7 Ağustos 2026, Cuma · 10:48 Piyasalar Açık
borsapanel.com Borsanın nabzı, tek panelde.
Abone Ol

Direniş ekseninin stratejik bilançosu: Vekiller kime yaradı?

İran’ın "direniş ekseni" (Mehwar al-Muqawama) olarak adlandırdığı yapı, onlarca yıldır Tahran’ın bölgesel ileri savunma ve caydırıcılık doktrininin omurgasını oluşturdu. Hizbullah, Husiler, Irak’taki Şii milisler, bir yö…

Bugün eksen "yok edildi" demek abartıdır. Ancak klasik formunda, yani Tahran’ın merkezi koordinasyonu altında bölgesel derinliğini koruyan bir sistem olarak da durmamaktadır. Daha ziyade yerelleşmiş, dağınık, hayatta kalma odaklı ve giderek otonom bir ağa dönüşmüştür. Asıl mesele ise şudur: Bu aktörlerin yıllarca sürdürdüğü mücadele kime ne kazandırdı? Bulundukları toplumlara barış, egemenlik ve refah mı getirdi, yoksa İsrail ve ABD’ye müdahale meşruiyeti, operasyonel fırsat ve stratejik durum değişikliği mi sağladı? Net bilanço, ikinci yönde ağır basmaktadır.

Türkiye bölgesinde barış ve istikrar ararken, kimler bunun bozulması için proje yapıyor, değişik yapılara yanlış hesaplarla destek sağlıyor, huzursuzluklara zemin sağlıyor?


Hizbullah ve Lübnan: Hayatta kalma, ama ne pahasına?

Hizbullah 2023-2024 savaşında ve 2026’daki İran savaşına sınırlı katılımında ağır kayıplar verdi. Roket envanteri dramatik biçimde eridi, komuta kademesi darbe yedi, Suriye lojistik koridoru Esad’ın 2024 sonundaki düşüşüyle koptu. Buna rağmen örgüt 2026 yazında hâlâ güney Lübnan’da varlık göstermekte, silah bırakmayı reddetmekte ve "direniş" anlatısını yeniden üretmeye çalışmaktadır. Lübnan hükümeti ise ABD arabuluculuğundaki çerçeve anlaşmalar üzerinden Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını ve Lübnan Silahlı Kuvvetleri’nin güneyde kontrolü ele almasını hedeflemektedir.

Sonuç Lübnan toplumu açısından nettir. Ülke ekonomik çöküş, yerinden edilme, altyapı tahribatı ve siyasal parçalanma içindedir. Hizbullah’ın "Lübnan’ı savunduğu" iddiası, pratikte Lübnan’ı İsrail’in sistematik yıpratma ve ABD’nin diplomatik baskı alanı haline getirmiştir. Örgütün varlığı, İsrail’e "güvenlik tehdidi" gerekçesiyle sınır ötesi operasyon ve fiilî yerleşimler için sürekli meşruiyet üretmiştir. Lübnan’a barış veya refah gelmemiştir. Gelen, devlet içi silahlı bir aktörün varlığının Lübnan devletinin egemenliğini ve uluslararası konumunu sürekli zayıflatmasıdır.


Husiler ve Yemen: Otonomi, ama bölgesel bedel

Husiler, eksenin en bağımsız ve görece "başarılı" görünen unsuruydu. Kızıldeniz’deki gemi saldırıları 2023-2025’te küresel ticaret ve enerji rotalarını etkiledi. 2026 İran savaşı sırasında görece temkinli kaldılar; ancak yaz aylarında yeniden Suudi Arabistan bağlantılı denizcilik ve altyapıya yönelik saldırılara döndüler. Bu, hem Tahran’ın baskısıyla hem de kendi yerel hesaplarıyla örtüşebilir.

Yemen açısından bilanço yıkıcıdır. On yıldan fazla süren savaş, açlık, salgın hastalıklar, milyonlarca yerinden edilmiş insan ve parçalanmış bir devlet bırakmıştır. Husilerin "direniş"i, Yemen’i ne egemen bir aktör haline getirmiş ne de halkına istikrar sağlamıştır. Bunun yerine ülke, Suudi Arabistan ve Batı’ya karşı sürekli bir gerilim kaynağı olarak kalmıştır. Bu durum Riyad ve Washington’a Yemen coğrafyasını güvenlikleştirme ve müdahale etme gerekçesi vermiştir. Kısaca: Husi varlığı, bölgesel deniz yollarını ve enerji güvenliğini "İran tehdidi" çerçevesine oturtarak ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’ın operasyonel ve diplomatik manevra alanını genişletmiştir.


