlendirilmesi hedeflendi.

Şimşek, rezerv ve KKM sürecini değerlendirirken, “Rezerv konusunu bir endişe olmaktan çıkardık. KKM’den çıkışı önceliklendirdik ve koşullu yükümlülükleri azalttık. Bu program sayesinde Türkiye’nin döviz pozisyonunda çok ciddi bir iyileşme sağlandı” mesajını verdi.

Bu tablo, programın başlangıcındaki rezerv sıkıntısı ile bugün gelinen nokta arasındaki en belirgin farklardan birini oluşturuyor. Rezervlerin 164 milyar doların üzerine çıkması ve KKM stokunun neredeyse tamamen ortadan kalkması, ekonomi yönetiminin finansal istikrar açısından öne çıkardığı başlıca kazanımlar arasında bulunuyor.

Üç yıllık bilanço bu açıdan iki yönlü bir tablo ortaya koyuyor: Enflasyon, cari açık, bütçe açığı, CDS ve rezervlerde belirgin iyileşmeler sağlanırken; büyümedeki yavaşlama, yüksek finansman maliyetleri ve sanayinin GSYH içindeki payındaki gerileme programın maliyet tarafını oluşturuyor. Asıl mesele ise bu kazanımların önümüzdeki dönemde üretim, yatırım ve refah artışına ne ölçüde dönüştürülebileceği.

Yabancı ekonomistlerin bakışı ve uluslararası itibar

Mehmet Şimşek döneminin yalnızca Türkiye’deki ekonomik göstergeler üzerinden değil, uluslararası finans çevrelerinin değerlendirmeleri üzerinden de okunması gerekiyor. Programın en önemli sonuçlarından biri, Türkiye ekonomisine yönelik dış algının 2023’teki yüksek risk döneminden daha öngörülebilir bir noktaya taşınması oldu.

Uluslararası finans çevrelerinde Mehmet Şimşek’in ekonomi programına ilişkin değerlendirmeler genel olarak iyimserlik taşıyor. Programın bütün sorunları çözdüğü yönünde ortak bir görüş bulunmazken, özellikle rezervlerin güçlendirilmesi, Kur Korumalı Mevduat’tan çıkış, finansal istikrarın yeniden tesis edilmesi ve Türkiye’nin dış finansmana erişiminin kolaylaşması, yabancı yatırımcıların dikkat çektiği başlıca başlıklar arasında yer alıyor.

Timothy Ash: “Alternatif ne?”

Bu değerlendirmelerde en sık ve en detaylı görüş bildiren isimlerden biri, RBC BlueBay Asset Management stratejisti Timothy Ash oldu.

Ash, ekonomi programının kusursuz olmadığını, özellikle enflasyonla mücadelede başlangıç aşamasında daha agresif bir sıkılaşmanın tercih edilebileceğini belirtiyor. Buna karşın mevcut ekonomi politikalarının Türkiye ekonomisinin karşı karşıya bulunduğu sistemik riskleri azaltma konusunda önemli sonuçlar verdiğini savunuyor.

Ash’in değerlendirmelerinde özellikle rezervlerdeki toparlanma ve KKM’den çıkış öne çıkıyor. Stratejist, “Şimşek ve ekibi sistemik bir krizi engelledi, rezervleri güçlendirdi, KKM’yi çözdü” değerlendirmesinde bulunuyor.

Ash’in eleştirilere karşı öne çıkardığı temel soru ise “Alternatif ne?” oluyor. Buna göre mevcut programın eleştirilebilecek yönleri bulunmakla birlikte, ekonomi politikasında ani bir değişikliğe gidilmesinin Türkiye'yi yeniden yüksek kırılganlık dönemine taşıma riski bulunuyor.

Bu yaklaşım, yabancı yatırımcıların Şimşek programına bakışındaki temel ayrımı da ortaya koyuyor: Programın bütün hedeflerine ulaşılmış olduğu düşünülmüyor ancak mevcut politikaların önceki döneme kıyasla finansal istikrarı güçlendirdiği ve Türkiye’nin dış şoklara karşı dayanıklılığını artırdığı yönünde bir kanaat bulunuyor.

Barclays: Normalleşme dikkat çekti

Uluslararası finans kuruluşlarından Barclays’in analistleri de özellikle 2025 Mart sonrası dönemde Türkiye ekonomisine ilişkin değerlendirmelerinde ekonomi yönetiminin attığı adımlara dikkat çekti.

