İyi eğitiminin ardından başladığı profesyonel yöneticilik yolculuğunda uzun ve başarılı mesafeler alan Hakan Bulgurlu, 5 yıl aradan sonra ikinci kitabı Buzlar Eriyince ile okurunun karşısına çıktı. İlk kitabı Tehlikeli Tırmanış’ın devamı niteliğinde Buzlar Eriyince ile de geniş kitlelere ulaşması çok uzun sürmeyecek. Her ikisinde de ana tema olarak, insanlığın önündeki en büyük tehdit olan iklim değişikliği konusu ele alınıyor. Hem de en çarpıcı, en çıplak ve en sahici hâlleriyle… İlk kitabıyla, Everest yolculuğu üzerinden iklim krizine dikkat çekme çabasını ortaya koyan Bulgurlu’yu ikinci kitabını yazmaya iten nedeni her yönüyle düşünmek gerekiyor. İlk kitabın ardından geçen süreçte iklim krizinin daha da ilerlediğini gözlemlediğini ifade ediyor Bulgurlu. “Tehlikeli Tırmanış, Everest yolculuğum üzerinden iklim krizine dikkat çekme çabamdı. Ancak aradan geçen yıllarda iklim krizinin daha da kötüleştiğini ve deniz seviyesi yükselmesi gibi hayati bir tehdit konusunda açık kaynaklarda insanları geleceğe hazırlayacak yeterli bilgi olmadığını fark ettim. İşte bu, benim için kırılma noktası oldu” diyor. Kitaplar, uzun, meşakkatli yolculukların izinde yazılıyor. Bulgurlu, “Everest’e tırmanmak mı, insanları iklim krizi konusunda ikna etmek mi daha zor” sorusuna, “Cevabım ikincisi olur. Everest fiziksel bir meydan okumaydı; insanları harekete geçirmek ise zihinsel ve toplumsal bir dönüşüm gerektiriyor. Bence en zorlu tırmanış da bu” yanıtını veriyor.
Gazeteci-yazar Cevat Fehmi Başkut’un klasikleşen iki tiyatro oyunundan ilki, 1948 tarihli Paydos, idealist öğretmen Murteza Bey’in etrafında gelişen olayları anlatır. Yurdun dört bir yanında nice eğitim sevdalısı tarafından yıllarca sahnelenen eser, doğup büyüdüğüm küçük kasabanın sanata gönül veren öğretmenleri tarafından da iki ayrı dönemde, yirmi yılı aşkın bir zaman aralığında seyirciyle buluşmuştu. Piyesin ilk sahnelenişini, oyuncular arasında yer alan ilkokul öğretmeni Şerafettin Çolak’ın fotoğraf karelerinden zihnine yerleştiren ben, 1980’lerin başında yine babasının da yer aldığı, çoğunluğu aynı kadro tarafından sergilenen oyunu bu kez kırpılmayan gözlerle izleyecek, hafızamın derinlikli köşesine kazıyacaktım.
Cevat Fehmi Başkut’un 1964’te kaleme aldığı ikinci tiyatro oyunu Buzlar Çözülmeden de peşinden yüz binleri sürüklemiş, iki kez de sinema filmine konu olmuştu. Eser, bürokrasinin kötü alışkanlıklarını ve çatışmayı anlatıyordu. Olay, bir mevsimlik zaman aralığında cereyan ediyor, zamanla yarış, akışta öne çıkıyordu. Yazarımız, zaman kavramını, buz metaforu üzerinden anlatıyordu. Kış mevsiminin sona ermesiyle birlikte buzlar çözülecek, acı gerçekle karşı karşıya kalacaktı eserin tüm kahramanları ve tabii ki izleyicisi.
