Anlaşmaya ilişkin değerlendirmeler ise şimdiden iki farklı uçta şekilleniyor. Bir kesim, Mekke Anlaşması'nı Türkiye'nin bölgesel ağırlığının ve askerî kapasitesinin tescili olarak görürken, diğer kesim Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan'ın bölgesel sorunlarına ortak edildiğini ve Ankara'nın gelecekte istemediği çatışmaların içine çekilebileceğini savunuyor. Oysa meseleyi yalnızca bu iki yaklaşım üzerinden okumak, anlaşmanın gerçek anlamını daraltmak olur.
Mekke Anlaşması; Ortadoğu'da değişen güç dengeleri, Körfez'in yeniden şekillenen güvenlik mimarisi, Pakistan'ın bölgesel konumu ve Türkiye'nin son yıllarda geliştirmeye çalıştığı çok yönlü dış politika arayışı birlikte değerlendirilerek ele alınmalıdır. Bu nedenle anlaşmayı bir "tarihî zafer" olarak abartmak da Türkiye'yi kaçınılmaz biçimde başkalarının savaşlarına sürükleyecek "tehlikeli bir macera" olarak görmek de doğru değildir; asıl mesele, "kiminle anlaşma yaptığınız" değil, bu anlaşmanın size ne kazandırdığı ve hangi yükümlülükleri beraberinde getirdiğidir. Ve Mekke Anlaşması tam da bu nedenle dikkatle okunmalıdır.
Anlaşmayı ortaya çıkaran bölgesel şartlar
Mekke Anlaşması, yalnızca Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki ilişkilerin değil, Ortadoğu'da giderek değişen güvenlik ortamının da bir sonucudur. ABD-İran gerilimi, Gazze savaşı, Körfez güvenliği, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz'deki gelişmeler, bölge ülkelerini kendi güvenlik kapasitelerini güçlendirmeye yöneltmektedir. Bu açıdan anlaşma, "Bölgesel sorunlara bölgesel çözümler" arayışının bir yansıması olarak görülebilir.
Üç ülkenin farklı güç unsurları da bu yapıya önemli bir potansiyel kazandırmaktadır: Türkiye'nin savunma sanayii ve askerî kapasitesi, Suudi Arabistan'ın ekonomik ve enerji gücü, Pakistan'ın askerî tecrübesi ve nükleer caydırıcılığı. Ancak bu güçlerin varlığı tek başına yeterli değildir. Asıl mesele, farklı kapasite ve çıkarların ortak ve sürdürülebilir bir stratejik kapasiteye dönüştürülüp dönüştürülemeyeceğidir.
Türkiye yeni ittifaklarla bölgesel çatışmalara sürüklenir mi?
Mekke Anlaşması'na yönelik en ciddi eleştirilerden biri, Türkiye'nin ileride Suudi Arabistan-İran veya Pakistan-Hindistan gerilimlerinin tarafı hâline gelebileceği endişesidir. Üç ülkeden herhangi birine yönelik saldırının diğerlerine de yapılmış kabul edilmesi, "Suudi Arabistan ile İran veya Pakistan ile Hindistan arasında bir çatışma çıkarsa Türkiye'nin konumu ne olacak?" sorusunu gündeme getirmektedir. Türkiye'nin İran'la uzun bir kara sınırı, ekonomik ve enerji ilişkileri bulunması nedeniyle Ankara'nın böyle bir durumda dikkatli hareket etmesi önem taşımaktadır.
Bununla birlikte bu durum, Mekke Anlaşması'nın doğrudan "İran'a karşı kurulmuş bir savaş ittifakı" olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde Pakistan'la stratejik ortaklık da Türkiye'yi otomatik olarak Hindistan karşıtı bir konuma sürüklememelidir. Ancak ittifak ilişkilerinde belirleyici olan yalnızca anlaşmanın kime karşı yapıldığı değil, kriz anında tarafların birbirlerinden ne beklediğidir. Bu nedenle Türkiye'nin çıkarı, müttefiklerinin bütün bölgesel politikalarını otomatik olarak üstlenmek yerine kendi dış politika önceliklerini ve diplomatik hareket alanını korumaktır. Bu çerçevede Ankara'nın temel yaklaşımı açık olmalıdır: "Biz güvenlik ortaklıkları kuruyoruz; düşmanlık blokları kurmuyoruz." Türkiye, Suudi Arabistan'la güvenlik iş birliğini geliştirirken İran'la doğrudan çatışmanın, Pakistan'la ortaklığını güçlendirirken de Hindistan'la gereksiz bir gerilimin tarafı olmamalıdır. Bunun için anlaşmanın kapsamı, yükümlülükleri ve kriz anlarında karar alma mekanizmalarının açık biçimde belirlenmesi önem taşımaktadır.