Barclays analistleri, ekonomi yönetiminin gerekli adımları attığına, dolarizasyon eğiliminin ve sermaye çıkışlarının hızla normalleştiğine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Bu değerlendirmeler açısından önemli nokta, yabancı yatırımcıların Türkiye’ye bakışının yalnızca faiz oranları üzerinden değil, para politikasının öngörülebilirliği, rezerv birikimi ve finansal istikrar üzerinden de şekillenmesi oldu.

Seaport Global: Piyasanın verdiği mesaj

Seaport Global’den Himanshu Porwal da Türkiye ekonomisine ilişkin değerlendirmelerinde Hazine ve Merkez Bankası'nın attığı adımların piyasa tarafından karşılık bulduğuna dikkat çekti.

Porwal’ın değerlendirmelerinde kurun kontrol altında tutulması ve ekonomi yönetiminin gereken adımları atması öne çıktı.

Bu noktada Türkiye'nin CDS primindeki gerileme de uluslararası yatırımcıların risk algısındaki değişimin önemli göstergelerinden biri olarak değerlendiriliyor. Şimşek’in göreve geldiği dönemde 700 baz puan seviyelerine yaklaşan 5 yıllık CDS priminin bugün itibarıyla 230 baz puan civarına gerilemesi, Türkiye’nin finansal risk algısında yaşanan değişimi somutlaştıran göstergelerden biri.

Büyük yatırım bankalarının Türkiye yaklaşımı değişti

Türkiye’ye yönelik uluslararası kurumsal algıdaki değişimin bir diğer göstergesi ise dünyanın önde gelen yatırım bankalarının raporlarında görüldü.

Citi, JP Morgan, Bank of America ve Goldman Sachs gibi büyük yatırım kuruluşlarının 2024-2025 döneminde Türkiye'ye yönelik değerlendirmelerini belirgin biçimde olumlu yönde değiştirdiği ifade edildi.

Timothy Ash'in değerlendirmelerinde de sıkça referans verilen bu değişim, Türkiye'nin uluslararası yatırımcılar açısından yeniden değerlendirilmeye başlandığını gösteren unsurlardan biri olarak öne çıktı.

Citi'nin Türkiye'deki değişimi tanımlamak için kullandığı “rönesans” ifadesi de bu dönüşümün sembollerinden biri haline geldi.

Burada dikkat çeken nokta, uluslararası yatırımcıların Türkiye ekonomisine ilişkin beklentilerinin tamamen risksiz bir tabloya dönüşmemesi. Yüksek enflasyon, jeopolitik riskler, küresel faiz ortamı ve Türkiye'nin finansman ihtiyacı hâlâ yakından takip edilen başlıklar arasında bulunuyor. Ancak ekonomi politikalarının daha öngörülebilir hale gelmesi, yatırımcıların Türkiye'ye ilişkin risk değerlendirmesinin değişmesine katkı sağladı.

Şimşek'in kişisel itibarı Türkiye için avantaja dönüştü

Mehmet Şimşek'in uluslararası finans çevrelerindeki kişisel itibarı da ekonomi programının anlatılmasında önemli bir unsur oldu.

Eski Merrill Lynch ekonomisti ve stratejisti olan Şimşek, Londra ve New York başta olmak üzere uluslararası yatırım çevrelerinde uzun yıllardır tanınan bir isim. Haziran 2023'te göreve dönmesinin ardından gerçekleştirdiği yatırımcı toplantıları ve uluslararası temaslar, Türkiye'nin yeni ekonomi politikasının doğrudan anlatılması açısından önemli bir kanal oluşturdu.

Londra, New York, Singapur ve Körfez ülkelerinde gerçekleştirilen roadshow'larda ekonomi programının temel hedefleri yatırımcılara aktarıldı.

Şimşek'in bu temaslarda verdiği mesajların temelinde para ve maliye politikalarında öngörülebilirliğin yeniden sağlanması, rezervlerin güçlendirilmesi, enflasyonun düşürülmesi, cari açığın kontrol altına alınması ve Türkiye'nin uluslararası sermayeye erişiminin daha sağlıklı hale getirilmesi bulunuyordu.

Uluslararası yatırımcı çevrelerinde Şimşek'in “güvenilir ve iletişimi güçlü bir muhatap” olarak değerlendirilmesi, Türkiye'nin ekonomi politikasına yönelik iletişim açısından da önemli bir avantaj sağladı.

Bu nedenle Şimşek'in uluslararası itibarı, yalnızca kişisel bir başarı hikâyesi olarak değil, Türkiye'nin ekonomi programının yabancı yatırımcılara anlatılmasında kullanılan önemli bir diplomasi kanalı olarak değerlendirilebilir.

Eleştiriler ve tartışmalar

Ancak Türkiye'deki tablo, uluslararası yatırımcıların değerlendirmelerinden daha farklı ve çok daha tartışmalı.