Hakan Bulgurlu’nun ikinci kitabı Buzlar Eriyince’yi elime alıp, ismini ilk gördüğüm an, Cevat Fehmi Başkut’u ve Buzlar Çözülmeden piyesini hatırlamam benim için şaşırtıcı değildi. Ancak kitabı okuduktan sonra, yine bir zamanla yarışın varlığını ve metafor olarak da yine buzun, buzulların kullanıldığını görmem, yukarıdaki satırların yazılmasının önünü açtı. Bu kez buzlar dünyadaki tüm insanlık için çözülmemeliydi. Buzlar erirse, acı gerçek yine ortaya çıkacaktı çünkü. Ve bu kez, dönüş yolunun olmadığı yok edici bir tahribat yaratarak üstelik.
Profesyonel iş yaşamı Koç Holding bünyesinde, ağırlıklı olarak da topluluğun küresel şirketi Arçelik’te geçen Hakan Bulgurlu, beş yıl önce yayımlanan Tehlikeli Tırmanış’ın ardından yazarlık serüvenini geçtiğimiz ay okurla buluşan Buzlar Eriyince ile sürdürüyor. İş dünyasında edindiği deneyimleri, iklim krizi, sürdürülebilirlik ve geleceğe dair kaygılarla harmanlayan Bulgurlu, yalnızca bir yönetici kimliğiyle değil, dünyanın karşı karşıya bulunduğu en önemli sorunlardan biri üzerine düşünen bir yazar olarak da karşımıza çıkıyor.
KİTAP’ın bu ayki kapak dosyasında, Hakan Bulgurlu ile yalnızca yeni kitabını değil; iklim krizini, sürdürülebilirliği, iş dünyasının dönüşümünü, liderliği, yazarlığı ve geleceğe dair umutlarını konuştuk. KİTAP’ın Yayın Yönetmeni Faruk Şüyün ve yazarı Handan Sema Ceylan ile birlikte hazırladığımız kapsamlı sorularımıza verdiği içten yanıtları, dergimizin bu ay kapak konusu oluyor.
bu kitabı (buzlar eriyince) yazmaktaki amacım insanları korkutmak değil; bilimsel gerçekleri, hikâye anlatımının gücüyle daha görünür kılmak
Bir CEO’dan iklim aktivistine, oradan da yazarlığa uzanan sıra dışı bir yolculuğunuz var. Sizi Güney Kutbu’na, dünyanın en yüksek dağlarına ve sonunda Buzlar Eriyince kitabını yazmaya götüren zihinsel dönüşüm nasıl gerçekleşti? Bu kitabı yazarken temel amacınız neydi; insanları uyarmak mı, harekete geçirmek mi, yoksa geleceğe bir tanıklık bırakmak mı?
Beni bu kitabı yazmaya götüren şey, iklim krizini artık bir çevre meselesi değil, insanlığın geleceğini şekillendirecek bir mesele olarak görmeye başlamamdı. İş hayatımda bunun şirketler ve ekonomiler üzerindeki etkilerini gördüm; Everest, Antarktika ve diğer keşiflerimde ise doğanın hem gücüne hem de kırılganlığına bizzat tanıklık ettim. Bu kitabı yazmaktaki amacım insanları korkutmak değil; bilimsel gerçekleri hikâye anlatımının gücüyle daha görünür kılmak ve harekete geçirecek bir farkındalık oluşturmak. Sonuçta mesele, gelecek nesillere nasıl bir dünya bırakacağımız.
kurgu ile gerçeğin dansı
Kitabın girişinde Samira ve John karakterleri üzerinden distopik, âdeta bir felaket filmini andıran son derece canlı sahneler okuyoruz. Bir anı-ekoloji kitabında bu tür bir anlatı dilini seçmenizin nedeni neydi? Okuru iklim krizinin bilimsel gerçekleriyle yüzleştirmek için kurgunun gücünden nasıl yararlandınız?