Sonuç olarak Mekke Anlaşması'nın Türkiye açısından taşıdığı fırsat ve risk, büyük ölçüde bu dengenin nasıl yönetileceğine bağlıdır. Türkiye'nin en önemli avantajı ise farklı güç merkezleriyle aynı anda iletişim kurabilmesi ve kendi dış politika önceliklerini koruyabilecek diplomatik esnekliğe sahip olmasıdır.
"Suudi Arabistan Türkiye'yi kullanıyor" eleştirisi
Mekke Anlaşması'na yönelik eleştirilerden biri de Suudi Arabistan'ın Türkiye'nin askerî ve diplomatik kapasitesinden kendi çıkarları doğrultusunda yararlandığı iddiası. Ancak bu yaklaşım, uluslararası ilişkilerin doğasını biraz fazla basitleştiriyor. Devletler arasındaki ilişkileri yalnızca "bir taraf diğerini kullanıyor" şeklinde açıklamak yerine, tarafların kendi çıkarlarını gözeterek karşılıklı fayda üretmeye çalıştıkları bir süreç olarak değerlendirmek daha doğru olur. Türkiye açısından Suudi Arabistan; savunma sanayii için önemli bir pazar, yatırım ve enerji açısından güçlü bir ekonomik ortak, Körfez'de diplomatik ve stratejik nüfuz alanı sağlayabilecek önemli bir aktör.
Riyad açısından ise Türkiye; gelişmiş savunma sanayii kapasitesi, askerî tecrübesi ve bölgesel diplomatik ağırlığı sayesinde güvenlik seçeneklerini çeşitlendirebileceği önemli bir ortak konumunda. Dolayısıyla burada tek taraflı bir "kullanılma" ilişkisinden ziyade, tarafların birbirlerinin ihtiyaçlarından ve imkânlarından yararlandığı bir karşılıklı bağımlılık ve çıkar ortaklığı ortaya çıkıyor. Türkiye'nin dikkat etmesi gereken husus, ekonomik veya stratejik kazanımlar elde ederken kendi karar alma bağımsızlığını korumasıdır. Bu açıdan bakıldığında "Suudi Arabistan Türkiye'yi kullanıyor" şeklindeki tek taraflı yorum, iki ülke arasındaki ilişkinin çok boyutlu yapısını açıklamakta yetersiz kalmaktadır.
Anlaşmanın caydırıcılık gücü
Bir savunma anlaşmasının başarısını yalnızca savaş çıktığında kaç askerin sahaya sürüldüğüyle ölçmek doğru değildir. Bazen böyle bir anlaşmanın en önemli sonucu, savaşın hiç başlamamasını sağlayacak bir caydırıcılık oluşturmasıdır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın askerî, ekonomik ve diplomatik kapasitelerini belirli ölçülerde bir araya getirmesi, olası bir saldırganın artık üç ülkenin toplam gücünü hesaba katmasını gerektirecektir. Türkiye'nin gelişen savunma sanayii, Pakistan'ın askerî tecrübesi ve Suudi Arabistan'ın ekonomik kapasitesi birlikte düşünüldüğünde, ortaya yalnızca askerî değil, ekonomik ve diplomatik boyutları da bulunan önemli bir güç potansiyeli çıkmaktadır.
Bu açıdan bakıldığında, Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan'la geliştirdiği güvenlik ortaklığı anlaşılabilir, hatta bölgedeki mevcut şartlar dikkate alındığında gerekli bir stratejik arayış olarak değerlendirilebilir. Çünkü savunma anlaşmalarını yalnızca "savaş çıkarsa kim kimin yanında yer alacak?" sorusuyla okumak eksik bir yaklaşım olur. Bir ülkenin başka ülkelerle savunma iş birliği geliştirmesi, mutlaka savaşa hazırlanmak istediği anlamına gelmez; aksine çoğu zaman temel amaç, güçlü bir caydırıcılık oluşturarak savaş ihtimalini daha başlamadan azaltmaktır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın farklı alanlardaki askerî kapasitelerini belirli bir ortak güvenlik çerçevesinde buluşturması da bölgedeki aktörlere önemli bir mesaj verebilir:
"Yeni bir saldırı planlıyorsanız artık yalnızca Riyad'ı değil, Ankara'yı ve İslamabad'ı da hesaba katmak zorundasınız."