Irak milisleri ve Suriye: Derinliğin çöküşü

Irak’taki Şii milisler uzun süre Tahran’ın en sağlam dayanağıydı. 2026 savaşında bir kısmı ABD ve Körfez hedeflerine saldırılar düzenledi; ancak aynı dönemde önemli bir bölümü silah bırakma ve devlete entegrasyon sinyalleri verdi. Haşdi Şabi (Halk Savunma Güçleri – PMF) içindeki parçalanma belirgindir. Kataib Hizbullah ve Nucaba gibi bazı gruplar hâlâ Tahran’a yakın dururken, diğerleri yerel siyasi hesaplarla mesafe almaktadır.

Suriye ise eksenin en kritik kayıplarından biri olmuştur. Esad’ın düşüşü, İran’ın Lübnan’a kara köprüsünü kesmiş, rejim yanlısı milislerin dağılmasına yol açmış ve Tahran’ın Levant’taki stratejik derinliğini fiilen sona erdirmiştir. Irak ve Suriye’deki "İran destekli" unsurlar, bulundukları ülkelerde ne kalıcı egemenlik ne de halka refah getirmiştir. Aksine, bu ülkeleri sürekli iç ve dış çatışma alanına çevirerek ABD’ye ve bölgesel rakiplere "istikrarsızlık kaynağı" gerekçesiyle müdahale ve baskı imkânı sağlamıştır.


Hamas ve Gazze: En pahalı örnek

Hamas, direniş ekseninin "Filistin ayağı" olarak sunuldu. 7 Ekim 2023 ve sonrasındaki savaş Gazze’yi fiziksel olarak yerle bir etti. 2026 ortası itibarıyla Hamas hâlâ Gazze’nin bir kısmında fiilî kontrol iddiasında bulunmakta; hükümetini "teknokrat komiteye" devretme adımları atmakta ama silah bırakma konusunda direnmektedir. İsrail ise toprak kontrolünü fiilen genişletmiş durumdadır. Elbette bu genişleme kabul edilecek türden bir şey değildir.

Filistin halkı açısından sonuç tarihsel bir yıkımdır: Yüz binlerce can kaybı, kitlesel yerinden edilme, altyapının çöküşü ve siyasi ufuk kaybı. "Direniş" retoriği, Gazze’yi İsrail’in uzun süreli askerî ve güvenlik operasyonları için meşru bir hedef haline getirmiştir. Aynı zamanda ABD ve İsrail’e "terör altyapısını yok etme" adı altında bölgesel güç dengelerini yeniden şekillendirme fırsatı vermiştir. İsrail’in ABD mali, politik ve daha da önemlisi silah desteği ile Gazze’yi ezdiği açıktır. Filistin’e barış, devletleşme veya refah gelmemiştir. Gelen, daha derin bir stratejik yalnızlık ve fiilî parçalanmadır.

Asıl olan Filistin devleti ve ülkesidir, ülkenin egemenlik meselesidir, savaşın bitirilmesi ve barışın sağlanmasıdır. Savaşı türlü şekillerde sürdürme düşüncesi İran ve İsrail’in öne çıkardığı argümanlarken İran gerilemiş, ABD destekli İsrail alan genişletme imkânı İsrail’in ABD mali, politik ve daha da önemlisi silah desteği ile Gazze’yi ezdiği açıktır. bulmuştur. İsrail’in barış anlaşması masasına oturtulması nasıl sağlanacak, bunu kim yapabilecek, yöntemi ne olacak?