Karşı karşıya olduğumuz tehlikeyi anlamak ve anlatmak için veriler büyük öneme sahip. Ancak insanların kalbine dokunmanın yolunun hikâyelerden geçtiğine inanıyorum. “Milyonlarca insan yerinden olacak” gibi büyük sayılar zihnimizde çoğu zaman soyut kalıyor veya ürkütücü oluyor. Ama meseleyi evini terk etmek zorunda kalan tek bir ailenin, tek bir insanın hikâyesi üzerinden anlattığınızda, o rakamlar bir anda gerçek hayata dokunuyor.
antarktika neden dünyanın kalbi?
İklim krizinden söz edildiğinde çoğu insanın aklına yangınlar, seller veya kuraklık geliyor. Siz ise gözünüzü Antarktika’ya çeviriyorsunuz. Neden dünyanın geleceğini belirleyecek en kritik coğrafyanın Antarktika olduğunu düşünüyorsunuz?
Antarktika, dünyadaki tatlı suyun yaklaşık yüzde 60’ını barındırdığı için kritik bir bölge. Thwaites Buzulu ise bilim insanlarının “Kıyamet Buzulu” dediği, Florida’dan daha büyük bir buz kütlesi. O buzulu kritik yapan şey, Batı Antarktika Buz Tabakası’nı tutan bir “şişe tıkacı” gibi çalışması. Bu yapı zayıflayıp tamamen çökerse, deniz seviyesinde 65 cm, ardından zincirleme etkilerle Batı Antarktika’nın da etkilenmesiyle 3,3 metreye varan yükselişler söz konusu olabilir. Thwaites, kamuoyunun radarında olması gereken yerde değil. Bunun bir nedeni de Thwaites’in dünyanın en uzak noktalarından birinde olması; bugüne kadar bu bölgeye yalnızca 28 kişi ayak basmış. Ancak küresel medya ve bilim insanlarının ilgisi son yıllarda artmış durumda.
kahramanlar çağı ve edebi miras
Kitapta sık sık Scott’ın seferine katılan Apsley Cherry-Garrard’ın The Worst Journey in the World (Dünyanın En Kötü Yolculuğu) adlı klasik eserine ve Antarktika’nın Kahramanlar Çağı’na referanslar veriyorsunuz. Bu edebi miras, sizin modern kâşif ve yazar kimliğinizi nasıl şekillendirdi?
Antarktika’nın Kahramanlar Çağı'nı anlatan eserler, özellikle The Worst Journey in the World, bana keşfin yalnızca fiziksel bir yolculuk değil, aynı zamanda insanın kendisiyle yüzleşmesi olduğunu öğretti. Cherry-Garrard, Shackleton ve Scott gibi isimler, zorlu koşullar altında bilime ve keşfe duydukları bağlılıkla bana her zaman ilham vermiştir.
Bu miras, benim yazarlığımı da etkiledi. Onlar yaşadıklarını gelecek nesiller için kaleme aldı; ben de iklim krizini yalnızca bilimsel verilerle değil, insanların bağ kurabileceği hikâyelerle anlatmayı seçtim. Çünkü bazen bir hikâye, onlarca rapordan daha güçlü bir etki yaratabiliyor.
geleceğe bir mektup
İzlanda’da yok olan Okjökull Buzulu için hazırlanan ve “Geleceğe Bir Mektup” olarak anılan plaket, kitabın en çarpıcı sembollerinden biri. Sizce Buzlar Eriyince de gelecek kuşaklara bırakılmış bir uyarı mektubu olarak okunabilir mi? Edebiyatın ve yayıncılığın iklim krizine karşı kalıcı bir hafıza oluşturma gücü olduğuna inanıyor musunuz?
Evet, öyle okunabilir. İzlanda'daki Ok Buzulu için dikilen ve “neler olup bittiğini bildiğimizi” kabul eden o plaket gibi, bu kitap da bugün karşı karşıya olduğumuz “yavaş çekim tsunamiyi” ve bilimsel gerçekleri birer insani hikâye olarak kayıt altına alıyor. Kitabı kaleme alırken en büyük motivasyonum, Māori felsefesinden öğrendiğim “iyi bir ata olma” sorumluluğuydu. Amacım, soyut verileri somutlaştırarak, torunlarımız deniz seviyesi yükselmesiyle şekillenmiş bir dünyada yaşamaya başlamadan önce onlara bir vicdan muhasebesi bırakmak.