Caydırıcılığın özü tam olarak budur. Bir ülkenin askerî gücü yalnızca savaş meydanında ne kadar etkili olduğuyla değil, karşı tarafı savaşmaktan vazgeçirebilme kapasitesiyle de ölçülür. Eğer güçlü bir savunma mekanizması saldırı ihtimalini azaltıyorsa, anlaşmanın en önemli başarısı zaten savaş çıktığında değil, savaşın hiç başlamadığı noktada ortaya çıkmış demektir. Bu yönüyle Mekke Anlaşması, Türkiye'nin bölgesel güvenlik denklemindeki ağırlığını artırabilecek önemli bir stratejik araç olarak görülebilir.
Türkiye NATO üyesiyken ikinci bir güvenlik yükümlülüğü neden alıyor?
Mekke Anlaşması'na yönelik bir diğer önemli eleştiri, Türkiye'nin zaten NATO üyesi olmasına rağmen neden ayrıca yeni bir kolektif savunma yükümlülüğü üstlendiği sorusunda düğümleniyor. Türkiye'nin NATO'dan kaynaklanan savunma sorumlulukları bulunurken, Ortadoğu'da Suudi Arabistan ve Pakistan'la yeni bir güvenlik mekanizmasına dâhil olması, Ankara'nın aynı anda birden fazla bölgesel krizin tarafı hâline gelme ihtimalini gündeme getiriyor. Buradaki temel mesele, Mekke Anlaşması'nın NATO üyeliğiyle hukuken bağdaşıp bağdaşmadığından çok, Türkiye'nin farklı ittifaklardan doğan güvenlik taahhütlerini aynı anda nasıl yöneteceği ve olası krizlerde hangi yükümlülüğün öncelik kazanacağıdır. Nitekim Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan hattındaki güvenlik iş birliğinin zaman zaman birbirleriyle çelişebilecek taahhütler oluşturabileceğine ilişkin değerlendirmeler de bu endişeyi yansıtıyor. Benzer şekilde, "Türkiye neden Suudi Arabistan'ın güvenlik sorumluluğunu üstleniyor?" sorusu da maliyet-fayda hesabı üzerinden soruluyor.
Türkiye'nin kazanımı: stratejik merkez ülke ve güvenlik üreten aktör
Türkiye, yalnızca bölgesinin güçlü ülkelerinden biri olmanın ötesine geçerek, çevresindeki güvenlik dengelerinin oluşumunda aktif rol oynayan bir merkez ülke olma arayışındadır. Ankara'nın jeopolitik avantajı, sadece coğrafi konumundan değil; NATO ve Avrupa'dan Kafkasya, Orta Asya, Ortadoğu, Körfez ve Güney Asya'ya uzanan geniş bir alanda farklı güç merkezleriyle aynı anda diplomatik, ekonomik ve güvenlik ilişkileri kurabilmesinden kaynaklanmaktadır. Bu çok yönlü politika, Türkiye'nin tek bir güç merkezine bağımlılığını azaltırken stratejik hareket alanını genişletmektedir.
Suriye ve Irak'taki istikrarsızlık, İran'ın bölgesel etkisi, Körfez rekabeti, Kızıldeniz'deki güvenlik sorunları ve enerji yollarındaki mücadele, Türkiye'nin güvenlik çıkarlarının yalnızca Avrupa-Atlantik sistemiyle sınırlı olmadığını göstermektedir. Bu nedenle Ankara'nın NATO üyeliğini sürdürürken yakın çevresinde yeni güvenlik ortaklıkları geliştirmesi, stratejik özerklik ve bölgesel güvenlik üretme kapasitesini artırma arayışının bir parçasıdır.
Mekke Anlaşması da bu yaklaşımın dikkat çekici örneklerinden biridir. Türkiye'nin savunma sanayii ve askerî kapasitesi, Suudi Arabistan'ın ekonomik ve stratejik gücü ve Pakistan'ın askerî tecrübesi ile birleşerek birbirini tamamlayan bir yapı oluşturmaktadır. Türkiye açısından Pakistan Asya'ya açılımı güçlendirirken, Suudi Arabistan Körfez'deki ekonomik ve stratejik etkinliği desteklemektedir.
