11 Ağustos 2026, Salı · 19:34 Piyasalar Kapalı
borsapanel.com Borsanın nabzı, tek panelde.
Abone Ol

“Bir numaralı derdimiz suyu ve gıdayı korumak”

Türkiye’nin 2046 yılında ‘su fakiri’ bir ülke haline geleceğine dikkat çeken Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Levent Kurnaz, “En büyük risk su…

Özlem Bay Yılmaz obay@ekonomist.com.tr
Diğer Yazıları
“Bir numaralı derdimiz suyu ve gıdayı korumak”

Türkiye’nin 2046 yılında ‘su fakiri’ bir ülke haline geleceğine dikkat çeken Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Levent Kurnaz, “En büyük risk su ve gıda güvenliği olacak” diyor.

11 Ağustos 2026 | 12:00

Avrupa’yı etkisi altına alan rekor sıcaklıklar, Türkiye açısından da iklim krizinin hızlanan etkilerini gözler önüne seriyor. Akdeniz Havzası’nın küresel ortalamadan daha hızlı ısındığına dikkat çeken bilim insanları, Türkiye’nin su kaynaklarından tarımsal üretime, kent yaşamından halk sağlığına kadar birçok alanda ciddi risklerle karşı karşıya olduğuna işaret ediyor. Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Levent Kurnaz’a göre, önümüzdeki yılların en kritik başlıkları su güvenliği, gıda arzı ve bunların tetikleyeceği toplumsal etkiler olacak.

Ekonomist’in 19 Temmuz - 01 Ağustos 2026 tarihli sayısından

“Ülkemizde tek bir kaleme ek kaynak ayrılacak olsa ben bu kalemin tarımsal sulamanın modernleştirilmesi olduğunu düşünüyorum. Nüfusumuz artıyor ve su kaynaklarımız azalıyor. Suyun dörtte üçünü tarımda kullanıyoruz ve bu suyun da yarısı ilkel sulama yöntemleriyle boşa akıyor. Bu nedenle bir numaralı derdimiz suyu ve gıdayı korumaktır” diye konuşan Kurnaz, Türkiye’nin iklim politikalarında değişen koşullara uyum sağlayacak adımları gecikmeden hayata geçirmesi gerektiğini vurguluyor. Prof. Kurnaz ile Türkiye’yi bekleyen iklim risklerinden önümüzdeki 10 - 20 yılın olası tablosuna kadar pek çok kritik başlığı konuştuk.

Avrupa’daki sıcaklar artık ‘olağanüstü bir yaz’ mı, yoksa yeni iklim normali mi?
Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) İklim Bilgi Birimi Başkanı John Kennedy’nin de belirttiği gibi Avrupa, son 30 yılda dünyada en hızlı ısınan bölge; sanayi öncesi döneme göre kıta ortalaması yaklaşık 2°C artmış durumda ve küresel ortalamanın (yaklaşık 1,4°C) belirgin şekilde üzerinde. 2026 yazında Fransa, İngiltere, Almanya gibi ülkelerde art arda kırılan rekorlar, tekil bir ‘anomali’ değil, WMO ve Copernicus’un yıllardır işaret ettiği bir eğilimin devamı. ‘Olağanüstü hava olayı’ tanımı istatistiksel bir eşiğe dayanır. Genelde 30 yıllık bir referans döneminin (klimatolojik ‘normal’) yüzde 90 veya 95’i. Bu referans dönem periyodik olarak güncellenir. İklim ısınmaya devam ettikçe, dün ‘olağanüstü’ sayılan bir sıcaklık, yeni referans dönemine göre artık sıradanlaşabilir. Yani eşiğin kendisi hareketli bir hedef. Ama burada bilimsel açıdan kritik olan, tanımın gevşemesi değil, fiziksel tehlikenin (sıcaklık, süre, gece serinlemesinin azalması) mutlak olarak artmasıdır. Dolayısıyla doğru çerçeve şu: İstatistiksel olarak ‘yeni normal’e evriliyoruz ama fizyolojik ve altyapısal olarak bu ‘normal’ her geçen 10 yılda bir öncekinden daha tehlikeli hale geliyor.