Edebiyatın iklim krizine karşı kalıcı bir hafıza oluşturma gücüne yürekten inanıyorum. Karmaşık bilimsel veriler ve grafikler çoğu zaman günlük siyasetin ve ekonomik kaygıların gölgesinde kalarak soyutlaşıyor. Ancak hikâye anlatıcılığı, bu verileri insanların kalbine dokunacak ve onları bugün fedakârlık yapmaya teşvik edecek birer zaman kapsülüne dönüştürme kapasitesine sahip. Kitapta bilimsel gerçekleri kurgusal senaryolarla harmanlamamın nedeni tam olarak buydu: Kaybettiklerimizin ve hâlâ kurtarabileceklerimizin kalıcı bir simgesini yaratmak. Bu eser, gelecek kuşaklar geriye baktığında bizim bu krizi inkâr etmek yerine sorumluluk almayı seçtiğimizin bir kanıtı olarak kalacak.
iklim depresyonu ve ekonomik kırılganlık
Kitapta kurguladığınız iklim depresyonu senaryosunda, üst üste gelen çevresel felaketlerin küresel ekonomiyi derinden sarstığını görüyoruz. 2015-2026 yılları arasında Beko (Arçelik) CEO’luğunu üstlenmiş ve Avrupa Beyaz Eşya Üreticileri Birliği başkanlığını yürütmüş bir iş insanı olarak, şirketlerin iklim krizini artık çevresel değil varoluşsal bir mesele olarak görmesi gerektiğini söylüyorsunuz. Bu dönüşüm iş dünyasında yeterince anlaşılabildi mi?
İş dünyası iklim krizini geçmişe kıyasla çok daha ciddiye alıyor ancak hâlâ gereken hızda hareket ettiğimizi düşünmüyorum. Pek çok iş lideri, iklim krizini hâlâ kurumsal sosyal sorumluluk projeleriyle geçiştirilebilecek çevresel bir sorun olarak görüyor. Oysa bilimsel gerçekler çok daha farklı bir resim ortaya çıkarıyor. Bugün şirketlerin yüzde 40’ından fazlası iklim kaynaklı tedarik zinciri sorunları yaşıyor. Eğer önümüzdeki 20-30 yıllık stratejik planlarınıza iklim risklerini dâhil etmiyorsanız, şirketiniz muhtemelen varlığını sürdüremeyecek.
Kitapta Ernest Shackleton’ın kutba yalnızca 160 kilometre kala geri dönmesini, liderlik tarihinin en önemli kararlarından biri olarak anlatıyorsunuz. Kendi iş hayatınızda ve keşif yolculuklarınızda hırs ile sorumluluk arasındaki çizgiyi nerede çektiniz? Bir liderin en sık yaptığı hata nedir?
Ernest Shackleton’ın kutba ulaşmak yerine ekibini sağ salim eve döndürmeyi seçmesi, gerçek liderliğin bazen ilerlemek değil, doğru zamanda vazgeçebilmek olduğunu gösteriyor. Onun meşhur “Canlı bir eşek, ölü bir aslandan iyidir.” sözü, gerçek liderliğin hırsı değil, sorumluluğu seçebilmek olduğunu en iyi özetleyen ifadelerden biri.
Ben de keşif yolculuklarımda sınırlarımı zorladığım ve bunun bedelini ödediğim anlar yaşadım. Bu deneyimler bana, sorumluluğun yalnızca hedefe ulaşmak değil, seni bekleyen ailene ve sana güvenen insanlara sağ salim dönebilmek olduğunu öğretti. İş hayatında da aynı anlayışla hareket ediyorum. Büyümek elbette önemli, ancak bunu gelecek nesillerin yaşam hakkı pahasına yapamayız.