Bu çerçevede Türkiye'nin hedefi yalnızca askerî gücünü artırmak değil; savunma sanayii, ekonomik ilişkiler ve diplomatik nüfuzunu bir arada kullanarak bölgesel güvenlik üreten bir aktör hâline gelmektir. Mekke Anlaşması bu potansiyeli kurumsallaştırabilirse Türkiye'nin merkez ülke konumunu güçlendirebilir. Ancak bunun başarısı, Ankara'nın farklı ortaklıklar arasında dengeyi koruyarak kendi bağımsız karar alma kapasitesini sürdürebilmesine bağlıdır.
Üç ülkenin birbirini tamamlayan güçleri
Mekke Anlaşması'nın dikkat çekici yönlerinden biri, üç ülkenin aynı türden güç kapasitesine sahip olmaması, aksine birbirini tamamlayan farklı stratejik avantajlar taşımasıdır. Türkiye konvansiyonel askerî kapasitesi, NATO tecrübesi, gelişmiş savunma sanayii, İHA/SİHA teknolojileri ve jeostratejik konumuyla öne çıkarken; Suudi Arabistan güçlü finansal kaynakları, enerji kapasitesi, Körfez'deki konumu ve hava savunma altyapısıyla ittifaka farklı bir güç unsuru getiriyor. Pakistan ise geniş askerî kapasitesi, uzun yıllara dayanan savaş ve güvenlik tecrübesi, füze teknolojileri ve nükleer caydırıcılığı ile diğer iki ülkeden ayrılıyor.
Buradaki asıl mesele, bu üç kapasitenin yalnızca yan yana gelmesi değil, birbirini tamamlayan bir stratejik bütünlüğe dönüştürülüp dönüştürülemeyeceğidir. Türkiye'nin teknoloji ve operasyonel kapasitesi, Suudi Arabistan'ın ekonomik ve enerji gücü, Pakistan'ın ise askerî ve nükleer caydırıcılığı doğru bir koordinasyon içinde bir araya getirilebilirse, üç ülkenin toplam kapasitesi kendi parçalarının toplamından daha büyük bir stratejik etki oluşturabilir. Ancak bunun gerçekleşmesi için ortak tehdit algısının, karar alma mekanizmalarının ve askerî iş birliğinin zaman içinde kurumsallaşması gerekecektir.
Anlaşma Filistin meselesine nasıl etki eder?
İsrail ve Filistin açısından bakıldığında Mekke Anlaşması'nın anlamı, anlaşmanın doğrudan İsrail'i hedef alıp almadığından çok, bölgede oluşturabileceği yeni güç dengesi üzerinden okunmalı. İsrail bakımından anlaşmanın en önemli sonucu, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi farklı kapasitelere sahip üç ülkenin güvenlik alanında daha yakın bir çerçevede buluşmasıdır.
Mekke Anlaşması'na yönelik "Filistin'i yalnız bırakma" eleştirisi, Türkiye'nin bölgesel güvenlik ve ekonomik çıkarları ile Filistin meselesindeki siyasi tutumu arasında nasıl bir denge kuracağı sorusuna dayanmaktadır. Ancak yalnızca üç ülke arasında bir savunma anlaşması imzalanmış olmasından hareketle Türkiye'nin Filistin politikasından vazgeçtiği sonucuna ulaşmak mümkün değildir. Asıl belirleyici olan, Türkiye'nin kendi siyasi tutumunu koruyarak Suudi Arabistan ve Pakistan'ın bölgesel ağırlığını da Filistin lehine diplomatik bir kapasiteye dönüştürebilmesi hâlinde, Mekke Anlaşması "Filistin'i yalnız bırakma" değil, Filistin konusunda daha geniş bir diplomatik zemin oluşturma aracı olarak değerlendirilebilir.
"İslam NATO'su" söylemi neden doğru değil?