Körfez ülkeleri ve durum değişikliği: Sessizlikten pragmatik yeniden konumlanmaya

İran’ın vekil politikasının en net yansıdığı ve aynı zamanda en maliyetli sonuç verdiği coğrafyalardan biri Körfez’dir. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Katar, Kuveyt ve Umman, 2023-2025 döneminde büyük ölçüde "sessiz kalma" veya temkinli dengeleme siyaseti izledi. Bazıları (özellikle BAE ve Bahreyn) İbrahim Anlaşmaları çerçevesinde İsrail’le normalleşmeyi sürdürürken, Suudi Arabistan Filistin meselesini şart koşarak mesafesini korudu. Katar ve Umman arabuluculuk kanallarını açık tuttu. Hepsi, İran’la 2023 Çin arabuluculuğundaki yumuşama sürecinin meyvelerini korumaya çalıştı.

2026 savaşı bu dengeyi bozdu. İran, ABD-İsrail saldırılarına misilleme olarak Körfez’in enerji tesislerini, havaalanlarını ve altyapısını hedef aldı. BAE en ağır darbeyi alan ülke oldu; Suudi Arabistan, Bahreyn ve diğerleri de ciddi hasar gördü. Hürmüz Boğazı fiilen silah haline getirildi. Temmuz-Ağustos 2026’da ise Husiler, Suudi Arabistan’a yönelik deniz ablukası ilan ederek ve Yanbu-Jizan hattındaki enerji altyapısına saldırarak ikinci bir boğaz (Babülmendeb) üzerinden baskı uygulamaya başladı. Böylece Körfez ülkeleri, İran’ın "ileri savunma" doktrininin doğrudan bedelini ödemek zorunda kaldı.

Ağustos 2026 itibarıyla tablo şöyledir:

• BAE ve Bahreyn: İbrahim Anlaşmaları’nı koruyup derinleştirdi. BAE, İsrail’le güvenlik iş birliğini (Demir Kubbe konuşlandırması dahil) ileri taşıdı ve daha şahin bir tutum sergiledi. Aynı zamanda savaş sonrası İran’la pragmatik temas kanallarını yeniden açtı. Enerji güvenliği için Fujairah hattını genişletme yoluna gitti.

• Suudi Arabistan: Savaş sırasında doğrudan tarafsızlık görüntüsü verdi, arabuluculuk (Pakistan-Katar hattı) destekledi, İran’la diplomasi kanallarını tamamen kapatmadı. Ancak gizli/örtülü misillemeler ve Irak’taki milis hedeflerine ABD’yle ortak saldırılar da gerçekleştirdi. İsrail’le normalleşme ihtimali Gazze ve savaş riskleri nedeniyle daha da uzaklaştı. Riyad, Pakistan’la savunma anlaşmasını güçlendirdi, Türkiye-Mısır-Katar ekseninde alternatif bir güvenlik-diplomatik ağ ördü ve kendi kendine yeterlilik (doğu-batı boru hattı kapasite artırımı) arayışını hızlandırdı. Suudi-BAE gerilimi ise daha görünür hale geldi. Bugünlerde Pakistan-Türkiye-Suudi Arabistan savunma güvenlik iş birliği anlaşması imzalanması bekleniyor.

• Katar ve Umman: Arabulucu rollerini sürdürdü. Katar, ABD-İran görüşmelerinde kilit konumda kaldı. Umman, Hürmüz yönetimi ve diyalog konusunda en esnek aktör olarak öne çıktı.

Genel eğilim, "yönetilebilir bir İran" arayışıdır. Körfez ülkeleri, ABD güvenlik garantisinin tek başına yeterli olmadığını, İsrail’le ittifakın bazıları için (BAE) fayda sağlarken diğerleri için (Suudi) ek risk doğurduğunu gördü. Enerji güvenliği, Hürmüz ve Kızıldeniz’e bağımlılığı azaltacak bypass projeleriyle yeniden tanımlanmaya başlandı. Yeni müttefiklik arayışları (Pakistan, Türkiye, Mısır) ve bölgesel diyalog mekanizmaları güç kazandı. İbrahim Anlaşmaları’nın genişlemesi ise kısa vadede mümkün görünmüyor; mevcut olanlar ise daha çok güvenlik ekseninde derinleşiyor.


Durum değişti: Sahadaki yeni gerçeklik

Ortada bir durum vardı ve şimdi daha başka bir durum var: Durum değişti! Bu durum değişikliği ile ne oldu, buna bakmak varken neden zorlama dolu sözlere giriliyor?