Bence bir liderin en sık yaptığı hata kısa vadeye odaklanmak. Gerçek liderlik sadece bir sonraki çeyreği değil, bir sonraki nesli de düşünme cesaretini gösterebilmektir.
2050 yılına kadar iklim mültecilerinin sayısı, 1,2 milyara ulaşacak
Kitap boyunca sık sık “iklim mültecileri” kavramına değiniyorsunuz. Sizce önümüzdeki yıllarda dünyayı en çok zorlayacak mesele buzulların erimesi mi, yoksa bu erimenin tetikleyeceği kitlesel göç hareketleri mi olacak?
Bu soruya verdiğim yanıt aslında kitabın temel tezlerinden birini yansıtıyor. Buzulların erimesi fiziksel bir neden olsa da bu durumun tetiklediği kitlesel göç hareketleri ve insani trajedi, önümüzdeki yıllarda dünyayı en çok zorlayacak mesele olacak. 2050 yılına kadar iklim değişikliği ve doğal afetlerin etkisiyle yaklaşık 1,2 milyar insanın yerinden olabileceği öngörülüyor. Bu, modern tarihte eşi benzeri görülmemiş bir göç dalgası ve dünya henüz buna ne hukuki ne de lojistik olarak hazır.
geleceğe baktığımda hissettiğim duygu ne tam bir korku ne de saf bir umut; “gerçekçi bir alarm hali”
Kasım 2023’te gerçekleştirdiğiniz Vinson Dağı tırmanışınız ve ardından gelen Güney Kutbu yolculuğunuz sırasında gözünüzün donmasından nefes darlığına kadar çok ağır fiziksel zorluklar yaşadınız. Böyle anlarda sizi ayakta tutan şey neydi? Çadırınızda The Worst Journey in the World dinlemek zihinsel olarak size nasıl bir güç verdi?
Evet, öksürük yolculuğun başından beri peşimi bırakmadı, üstüne Antarktika’nın çöl kuruluğundaki havasıyla birleşince her adımımı bir ıstıraba dönüştürdü. Vinson tırmanışı sırasında da sağ göz kapağım dondurucu fırtınada donup yapıştı. Dünyayı tek gözle, bulanık bir buz perdesinin arkasından izlemek zorunda kalmam, doğanın kudreti karşısında ne kadar kırılgan olduğumuzu bir kez daha gösterdi.
En zor anlarımda aklıma hep çocuklarım, ailem ve bu yolculuğun amacı geliyordu. Kendime, gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmak için bugün bu zorluğa katlanmaya değer olduğunu hatırlatıyordum.
Çadırda The Worst Journey in the World’ü dinlerken onların 24 saatlik zifiri karanlıkta, donan kanvas giysileri ateşle eriterek çıkarabildikleri ve 250 kiloluk kızakları çektikleri o insanüstü çabayı düşünmek, kendi acımı bir lüks gibi görmemi sağladı. O an bir kez daha anladım ki insanı ayakta tutan sadece fiziksel güç değil, inandığı amaçtır.
Kitabı okurken bir yandan büyük bir kaygı hissediliyor, diğer yandan insanlığın çözüm üretebileceğine dair bir umut da korunuyor. Siz bugün geleceğe baktığınızda hangi duygu daha baskın: korku mu, umut mu?
Geleceğe baktığımda hissettiğim duygu ne tam bir korku ne de saf bir umut; ben bunu “gerçekçi bir alarm hâli” olarak tanımlıyorum. Kitapta ve uzmanlarla yaptığım görüşmelerde de vurguladığım gibi, içinde bulunduğumuz durumu Birleşik Krallık İklim Değişikliği Komitesi Üyesi Swenja Surminski'nin o meşhur sözüyle ifade edeyim: “Teknoloji bakımından neler yapabileceğimiz konusunda çok iyimserim, ancak gerçekte ne yapacağımız konusunda oldukça kötümserim.”
iş dünyasına net mesaj…
Buzlar Eriyince’de çizdiğiniz tablo, iş dünyası için nasıl bir ekonomik gelecek öngörüyor?
