PATRONLAR ÖLMESİN DİYE ÖLEN ŞİRKETLER (3)
Acil servis filmlerinden bilirsiniz, kapıdan aynı anda birçok hasta girer. Hangisine önce bakacaksın, hangisine ne yapacaksın, hangisi için yapılacak bir şey kalmamış.
Buna “triyaj” deniyor ve tıbbın en acımasız görünen kısmı aslında en merhametli kısmı. Çünkü triyajı yapmayan acil servis, kurtarılabilecek hastayı kurtarılamayacak olanın başında beklerken kaybeder.
Bizim kurumsal iflas mevzuatımız ve kültürümüz, kapıdan giren her hastaya aynı ilacı veren bir servis. İlacın adı zaman…
Konkordato mühleti, yeniden yapılandırma, bir uzatma daha. Bu seride önce dosyaların o zamanın sonunda birer birer iflasa sürüklendiğini, sonra da sistemin aslında kimi tedavi ettiğini söyledim. Şirketi değil, sahibini.
Şimdi sıra ayrımda… Çünkü zordaki şirket tek tip değildir ve hepsini aynı kefeye koyan analiz yüzdürme kadar tembel bir iş yapar.
Birinci hasta, iktisadi ömrünü doldurmuş, hatta varoluş nedenini yitirmiş bir şirket.
Müşteri sayısı her yıl azalıyor, cirosu eriyor, maliyeti cirosundan daha hızlı artıyor. Sattıkça zararını büyütüyor. Çalışanına ne maaşını tam ödeyebiliyor ne de bir gelecek vaat edebiliyor; devlete vergi yerine borç dosyası bırakıyor. Bu şirketin sorunu bilançosu değil, varlık sebebi. Buna verilecek her kredi ve her mühlet, ölümü pahalılaştırmaktan başka işe yaramaz. Hızlı ve ucuz tasfiye, başta o çalışanlar olmak üzere herkes için merhametin ta kendisidir.
İkinci hasta, işi sağlam ama bilançosu çürük bir şirket...
Ürettiği şeye talep var, operasyon para kazanıyor. Ama ya az sermaye ve çok borçla kurulmuş ya da nakit akışını yönetememiş. Hastalık işletmede değil, pasif tarafında. Doğru işleyen bir dünyada bu şirket sermaye piyasasından ortak bulur, borcunu vadeye yayar, yoluna bakar. Bizde piyasa sığ olduğu için çare, yeniden yapılandırmaktan ve çoğu zaman bir kan değişikliğinden geçiyor. Şirketi o bilançoya sokan yönetimin, şirketi o bilançodan çıkaracak bir yönetim olmadığını kabul etmek şartıyla.
Üçüncü hasta, stratejik olan enerji santrali gibi...
Ülkenin ürettiği elektriğe ihtiyacı var, yerine koyacak fazla üretici yok, ama proje hafif özkaynak ve bolca borçla kurgulanmış. Burada “batmasın” diyenler haklı. Yalnız neyin batmaması gerektiğine doğru teşhisi koymak kaydı ila. Türkiye’nin o santrale ihtiyacı var. O santralin hissedarına ihtiyacı yok. Türbin dönmeye devam etsin, borç hisseye dönsün, sahip değişsin. Stratejik önem, varlığın argümanıdır, sahibinin değil. Bu ikisini karıştırdığımız her seferinde, milli çıkar kılığında patron kurtarmış olduk.
Dördüncü hasta, yarım kalmış proje.
Gayrimenkul geliştiricisinin elinde yarısı yükselmiş bloklar var. Binanın kaba inşaatı bitmiş, geliştiricinin sermayesi ve takati da bitmiş. Burada kurtarılacak olan şirket bile değil, projenin kendisi. Tamamlama sermayesi olan devralsın, hak sahipleri evine kavuşsun, geliştirici hesabını tasfiye masasında versin.
Liste uzar.
Cirosu lirayla, borcu dövizle yazılmış olduğu için bir gecede batık görünen bir şirket.
Kurucusunun gölgesinden çıkamamış, veraset kavgasında kilitlenmiş bir aile şirketi.
Büyürken savrulmuş, küçülmeyi kabul etse belki de yaşayacak bir şirket.
Her dosya ayrı, her tedavi ayrı… Mevcut düzenin en büyük günahı da zaten bu. Hepsine aynı ilacı veriyor. Zaman. Hâlbuki zaman sadece ikinci hastanın ilacı. Birincisi için zehir.
Peki, bunca farklı hasta varken, reçeteyi kim yazacak?
Cevaba geçmeden önce asıl tıkanıklığı ortaya koyalım.
Bu düzende alacaklının, yaşayabilir bir işletmeyi sahibinden devralması sahibin rızasına bağlı. Kağıt üstünde yol yok değil. Bankaların yeniden yapılandırma çerçevesinde alacaklarını sermayeye çevirmesi mümkün. Ama hissedar razı olmadan hissesi “sulandırılamıyor”; yani sermaye artırımıyla hissesi ufalamıyor. Alacaklılar borçluya her planı dayatamıyor, koruma işletmeye değil, borçluya işliyor. Çıkış kapısı var; kilidi patronun cebinde. Zaten o yüzden masada bu konu neredeyse hiç konuşulmuyor. Bir imkânın mevzuatta yer alıp pratikte kullanılmaması, sistemin kimi koruduğunun başlı başına bir kanıtıdır.