Mekke Anlaşması'nın kamuoyunda "İslam NATO'su" şeklinde tanımlanması, anlaşmanın önemini vurgulamak açısından dikkat çekici olabilir. Ancak akademik ve stratejik açıdan bu tanımlamayı kullanırken daha temkinli olmak gerekir. Çünkü NATO yalnızca ülkelerin birbirlerinin güvenliğini taahhüt ettiği bir savunma anlaşmasından ibaret değildir. On yıllar içerisinde oluşmuş ortak komuta yapısı, askerî standartlar, kurumsal mekanizmalar, ortak bütçe, sürekli işleyen karar alma süreçleri ve kapsamlı bir kolektif savunma sistemi bulunmaktadır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan anlaşmayı bugün itibarıyla bu yapıyla aynı kategoriye koymak doğru olmaz. Bununla birlikte anlaşmanın önemsiz olduğu sonucu da çıkarılmamalıdır. Eğer önümüzdeki dönemde üç ülke arasındaki güvenlik iş birliği derinleşir, ortak tatbikatlar ve askerî koordinasyon artar, savunma sanayii alanındaki entegrasyon güçlenir ve başka ülkelerin de bu yapıya dâhil olması sağlanırsa, Ortadoğu ile Güney Asya arasında yeni bir bölgesel güvenlik mimarisinin temellerinin atılmasından söz etmek mümkün hâle gelebilir. Ancak bugün için daha doğru ve ölçülü tanımlama, Mekke Anlaşması'nı bir "İslam NATO'su" olarak değil, giderek derinleşme potansiyeli taşıyan bir "bölgesel güvenlik ortaklığı" olarak değerlendirmektir.
Savunma sanayii açısından Türkiye için büyük bir fırsat
Mekke Anlaşması'nın Türkiye açısından en somut ekonomik getirilerinden biri, savunma sanayii ve teknoloji alanında ortaya çıkabilecek iş birliği potansiyelidir. Suudi Arabistan'ın yüksek savunma harcamaları, güçlü finansal kaynakları ve kendi savunma kapasitesini geliştirme hedefi, Türkiye için önemli bir pazarın yanı sıra uzun vadeli ortaklık imkânları da sunuyor. Türkiye'nin avantajı ise yalnızca İHA ve SİHA gibi belirli ürünleri ihraç edebilmesinden ibaret değil. Elektronik harp, radar, hava savunma sistemleri, füze teknolojileri, zırhlı araçlar, deniz platformları, komuta-kontrol sistemleri, yazılım ve farklı savunma teknolojilerini bir ekosistem içerisinde geliştirebilme ve üretebilme kapasitesi, Ankara'nın elini güçlendiriyor. Bu nedenle asıl fırsat, tek seferlik silah satışlarının ötesine geçerek ortak üretim, teknoloji geliştirme, Ar-Ge ve uzun vadeli savunma sanayii projeleri oluşturabilmekte yatıyor.
Burada hedeflenmesi gereken model, "Suudi Arabistan finansman sağlar, Türkiye ürün satar" anlayışının ötesine geçerek "Türkiye ve Suudi Arabistan birlikte teknoloji geliştirir, ortak üretim yapar ve gerektiğinde üçüncü pazarlara açılır" şeklinde daha dengeli bir ortaklık kurabilmektir. Suudi sermayesi ile Türkiye'nin mühendislik, teknoloji ve üretim kapasitesinin birbirini tamamlaması, yalnızca savunma sanayiini değil; enerji, altyapı, lojistik, finans ve ileri teknoloji alanlarını da kapsayan daha geniş bir ekonomik iş birliği zemini oluşturabilir. Pakistan'ın askerî ve belirli alanlardaki üretim tecrübesinin de bu yapıya dâhil edilmesi hâlinde, üç ülke arasında daha kapsamlı bir savunma sanayii ve teknoloji ağı ortaya çıkabilir. Böyle bir yapı Türkiye'nin Körfez'deki ekonomik varlığını artırırken, aynı zamanda bölgesel stratejik ağırlığını da güçlendirebilir.
Ancak ekonomik fırsatların büyüklüğü kadar, bu ilişkilerin nasıl yönetileceği de önem taşıyor. Ekonomik ortaklık ile stratejik bağımlılık aynı şey değildir. Suudi sermayesi ve Körfez yatırımları Türkiye için önemli imkânlar sunabilir; fakat ekonomik ilişkilerin zamanla Ankara'nın dış politika tercihlerini sınırlayan bir bağımlılık ilişkisine dönüşmemesi gerekir. Bu nedenle teknoloji transferinin sınırları, fikrî mülkiyet hakları, ortak üretim şartları, yatırım mekanizmaları ve üçüncü ülkelere ihracat gibi konuların uzun vadeli ve karşılıklı çıkar temelinde düzenlenmesi büyük önem taşıyor. Türkiye'nin hedefi yalnızca daha fazla sermaye çekmek veya daha fazla savunma ürünü satmak değil, ürün satan ülkeden teknoloji ortağı ve ortak üretici konumuna yükselmek olmalıdır. Aynı zamanda ekonomik kazanç uğruna kendi dış politika önceliklerinden ve stratejik karar alma bağımsızlığından taviz verilmemelidir.