İklim krizi, şirketlerin rekabet gücünü ve varlığını doğrudan etkileyen stratejik bir risk. Kitaptaki yüzde 10’luk küresel ekonomik daralma senaryosu da bu bakış açısının bir uzantısı. Deniz seviyesindeki yükseliş, aşırı hava olayları ve kitlesel göçler birbirini beslediğinde; tedarik zincirlerinden sigorta sistemlerine, limanlardan finans piyasalarına kadar tüm ekonomik düzen etkileniyor. Bu yüzden iş dünyasına mesajım çok net: İklim risklerini önümüzdeki 20-30 yıllık planlarınıza dâhil etmiyorsanız, geleceğin ekonomisine değil, geçmişin koşullarına göre şirket yönetiyorsunuz.
Buzlar Eriyince’yi bitiren okurun aklında tek bir cümle kalacak olsa, bunun ne olmasını isterdiniz?
“İyi atalar olmaya hazır mıyız?” Kitabın özü bu soruda yatıyor. İklim krizi sadece eriyen buzulların ya da yükselen denizlerin hikâyesi değil. Aynı zamanda gelecek nesillere nasıl bir miras bırakacağımızı da belirleyecek.
bence iyi bir liderlik sadece rakamları okumak değil, insanlarin hikâyelerini de okuyabilmeyi gerektirir
İlk kitabınız Tehlikeli Tırmanış kişisel bir yolculukken, Buzlar Eriyince bir gelecek kurgusu. Sizi bu iki tür arasında geçiş yapmaya iten kırılma noktası ne oldu?
Tehlikeli Tırmanış, Everest yolculuğum üzerinden iklim krizine dikkat çekme çabamdı. Ancak aradan geçen yıllarda iklim krizinin daha da kötüleştiğini ve deniz seviyesi yükselmesi gibi hayati bir tehdit konusunda açık kaynaklarda insanları geleceğe hazırlayacak yeterli bilgi olmadığını fark ettim. İşte bu, benim için kırılma noktası oldu.
Everest’te yaşadığınız deneyimle Antarktika merkezli distopya arasında nasıl bir zihinsel bağ kuruyorsunuz? İlk kitapta “tanıklık”, ikinci kitapta “uyarı” var. Sizce hangisi daha etkili bir anlatım dili?
Everest’te buzulların geri çekilişini gördüm, Antarktika’da ise bunun gelecekte nelere yol açabileceğini daha net kavradım. Bence tanıklık çok değerli ama artık tek başına yeterli değil. Bu yüzden Buzlar Eriyince’de sadece gördüklerimi anlatmak yerine, bu gidişat değişmezse nasıl bir dünyayla karşılaşabileceğimizi göstermeyi seçtim. Amacım bir distopya yazmak değil, bugünün kararlarının yarını nasıl şekillendireceğini görünür kılmaktı. Eğer okur kitabı bitirdiğinde sadece iklim krizini değil, gelecek nesillere karşı sorumluluğunu da düşünüyorsa o zaman hikâye amacına ulaşmış demektir.
Kitapta yer verdiğiniz zorunlu göç, gıda krizi ve enerji sorunları sizce hangi sektörleri en hızlı dönüştürecek?
Bu süreçten en hızlı etkilenecek sektörlerin başında finans ve sigorta geliyor. Çünkü iklim riski arttıkça bazı bölgeler sigortalanamaz hale gelecek ve bu durum gayrimenkul piyasalarından bankacılığa kadar tüm sistemi etkileyecek. Enerji sektörü de çok büyük bir dönüşüm yaşayacak. Fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjiye ve düşük karbonlu teknolojilere geçiş artık bir tercih değil, ekonomik bir zorunluluk. Tarım ve gıda sektörü ise kuraklık, aşırı hava olayları ve su stresi nedeniyle üretim modellerini yeniden tasarlamak zorunda kalacak.