Önerim şu.
Koruma adresini değiştirsin. Sıkıntıya giren şirkette soru “borçluyu nasıl koruruz” olmaktan çıksın, “bu işletme sahibinden bağımsız yaşamayı hak ediyor mu” olsun.
Hak ediyorsa taze sermaye girebilsin, alacaklılar borcu hisseye çevirebilsin, gerekirse mevcut hissedarlar ayrılabilsin, yönetim daha ehil ellere geçsin.
Yalnız borcun hisseye dönmesi nihai hedef değildir. Banka iyi işletmeci olmaz, çoğu fon da olmaz. Dönüşüm, yaşayabilir bir işletmeye ehil bir sahip bulunana kadar kurulan köprüdür ve köprünün öbür ucunda satış olduğunu bilen alacaklı, işletmeyi köprüde bekletmez.
Hak etmiyorsa, tasfiye hızlı, ucuz ve öngörülebilir olsun. Ve dürüst patron, kişisel iflasını makul sürede kapatıp damgasız biçimde yeni işine başlayabilsin.
Dikkat edin, bu paketin içinde patrona da bir şey var. Bugünkü düzende patron ne ölüyor ne de yaşıyor. Kefalet zincirinde, yasaklı listelerinde, haciz tebligatları arasında yıllarca sürünüyor. İkinci şans, ancak birinci şirketin kapısını kapatmayı bilen sistemlerde var.
Triyajı kimin yapacağına gelince.
Önerdiğim düzenin asıl marifeti burada. Kimse. Maslak’ta bir komisyon kurulup sıkıntıdaki şirketler kategorilere ayrılmayacak. Ayrımı “yeni para” yapacak. Koruma sahipten işletmeye geçtiğinde, yaşamayı hak eden işletmeye para koyacak çok çıkar. Kimse para koymuyorsa, piyasa o işletme hakkında kararını vermiş demektir.
Bugünkü düzende aynı kararı kimin verdiğini hatırlayalım. Zararı yazmak istemeyen banka ile koltuğu bırakmak istemeyen patron. İkisinin de cevabı sorudan önce belli.
Bir dürüst öngörüde bulunayım. Bu düzenin ilk kazananları batık kredi fonları, varlık yönetim şirketleri, yabancı yatırımcılar ve bilançoları temizlenen bankalar olacak. Çalışanları, tedarikçileri ve diğer paydaşları saymama bile gerek yok.
Bazı şirketler de bugünkünden daha hızlı tasfiye edilecek. Bunu saklamanın alemi yok. Kendi sermaye piyasasını kırk yılda derinleştirememiş bir ülkenin triyajı, bir süreliğine başkasının sermayesiyle yapılır.
Bunu okuyup “bizde olmaz” diyeceklere tek bir soru bırakayım. Bugün elimizde hiçbir iflas mevzuatı olmasaydı ve sıfırdan yazsaydık, borçluyu yönetimde bırakıp alacaklıyı yıllarca bekleten, sonunda dosyaların çoğunu iflasa deviren bu mekanizmayı mı kurardık?
Cevabınız hayırsa, mevcut düzeni savunmuyorsunuz. Sadece ona alışmışsınız. Alışkanlıkla hak arasındaki farkı ise en iyi alacağını alamayanlar bilir.
Bu dediklerimin kanun tekniği tarafı elbette var ve az iş değil. İcra ve iflas Kanunu'ndan konkordato hükümlerine, finansal yeniden yapılandırma çerçevesinden belki bankaların karşılık mevzuatına kadar uzanan bir uyarlama listesi çıkar. O listeyi yazmak bu yazı dizisinin işi değil, tek başıma harcım da değil.
Bu yazıların derdi daha öncelikli. Reformun maddelerine geçmeden önce ruhunda anlaşmak. O ruh da şu:
“Değer yaratmayan ayıklanacak, değer yaratan yaşamaya devam edecek.”
Kimi rehabilite edilecek, kimi birleşecek, kimi tasfiyeye gidecek, ama hiçbiri yüzdürülmeyecek. Bu cümlede anlaşılmadan yazılacak her mevzuat, eski soruyu yeni kelimelerle sormaya devam eder.
Kanun koyucunun masasında bu iş için gereken malzemenin tamamı mevcut. ABD’nin Chapter 11’in yapısı ortada, AB’nin iki direktifi tercüme edilmeyi bekliyor, BDDK’nın elinde hangi kredinin yüzdüğünü gösteren veri var. Eksik olan bilgi değil. Eksik olan, kaybedecek olanların vermesi gereken bir karar.
Konkordato dosyalarının ilk taksiti bu yıl geldi. İkinci taksit seneye…
Süreler dolacak, dosyalar açılacak ve iki yıl önce “kurtardık” dediğimiz şirketlerin önemli bir kısmı için aynı haberi bir daha okuyacağız. O gün geldiğinde asıl tartışmamız gereken, hangi şirketin battığı olmayacak. Bunca yıldır kimi koruduğumuz olacak.
Yazının orijinaline https://hguvenal.substack.com/p/her-hastaya-ayn-tedavi?r=nslov&utm_medium=ios&triedRedirect=true web adresinden ulaşabilirsiniz.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.