Tüm sahaya bakın. Bölgedeki oyunda İran, Rusya, ABD, İsrail, (olabildiğince) Avrupalı ülkeler ve Körfez ülkeleri vardı (içerideki aktörleri saymıyorum). Bugünkü durumda oyunda kimler kaldı? Hepsi var dense bile bunların yer sıralaması, gücü değişti ve en önemlisi birbirlerinin arasındaki mesafe fazlalaştı. Kaldı ki Rusya burada değil. İran içine kapandı; vekillerini 3-5 yıl önceli derecede destekleyemiyor. Saf değiştirenler oldu.

Bu bir durum değişikliği açıklaması değil midir? Hem kim ne biliyor ki, 10, 100, 1.000… yıl sonrasının beklentisi olanlar bugün kime ne güvence verebilir ki? Bu beklentinin bugüne yararı nedir?

Stratejik muhasebe, uzak ufuklara sığınarak yapılmaz. Bugünün güç korelasyonu, mesafe artışı, öncelik sıralaması ve destek kapasitesi değişmiştir. Bunu görmek, durum değişikliğini kabul etmektir. Zorlama zafer veya yenilgi iddiaları ise bu değişikliği gizlemekten öte bir işlev görmez.


İran vekillerle neyi sağlamış oldu? Durum neye dönüştü?

İran, vekilleri aracılığıyla "ileri savunma", caydırıcılık ve bölgesel nüfuz projeksiyonu hedeflemişti. Pratik sonuç ise farklı oldu. Vekiller, İsrail ve ABD’ye müdahale meşruiyeti ve operasyon alanı sağladı. Suriye köprüsünün çöküşü, Hizbullah ve Hamas’ın yıpratılması, Irak milislerinin parçalanması ve Husilerin yeniden tırmanışı, İran’ın bölgesel derinliğini sistematik olarak eritti. Aynı vekiller, Körfez ülkelerini de doğrudan hedef haline getirerek Tahran’ın komşularıyla ilişkilerini daha kırılgan ve maliyetli bir hale soktu.

Ağustos 2026 itibarıyla durum şu şekilde dönüşmüştür:

• İran’ın vekil ağı, merkezi bir "direniş ekseni" olmaktan çıkıp dağınık, yerel hesaplarla hareket eden ve çoğu zaman Tahran’ın kontrolünden kısmen bağımsız bir yapıya evrilmiştir.

• Körfez ülkeleri, İran tehdidini "yönetilebilir hale getirme" ve güvenlik kaynaklarını çeşitlendirme (ABD + İsrail / Pakistan + Türkiye + Suudi Arabistan / kendi kapasite artırımı) yoluna girmiştir.

• Enerji haritası değişmektedir: Hürmüz ve Babülmendeb riskleri, bypass hatlarını ve alternatif rotaları stratejik öncelik haline getirmiştir.

• İsrail, vekiller üzerinden yürüttüğü yıpratma politikasıyla bölgesel manevra alanını genişletmiş; ABD ise hem İran’ı zayıflatmış hem de Körfez’deki güvenilirlik sorgulamasına yol açmıştır.

• İran ise "nüfuz alanı"ndan "savunma pozisyonu"na çekilmiş, rejim hayatta kalmış ama bölgesel projeksiyon kapasitesi belirgin biçimde daralmıştır.

• Türkiye en güvenilir ve hakkaniyetli ülke konumundadır. İsrail’in aşırılıkçı ve yayılmacı bütün faaliyetlerinin karşısında olan Türkiye’dir. Suriye’de, Irak’ta, Lübnan’da ve diğer bölgelerde barış ve istikrar adına güçlü ve samimi desteği sürmektedir. Gazze ve Filistin konusunda "olması gereken şekilde" destek veren ülke konumunda kalmaktadır. Türkiye, İran başta olmak üzere bölgesindeki ülke halklarının barış içinde olmalarına katkısını samimiyetle sürdürmektedir.