Okurun bu iki kitaptan çıkarmasını en çok istediğiniz ortak mesaj nedir? İnsanlar iklim krizini hâlâ “uzak bir tehdit” olarak mı görüyor? Everest’e tırmanmak mı, yoksa insanları iklim krizi konusunda ikna etmek mi daha zor?
Her iki kitabımdan da okurun çıkarmasını istediğim ortak mesaj, Māori kültüründen öğrendiğim “iyi bir ata olma” anlayışı. İkisinin de ortak amacı, bugünkü kararlarımızın gelecek nesillerin hayatını şekillendireceğini hatırlatmak. Everest’e tırmanmak mı, insanları iklim krizi konusunda ikna etmek mi daha zor derseniz, cevabım ikincisi olur. Everest fiziksel bir meydan okumaydı; insanları harekete geçirmek ise zihinsel ve toplumsal bir dönüşüm gerektiriyor. Bence en zorlu tırmanış da bu.
Bir iş insanı olarak gerçek verilerle hareket etmeye alışkınsınız. Kurgu yazarken sezgileriniz mi yoksa veriler mi ağır bastı?
Bu kitabı yazarken veriler ve sezgiler arasında bir seçim yapmadım. Veriler, kurgumun sınırlarını ve gerçekliğini belirleyen çerçeveyi oluşturdu; sezgilerim ise o çerçeveyi insani duygular, korkular ve umutlarla dolduran ruh oldu.
CEO deneyimiyle baktığınızda, şirketlerin bu distopyayı önlemek için bugün neyi farklı yapması gerekiyor?
Bence şirketlerin bugün yapması gereken en büyük değişiklik, bakış açılarını değiştirmek. İklim krizini artık bir sürdürülebilirlik ya da sosyal sorumluluk meselesi olarak değil, şirketlerin uzun vadeli varlığını belirleyecek stratejik bir risk olarak görmeleri gerekiyor. Bu da kısa vadeli sonuçlardan çok uzun vadeli dayanıklılığa odaklanmayı gerektiriyor. Sermayeyi düşük karbonlu teknolojilere, enerji verimliliğine ve iklim dirençli iş modellerine yönlendirmek artık bir tercih değil, zorunluluk.
Dağcılık deneyiminiz yazarlık disiplininizi nasıl etkiledi?
Dağcılık bana her şeyden önce gözlem yapmayı, sabretmeyi ve doğaya gerçekten tanıklık etmeyi öğretti. Çünkü dağlarda hiçbir şeyi uzaktan anlayamazsınız; onu yaşayarak deneyimlemeniz gerekir. Bu bakış açısı yazarlığımı da şekillendirdi. Dağcılık bana tanıklık etmeyi öğretirken yazarlık da bu tanıklığı başkalarıyla paylaşmanın en güçlü yolu oldu.
Sizi yazmaya teşvik eden kitaplar ya da yazarlar kimler oldu?
Çocukluğumdan beri kâşiflerin hikâyeleriyle büyüdüm. Özellikle Sir Ernest Shackleton, Robert Scott ve Roald Amundsen’in yolculukları beni derinden etkiledi.
Yazarlık açısından ise en büyük ilham kaynaklarımdan biri Apsley Cherry-Garrard’ın The Worst Journey in the World adlı eseriydi. Bunun yanında Jared Diamond’ın Collapse kitabı, Grönland’daki Viking kolonilerinin iklim değişikliğine uyum sağlayamayarak çöküşünü anlatarak, medeniyetlerin çevresel değişim karşısındaki kırılganlığını anlamamda önemli bir rol oynadı.
İş dünyası liderlerinin daha fazla edebiyat okuması gerektiğini düşünüyor musunuz?
Liderler verilerle karar alır; ancak veriler tek başına insan davranışını anlamaya yetmez. Edebiyat, empati kurmayı, farklı bakış açıları geliştirmeyi ve uzun vadeli düşünmeyi öğretir. Bence iyi bir liderlik sadece rakamları okumak değil, insanların hikâyelerini de okuyabilmeyi gerektirir. Çünkü geleceği şekillendiren kararlar yalnızca akılla değil, vicdanla da alınır.