Üç yıllık süreçte ekonomi programına yönelik eleştiriler özellikle yüksek faiz, krediye erişim, büyüme, sanayi üretimi, hayat pahalılığı, satın alma gücü, vergi yükü ve gelir dağılımı başlıklarında yoğunlaştı.

Muhalefet partileri ve iş dünyasının bir bölümü, enflasyonu düşürmek amacıyla uygulanan yüksek faiz politikasının ekonomik aktivite üzerinde gereğinden fazla baskı oluşturduğunu savundu. Özellikle KOBİ'lerin finansmana erişiminin zorlaşması, yüksek kredi maliyetleri ve işletme sermayesi ihtiyacının artması, reel sektörün en önemli şikâyetleri arasında yer aldı.

Konut ve otomotiv gibi yüksek kredi kullanımına dayalı sektörlerde de benzer bir baskı ortaya çıktı.

Bu eleştirinin tamamen karşılıksız olduğunu söylemek mümkün değil. Çünkü programın doğası gereği iç talebin yavaşlatılması ve finansal koşulların sıkılaştırılması, kredi maliyetlerinin yükselmesine ve ekonomik aktivitenin yavaşlamasına neden oldu. Nitekim 2023 yılında yüzde 5 olan büyüme hızının 2026'da yüzde 3,6'ya gerilemesi de bu maliyetin göstergelerinden biri olarak ortaya çıktı.

Bununla birlikte ekonomi yönetiminin açısından bakıldığında, yüksek enflasyonun kalıcı hale geldiği bir ortamda yalnızca düşük faiz ve yüksek kredi büyümesiyle ekonomik aktiviteyi desteklemenin sürdürülebilir olmadığı savunuluyor. Dolayısıyla burada temel tartışma, yüksek faizin gerekli olup olmadığı kadar, faizin ne kadar süreyle yüksek tutulacağı ve ekonominin üretim kapasitesinin bu süreçte ne ölçüde korunacağı noktasında yoğunlaşıyor.

“Enflasyon düştü ama hayat neden ucuzlamadı?”

Programın en güçlü eleştirilerinden biri ise hayat pahalılığı konusunda ortaya çıktı.

Enflasyon oranının yüzde 64,8'den yüzde 32,6'ya gerilemesi, fiyat artış hızının önemli ölçüde yavaşladığını gösteriyor. Ancak enflasyonun düşmesi, fiyatların gerilemesi anlamına gelmiyor. Fiyatlar artmaya devam ettiği sürece, yalnızca artışın hızı düşüyor.

Bu nedenle vatandaş açısından hissedilen hayat pahalılığı ile resmi enflasyon oranı arasındaki tartışma devam ediyor.

Özellikle emekliler, ücretliler ve sabit gelirliler açısından satın alma gücündeki kayıpların tamamen telafi edilmediği yönündeki eleştiriler, programın sosyal maliyetine ilişkin tartışmaların merkezinde yer alıyor.

Şimşek ise bu eleştirilere karşı çalışanların ve emeklilerin gelirlerinin enflasyonun üzerinde artırıldığını belirterek, kalıcı refah artışının ancak kalıcı fiyat istikrarıyla mümkün olabileceğini savunuyor.

Şimşek, bu konuda şu değerlendirmeyi yaptı:

“Çalışanlarımızın ve emeklilerimizin her zaman yanında olduk. Aylık ve ücretlerinde enflasyonun üzerinde artışlar yaparak alım güçlerini destekledik. Hayat pahalılığı problemi olduğunu biliyoruz ve bu sorunu çözmek için çalışıyoruz. Nihai hedefimiz kalıcı fiyat istikrarıyla birlikte sürdürülebilir refah artışını sağlamaktır.”

Buradaki tartışmanın iki tarafı bulunuyor. Ekonomi yönetiminin yaklaşımına göre yüksek enflasyonun kalıcı biçimde düşürülmesi, uzun vadede satın alma gücünün yeniden tesis edilmesinin ön koşulu. Muhalefet ve programı eleştiren kesimler ise bu hedefe ulaşılırken düşük ve orta gelirli kesimlerin yaşadığı kayıpların daha güçlü sosyal politikalarla telafi edilmesi gerektiğini savunuyor.

“Üretimsiz dezenflasyon olmaz” eleştirisi

İş dünyasının bir bölümünün en güçlü itirazlarından biri de üretim tarafında yaşanan baskıya yönelik.

2023 yılında yüzde 22,8 olan GSYH'de sanayinin payının 2026'da yüzde 17,9'a gerilemesi, yüksek finansman maliyetleri ve zayıflayan dış talep ile birlikte değerlendirildiğinde, reel sektörün neden endişe duyduğunu ortaya koyuyor.