Bu, klasik zafer-yenilgi dilinin ötesinde bir "durum değişikliğidir". İran’ın vekil politikası, bir dönem "hibrit güç" aracı olarak işlev gördü. Ancak 2023-2026 dönemi, aynı aracın "hem meşruiyet üreten hem de stratejik derinliği eriten bir kırılganlık kaynağı" olduğunu gösterdi. Vekillerin mücadelesi, bulundukları toplumlara "barış ve refah" getirmemiş; aksine, "İsrail, ABD ve kısmen Körfez ülkelerinin kendi lehlerine yeni güvenlik ve enerji düzenlemeleri inşa etmesine zemin" hazırlamıştır.


Neden bu husus yeterince dile getirilmiyor?

Çünkü hâkim anlatılar hâlâ ikili (direniş–işgal, mazlum–zalim) çerçevelere hapsolmuş durumdadır. Maksatlı propagandistler ve bir kısım analitikçi çevre, taktik direnci ("Hizbullah hâlâ ayakta", "Husiler yeniden saldırıyor") öne çıkarırken, stratejik net bilançoyu — yani bu direncin yerel toplumlara ve İran’ın uzun vadeli gücüne maliyetini — ikinci plana itmektedir. Hamaset, duygusal mobilizasyon ve kısa vadeli "zafer" iddiaları, durum değişikliğinin soğuk muhasebesini gölgelemektedir. Oysa beşinci nesil harp ortamında asıl mesele, kimin ne kadar "dayandığı" değil; kimin genel güç korelasyonunu kendi lehine kaydırdığıdır.

İran’ın vekil politikası bir dönem etkili bir hibrit araçtı denebilir. Bunu savunanlar olmuştur. Ancak 2023-2026 dönemi göstermiştir ki bu araç aynı zamanda bir kırılganlık kaynağıdır. Karşı taraf ağı bir sistem olarak ele alıp düğüm düğüm yıprattığında ve yerel maliyetleri yükselttiğinde, "direniş" retoriği stratejik derinliği korumaya yetmemektedir. Aksine, o derinliği eriten süreçlerin meşruiyet zeminini hazırlamaktadır.

Bu tespit, ne "İran yenildi" sloganıdır ne de "direniş bitti" iddiasıdır. Bunlar, direniş kimin projesiyse asıl onların düşüneceği türden konulardır. Daha temel bir değerlendirme yapılmalıdır: İran’ın nüfuz alanındaki politikalar ve desteklediği yapılar, İsrail ve ABD’nin kendi lehlerine yeni bir bölgesel durum inşa etmesine — istemeden de olsa — hizmet etmiştir. ABD ve İsrail, hedefledikleri nüfuz alanlarını "bölgedeki kırılganlıkları kullanarak istismar" edebilmektedir. Bu gerçek, duygusal anlatılardan ve konformist sığınaklardan bağımsız olarak, strateji tartışmalarının merkezine oturtulmalıdır. Aksi takdirde aynı döngünün farklı coğrafyalarda tekrarlanması kaçınılmazdır.

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

Hakkında daha ayrıntılı: İRANdireniş ekseniGürsel Tokmakoğlu

DAHA FAZLA HABER OKU

TÜRKİYE'DEN SESLER

Celalettin Can Son sahici kuşak...

TÜRKİYE'DEN SESLER

Dr. Ümit Alperen Hint-Pasifik'te Hindistan-Japonya ekseni mümkün mü?

TÜRKİYE'DEN SESLER

Mesut Değer Barışın kalıcılığı ve demokratikleşme ihtiyacı: "Çerçeve Yasa"

TÜRKİYE'DEN SESLER

Gürsel Tokmakoğlu Terörsüz Türkiye sürecinde yeni eşik: Durum değişikliği, liderlik ve hukuki irade

İlgili Haberler
Makroekonomi Cidde'de tarihi zirve: Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’dan dev savunma anlaşması CNBC-e · 1 saat önce Borsa Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'dan tarihi savunma ittifakı: Erdoğan Cidde'de imza atacak Ekonomim · 1 saat önce Borsa Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'dan savunma anlaşması Dünya Gazetesi · 1 saat önce Makroekonomi Savunma ihracatında hedef ilk 10 Sabah Ekonomi · 6 saat önce Borsa "Kritik teknolojilerde dışa bağımlılık, egemenliğin sessizce devredilmesidir" Ekonomim · 10 saat önce

Yorumlar (0)

Giriş yaparak yorum yazabilirsin.

İlk yorumu sen yaz.