Sonuçta Mekke Anlaşması'nın ekonomik boyutu, Türkiye açısından yalnızca yeni bir pazar arayışı olarak görülmemeli. Doğru kurulmuş bir ortaklık modeli, Türk savunma sanayiinin uluslararasılaşmasını, ortak teknoloji geliştirme kapasitesini ve Körfez'deki ekonomik varlığını güçlendirebilir. Fakat bunun kalıcı bir stratejik kazanıma dönüşmesi, ekonomik ilişkilerin karşılıklı bağımlılık üreten fakat tek taraflı bağımlılığa yol açmayan bir zeminde yürütülmesine bağlıdır. Türkiye açısından asıl mesele, "ne kadar yatırım ve ihracat kazanacağız?" sorusunun yanında, "bu ekonomik ortaklığı kendi stratejik bağımsızlığımızı koruyarak nasıl yöneteceğiz?" sorusuna da doğru cevap verebilmektir.
Sonuç
Mekke Anlaşması'nı ne Türkiye'nin Suudi Arabistan'ın koruması altına girmesi ne de risksiz bir stratejik zafer olarak değerlendirmek doğru olur. Anlaşma, Türkiye'nin değişen bölgesel güvenlik mimarisinde daha aktif rol alma, caydırıcılığını artırma ve güvenlik üreten bir merkez ülke olma arayışının bir yansımasıdır. Ancak bu fırsat, beraberinde yeni sorumluluklar ve bölgesel krizlere dâhil olma riskini de getirmektedir.
Anlaşmayı şimdiden "İslam NATO'su" olarak nitelendirmek fazla iddialı olsa da Türkiye'nin NATO üyeliğini ve Batı ile ilişkilerini sürdürürken Körfez, Ortadoğu ve Güney Asya'da yeni güvenlik ortaklıkları geliştirmesi önemli bir gelişmedir. Türkiye'nin savunma sanayii ve askerî kapasitesi, Pakistan'ın askerî ve nükleer caydırıcılığı ile Suudi Arabistan'ın ekonomik ve enerji gücünün aynı çerçevede buluşması, doğru kurumsallaştırıldığı takdirde yeni bir bölgesel ağırlık merkezi oluşturabilir.
Türkiye açısından asıl mesele ise bu ortaklığı denge içinde yönetebilmektir. Ankara, Suudi Arabistan'la ilişkilerini geliştirirken İran'la doğrudan çatışmanın, Pakistan'la iş birliğini güçlendirirken Hindistan'la gereksiz gerilimin tarafı olmamalıdır. Aynı zamanda NATO üyeliğini korurken kendi bağımsız karar alma kapasitesini sürdürmelidir.
Bu nedenle Mekke Anlaşması'nın başarısı, yalnızca imzalanmış olmasıyla değil; Türkiye'nin caydırıcılığını artırıp artırmadığı, savunma sanayii ve ekonomik kazanımlar sağlayıp sağlamadığı, yeni savaşlara sürüklenmeden bölgesel ağırlığını güçlendirip güçlendiremediği ve en önemlisi kendi dış politika önceliklerini koruyup koruyamadığıyla ölçülmelidir. Sonuç olarak Mekke Anlaşması Türkiye için ne yalnızca bir zafer ne de kaçınılmaz bir risktir. Doğru yönetildiğinde Türkiye'nin bölgesel güvenlik sağlayıcısı ve stratejik merkez ülke konumunu güçlendirebilecek önemli bir fırsattır.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish
Hakkında daha ayrıntılı: MEKKE ANLAŞMASISUUDİ ARABİSTANTürkiyePAKİSTAN
DAHA FAZLA HABER OKU
Nabi Kırmızı Azınlık konusu ve bir müftünün Kürtlere mesajı
Dr. Osman Gazi Kandemir Manevra harbi nasıl yeniden mümkün olacak?
Gürsel Tokmakoğlu Caydırıcılık ve denge
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.