Günlük hayatınızda okuma rutininiz nasıl?
Bir yandan işim gereği iklim, sürdürülebilirlik ve ekonomi üzerine raporlar ve araştırmalar okuyorum; diğer yandan ise bana farklı bakış açıları kazandıran biyografiler, keşif hikâyeleri ve edebiyat eserlerine zaman ayırıyorum. Yoğun tempom nedeniyle sesli kitapları da çok kullanıyorum.
Kurgu mu, kurgu dışı mı sizi daha çok besliyor? Son dönemde sizi etkileyen bir kitap var mı?
İkisi de beni besliyor ama farklı şekillerde. Kurgu dışı eserler ve bilimsel çalışmalar düşünme biçimimi şekillendiriyor; kurgu ise o bilgiyi insan hikâyelerine dönüştürmenin yollarını gösteriyor. Son dönemde beni en çok etkileyen kitaplardan biri Becoming a Good Ancestor oldu. Özellikle gelecek nesillere karşı sorumluluk, affetme ve bilgelik üzerine yaklaşımı, benimsediğim “iyi bir ata olma” anlayışıyla güçlü bir şekilde örtüşüyor.
Bilim insanlarıyla yaptığınız görüşmelerin dışında, hangi kaynaklar yazım sürecinizi şekillendirdi?
Bilim insanlarıyla yaptığım görüşmelerin yanı sıra, yazım sürecimi şekillendiren en önemli kaynaklar Apsley Cherry-Garrard’ın The Worst Journey in the World ve Jared Diamond’ın Collapse kitabı oldu. Bunun yanında iklim ekonomisi, finans ve sigorta alanındaki güncel raporlar da kitabın iş dünyası perspektifini oluşturmamda önemli rol oynadı.
Can Yayınları’nın bir markası olan Mundi’den çıktı kitaplarınız, iş insanı olarak yayınevi, editörler, kapak seçimi, nasıl bir süreç yaşadınız?
Mundi, hem ilk kitabım Tehlikeli Tırmanış’ı hem de Buzlar Eriyince’yi okurla buluşturdu. Bir iş insanı olarak planlı ve disiplinli çalışmaya alışkınım; yayıncılık sürecinde ise bu yaklaşımın güçlü bir editoryal bakışla birleştiğini görmek benim için çok değerliydi. Dizi editörüm Merin Sever başta olmak üzere tüm ekip, kitabın hem diline hem de anlatımına önemli katkılar sağladı.
Kapak seçimi de benim için en az metin kadar önemliydi. Antarktika’nın büyüleyici ama aynı zamanda kırılgan ruhunu ilk bakışta hissettirecek bir görsel istedik. Kapakta yer alan fotoğraflar ise bu yolculuğu birlikte yaptığım yol arkadaşım Graham Friend’e ait. Bu nedenle kapak, benim için sadece bir tasarım değil, aynı zamanda o yolculuğun gerçek bir hatırası.
Arçelik’teki hem yerel hem küresel deneyimleriniz yazarlık bakış açınızı ve iklim konusunu nasıl etkiledi?
Arçelik’te çok farklı coğrafyalarda çalıştım. Bu sırada iklim risklerinin tedarik zincirlerinden üretime, su kaynaklarından tüketici davranışlarına kadar iş dünyasının her alanını etkilediğini yakından gözlemledim. Buzlar Eriyince’de iklim krizini sadece buzulların erimesi üzerinden değil, iş dünyasını, şehirleri ve insan hayatını dönüştüren çok katmanlı bir mesele olarak ele almamın nedeni bu. İş hayatım bana verileri ve büyük resmi gösterdi; yazarlık ise o verileri insanların bağ kurabileceği hikâyelere dönüştürme imkânı verdi.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.