2026 yazını bir ‘eşik yıl’ olarak mı görüyorsunuz? Önümüzdeki 5-10 yıl için en kaygı verici gösterge hangisi?
Veri açısından 2026 yazı gerçekten dikkat çekici. Copernicus / AB iklim verileri Haziran 2026’yı hem karada hem okyanuslarda rekor kıran bir ay olarak kaydetti. Sıcak hava dalgaları mayıs sonundan itibaren art arda geldi ve tekil bir olay değil, ‘uzayan bir sezon özelliği’ haline geldi. Bilimsel olarak tek bir yılı ‘eşik’ ilan etmek risklidir; iklim sistemi yıldan yıla doğal değişkenlik de taşır. Ama trend çizgisine bakıldığında 2026’nın bu trendin açık bir doğrulaması olduğu söylenebilir. Ancak, temmuz ayından itibaren Pasifik’teki suların aşırı ısınmasının yani “Süper El Nino”nun etkisi kendini göstermeye başlayacak. İklimin kendi değişkenliği artı küresel ısınma ve artı “Süper El Nino” bizi daha önce yaşamadığımız koşullara taşıyabilir.

Türkiye, Akdeniz Havzası’nın parçası olarak Avrupa’dan daha mı kırılgan? Hangi bölgeler ilk sırada risk altında?
Genel olarak evet. Bunun nedeni sıcaklık artışının kendisinden çok, uyum kapasitesi ile maruziyetin birleşimi. Kuzey Avrupa ülkeleri daha yüksek gelir düzeyi, daha güçlü sağlık / altyapı sistemleri ve aşırı sıcaklara daha düşük alışkınlık nedeniyle şu an akut şoklar yaşasa da orta - uzun vadede uyum yatırımı yapma kapasiteleri Türkiye’ye göre daha yüksek. Türkiye ise hem Akdeniz ısınma sinyalinin merkezinde hem de su kaynakları, tarım ve kentsel altyapı açısından zaten zorlanan sistemlere sahip. Risk açısından öne çıkan bölge tipleri ise su stresi yüksek iç havzalar. Örneğin; yeraltı suyu tükenmesi nedeniyle Konya Kapalı Havzası, kıyı – turizm - tarım üçgeninin çakıştığı Ege - Akdeniz kıyı şeridi, orman yangını riski yüksek Batı ve Güney ormanlık alanlar ve kentsel ısı adası ile yaşlı nüfus yoğunluğu nedeniyle İstanbul gibi büyük metropoller.

Bugün hiçbir yeni iklim politikası uygulanmasa, Türkiye’de sıradan bir yaz 2040’ta nasıl hissedilecek? Türkiye’yi önümüzdeki 10 - 20 yılda nasıl bir tablo bekliyor?
IPCC’nin (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) orta - yüksek emisyon senaryoları temel alındığında, 2040’lı yıllarda Türkiye’de ‘sıradan’ bir yazın bugünün ‘olağanüstü’ yazlarına yakın bir sıcaklık – nem - gece sıcaklığı profiline sahip olması beklenen bir sonuç. Ve hatırlatmak gerekir ki IPCC projeksiyonları permafrostun metan salımı, Amazon ormanlarının ölümü gibi eşik dinamiklerini içermez. Yani bu senaryolar ‘en kötü durum’ değil, gerçekçi olarak beklenebilecek en iyimser tablodur. Ayrıca ciddi bir iklim politikasının bugünün dünyasında uygulanacağını beklemek aşırı iyimserlik olur. Bu nedenle en kötü senaryoya kendimizi hazırlamamız hayırlı olur.

Önümüzdeki yıllarda Türkiye’de yaz turizminin coğrafyası değişebilir mi? Örneğin Akdeniz kıyıları aşırı sıcak nedeniyle cazibesini kaybedebilir mi?
Bu, Avrupa turizm literatüründe zaten gözlemlenen bir eğilim. ‘Sıcaktan kaçış’ davranışı olarak adlandırılıyor. Turistlerin temmuz - ağustosta güney Akdeniz kıyılarından Kuzey Avrupa’ya veya aynı ülke içinde haziran / eylül gibi ‘omuz sezonlara’ kayması. Türkiye için de benzer bir dinamik teorik olarak beklenebilir. Akdeniz-Ege kıyı şeridinde yaz ortası aşırı sıcaklık ve orman yangını riski turizm talebini omuz sezonlara veya Karedeniz kıyıları, yayla turizmi, iç bölgeler gibi alternatif destinasyonlara kaydırabilir. Ama bildiğiniz gibi bizim ‘turizm sezonu’ diye tanımladığımız dönem gerek iş gerekse de okulların tatilleri ile belirlenir çoğunlukla. Okulların tatillerini de yaz aylarına koymaya ne kadar süre devam edebiliriz?