Bu nedenle “üretimsiz dezenflasyon olmaz” yaklaşımı, ekonomi programına yönelik eleştirilerin önemli başlıklarından biri haline geldi.

Ancak burada da iki farklı hedef karşı karşıya geliyor. Bir tarafta fiyat istikrarının sağlanması için talebin ve kredi büyümesinin kontrol altında tutulması gerekiyor. Diğer tarafta ise Türkiye'nin büyümesini sürdürebilmesi için sanayi üretiminin, yatırımların ve ihracat kapasitesinin korunması gerekiyor.

Dolayısıyla programın önümüzdeki dönemdeki başarısı yalnızca enflasyonun daha da düşürülmesiyle değil, dezenflasyonun üretim ve yatırım ortamını yeniden güçlendirecek bir aşamaya taşınmasıyla ölçülecek.

Sonuç: Asıl sınav henüz bitmedi

Üç yıllık tablo, Mehmet Şimşek döneminin tek bir gösterge üzerinden değerlendirilemeyeceğini ortaya koyuyor.

Bir tarafta tüketici enflasyonunun yüzde 64,8'den yüzde 31,8'e gerilemesi, dış ticaret açığının 106,3 milyar dolardan 93,6 milyar dolara düşmesi, cari açığın milli gelire oranının yüzde 5'ten yüzde 2,4'e gerilemesi, işsizlik oranının yüzde 9,4'ten yüzde 8,2'ye inmesi, bütçe açığının milli gelire oranının yüzde 5,1'den yüzde 2,9'a düşmesi, CDS priminin 700 baz puan seviyelerine yaklaşan dönemden 230 baz puan civarına gerilemesi ve brüt rezervlerin 164 milyar doların üzerine çıkması gibi önemli kazanımlar bulunuyor.

Diğer tarafta ise büyümenin yüzde 5'ten yüzde 3,6'ya yavaşlaması, sanayinin GSYH içindeki payının yüzde 22,8'den yüzde 17,9'a gerilemesi, yüksek faiz ve finansman maliyetlerinin reel sektör üzerindeki baskısı, hayat pahalılığının devam etmesi ve satın alma gücüne ilişkin tartışmalar da bulunuyor.

Veriler, finansal istikrar ve makroekonomik dengeler açısından belirgin bir toparlanmaya işaret ederken, bu toparlanmanın vatandaşın günlük hayatına, sanayi üretimine, yatırımlara ve sürdürülebilir refah artışına ne ölçüde yansıyacağı konusunda hâlâ cevaplanması gereken sorular bulunduğunu gösteriyor.

Uluslararası yatırımcıların Şimşek ve ekonomi programına yönelik daha olumlu yaklaşımı da bu çerçevede okunmalı. Yabancı finans çevreleri açısından Türkiye'nin yeniden öngörülebilir bir ekonomi politikası çerçevesine dönmesi önemli bir kazanım olarak görülüyor. Ancak yatırımcı güveninin kalıcı hale gelmesi için enflasyonun daha da düşmesi, rezervlerin korunması, mali disiplinin sürdürülmesi ve ekonomik büyümenin yeniden güçlendirilmesi gerekiyor.

Önümüzdeki dönemin asıl sınavı da burada başlayacak.

Türkiye'nin son üç yılda yeniden tesis etmeye çalıştığı makroekonomik dengelerin kalıcı fiyat istikrarına, daha güçlü üretime, daha yüksek yatırımlara ve nihayetinde vatandaşın refahında hissedilen bir artışa dönüşüp dönüşmeyeceği, Mehmet Şimşek döneminin nihai bilançosunu belirleyecek.

Başka bir ifadeyle, ilk üç yılın temel sınavı ekonomiyi istikrara kavuşturmak oldu. Önümüzdeki dönemin sınavı ise bu istikrarı kalıcı refaha dönüştürmek olacak.

Kaynak: Ekonomim
İlgili Haberler
Borsa FIFA’da son düdüğü kim çalacak? Dünya Gazetesi · 3 saat önce Borsa Financial Times: Fed Başkanı Warsh eylülde faiz artırabilir Dünya Gazetesi · 5 saat önce Borsa Enflasyonda yüksek gelirse Fed'in planı ne? Borsanın Gündemi · 8 saat önce Borsa Enflasyonda yükseliş sürerse Fed ne yapacak? Borsanın Gündemi · 8 saat önce Makroekonomi LOGO için 2Ç26 bilanço sonrası hedef fiyat düştü Paratic · 9 saat önce

Yorumlar (0)

Giriş yaparak yorum yazabilirsin.

İlk yorumu sen yaz.