İklim değişikliği gıda enflasyonunun görünmeyen sebeplerinden biri haline geldi mi?
Evet ve bu artık iklim ekonomisi literatüründe ‘heatflation’ (sıcaklık kaynaklı enflasyon) gibi terimlerle adlandırılan, giderek daha fazla belgelenen bir kanal. Mekanizma dolaylı ama ölçülebilir. Aşırı sıcaklık ve kuraklık dönemleri belirli ürünlerde, özellikle taze sebze - meyve ve bazı temel tahıllarda arz şoklarına yol açıyor. Bu şoklar da gıda fiyatlarına yansıyor. Sorun şu ki bu etki genelde ‘kötü hasat yılı’ veya ‘lojistik/kur’ gibi daha görünür nedenlere atfediliyor. İklim değişikliğinin bu zincirdeki payı istatistiksel olarak ayrıştırılmadıkça ‘görünmez’ kalıyor. Bu da tam olarak sorunun işaret ettiği noktayı doğruluyor. İklim değişikliği artık yalnızca çevresel değil, giderek daha fazla makroekonomik bir değişken.

Türkiye’de ‘iklim uyum politikaları’ denildiğinde somut olarak hangi adımların atılması gerekiyor?
Standart uyum araç setinden Türkiye bağlamına en doğrudan uygulanabilecek başlıkları şu şekilde sıralayabiliriz: Özellikle yaşlı, kronik hasta ve dış mekanda çalışan risk gruplarını hedefleyen şehir / mahalle ölçeğinde erken uyarı ve sıcak hava eylem planları, bina yönetmeliklerine ısı direnci ve pasif serinletme standartlarının eklenmesi, kentsel yeşil alan / gölgelendirme ve ‘beyaz çatı’ gibi düşük maliyetli müdahalelerin yaygınlaştırılması, su yönetiminde talep tarafı verimliliği (damla sulama, kayıp-kaçak azaltımı) önceliklendirilmesi, tarımda kuraklığa dayanıklı çeşit ve sulama takviminin desteklenmesi, sağlık sisteminde sıcak hava dalgası dönemleri için kapasite planlaması.

“2046’da su fakiri olacağız”
“Bugün kişi başı bin 200 metreküp civarında olan kullanılabilir suyumuz nüfus artışı ve iklim değişikliği nedeniyle 2046’da bin metreküp civarına inecek. Bu ülkemizin su stresi altında bir ülke konumundan su fakiri bir ülke konumuna geçmesi anlamına gelir. Ayrıca bu öngörü sadece ‘mevcut politikaların devamı’ değil, küresel politika ve iklimin şimdiye kadar davrandığı gibi davranmasına bağlıdır. Olası büyük küresel sorunlar ya da Hint Yarımadası’nda yaşanabilecek bir iklim felaketi bu resmi hızla çok daha kötüye doğru sürükleyebilir.”

Özlem Bay Yılmaz obay@ekonomist.com.tr
Diğer Yazıları
İlgili Haberler
Makroekonomi SON DAKİKA HABERİ: Borsa günü düşüşle tamamladı CNN Türk Ekonomi · az önce Makroekonomi Altında yön ne olur? CNN Türk Ekonomi · az önce Makroekonomi Avrupa Birliği'nde ambalaj kuralları değişiyor: Yeni dönem 12 Ağustos'ta başlıyor CNN Türk Ekonomi · az önce Makroekonomi PTT'de kargo trafiği arttı: 6 ayda 210 milyon gönderi taşındı CNN Türk Ekonomi · az önce Makroekonomi Gümüşte 67 dolar sonrası sert düşüş: Kritik destek ve direnç seviyeleri CNN Türk Ekonomi · 12 dk önce

Yorumlar (0)

Giriş yaparak yorum yazabilirsin.

İlk yorumu sen yaz.