15 Ağustos 2026, Cumartesi · 02:20 Piyasalar Kapalı
borsapanel.com Borsanın nabzı, tek panelde.
Abone Ol

Musa, Hızır ve iki epistemoloji

Ubey b. Ka'b'ın rivayetine göre Hz. Musa İsrailoğullarına hitap ederken kendisine "İnsanların en bilgini kimdir?" diye sorulunca Musa'nın "Allah bilir" demesi gerekirken "Benim" deyince Allah ona "İki denizin birleştiği…

Musa, Yuşa'yla beraber yola koyulur, uyudukları yerde Kur'an'ın "Salih kul", "Genç adam" diye bildirdikleri kişiyle buluşurlar. Salih kulun üç eylemine Musa itiraz eder.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Özellikle suçsuz, masum bir çocuğun öldürülmesine "Gerçekten çok korkunç bir iş yaptın sen" diye genç adama itiraz eder.

Bu kıssa üzerine İslami literatürde çok yorumlar yapılır. Müfessir Beydavi iki denizin birleştiği yer ifadesine temsili bir açıklama getirir.

Ona göre iki bilgi kaynağı vardır. Birincisi, dışsal olgu ve olaylara ilişkin gözlem ve muhakeme yoluyla elde edilen zahiri bilgi ile diğeri mistik sezgi ve müşahedelerle elde edilen batıni bilgi.

Kur'an'daki genç adam ise eylemlerinin açıklamasını yaparken eylemlerin iradesini "Eradna" fiiliyle açıklar. Yani ben ve Tanrı beraber eylemleri diledik demektir.


Genç adamın hikâyesi

Yapılan bütün yorumlar Kur'an'daki kıssada geçen "genç adam"ın Hızır olduğunda birleşirler. Kültür dünyasında Hızır bir kült haline gelir. Hıdır Arapça bir kelime, "yeşil" anlamındadır.

Doğu ve Batı edebiyatında bu kıssa az farklılıklarla anlatılır. Grek efsanesine göre Makedon Kralı Büyük İskender'in ölümsüzlük bahşeden hayat kaynağını aramak için karanlıklar diyarına gidip geldiği olay efsaneleştirilir.

Gılgamış Destanı'nda ölümsüzlük otunun yerini bilen hâkim Utnapiştim, Enkidu'yu hayata döndürecek otu kuyunun içindeki suda bulur. Ama bir yılan otu alır gider.

Bu hikâyeye benzer bir hikâye de Yahudi efsanesinde anlatılır. (Bu konuda geniş bilgi, Ahmet Yaşar Ocak.) Aslında bu hikâyenin çıkış sebebi ontolojiktir.

Buna inanmanın temeli de psikolojiktir. İnsanın kendi gayretleriyle elde ettiği bilgilerin varlığı, insanın kaygı ve korkularını tam olarak giderememektedir.

İnsan hissettiği çaresizlik duygusunu bir kurtarıcının varlığı ve o kurtarıcının gelmesiyle gidermeye çalışır. İsa'nın tekrar yeryüzüne gelip Tanrı'nın krallığını kurarak insanları kurtarması ve İslam'ın Şii, Sünni kaynaklarında mehdilik inancı, insanın ve toplumların zor durumlarında kendilerini kurtaracak bir inancın ve beklentinin yansımasıdır.

Bugün duygularımızın ihatası içine aldığımız, hakikatine vukuf iddiasında bulunduğumuz şeyler hakkındaki bilgimiz, o şeylerin sathından, kabuğundan ileri geçemediği insaflı kimselerce ispat edilmiş hakikatler zümresindendir.

Bakmayın siz öyle, ortalıkta "Biliyorum" iddiasında bulunanlara, aslında bu iddia cehaletin ta kendisidir. Biliyorum diyen insan bildiklerini ayağının altına koysa boyu biraz uzayabilir ama bilmediklerini koysa boyu göğe erer.

Çünkü olgular ve nesneler kendilerini bize ancak bizim vüsatımız ölçüsünde gösterirler. Olgu ve nesne hakkındaki her açıklama, olgunun ve nesnenin bütünüyle mahiyetini kuşatamaz.

Her nesne hakkındaki açıklama, aslına uygunluğunu araştırmaya muhtaçtır. Bu konuyu Newton şöyle açıklar:

Biz sahilde oynayan çocuklara benzeriz, ara sıra deniz sedeflerinden bir zarif sedef bulur onu bir şey zannederiz, hâlbuki gözümüzün önünde duran uçsuz bucaksız ummanda daha ne sedefler, ne cevherler olduğunu göremeyiz.


Bizdeki bilgi, külli bilginin ancak çok küçük bir cüz'üdür. Hızır, elde etmek istediğimiz gayp bilgisinin temsilidir. Musa ise kendisinde var olan bilgiyle ve Hızır'ın kendisinden daha bilgili olduğunu bilmesine rağmen çocuğun öldürülmesine itiraz eder.

Yapılan itirazı Razi şöyle izah eder:

İnsan, olağan koşullarda daha önce tecrübe ve müşahede etmediği türden bir olguyla karşılaştığında içine düştüğü itidal ve kavrayış eksikliğine işaret eden bir tavır olarak yorumlar.


Muhammed Esed, Hızır'ı insan için varılması mümkün derinliğine ve tecrübenin son derece derin olduğunu simgeleyen temsili bir kişilik olarak açıklar. Hızır'ın derin bilgisi hep hikmet çerçevesi içinde değerlendirilmiştir.


Çocuğun öldürülmesindeki hikmet

Hikmet Arapça bir kelime, yargıda bulunmak anlamındaki "hüküm"den türetilmiştir. İnsanı iyi olana yönlendiren, çirkin ve kötü olandan alıkoyan anlamında kullanılır.

İbnü'l-Manzur hikmetin özellikle Allah'a nispeti halinde "en değerli varlıkları, en üstün bilgiyle bilmek" manasına geldiğini söyler.

Cürcani, hikmet insanın gücü ölçüsünde, nesnelerin mahiyet ve hakikatlerini bilmesidir der. Razi'ye göre ise hikmet, yerine getirildiğinde övülen bilgi ve davranışlardır.

Hikmete, dinle çelişen fikirlerle mücadele etmek için ihtiyaç vardır. Hikmet inancın hizmetindedir. Ona göre iki tür hikmet vardır.

Eşyayı kendi hakikati üzerine bilmek olan nazari hikmet, övgüye değer Allah'ın ahlakıyla ahlaklanıp hakikati ve iyiyi tanımak olan pratik hikmet. İslami literatürde hikmet üzerine çok düşünülmüştür. (Geniş bilgi için İlhan Kutluer, İslam Ansiklopedisi.)

İnsan ontolojik olarak ebedi hayatı ister, ebedi hayatı istediği gibi ebedi hakikati de ister, hakikat gayp ve mutlak olduğundan beşerin gücü ve kuvvetiyle ona ulaşması zordur.

O bilgiyi bir yerden almalıdır. Feylesof Amiri, tarihte bilge kişi olarak nitelenen ilk isim Lokman el-Hakim'dir der. Ona göre Yunanlı filozof Empedokles onunla sık sık görüşmüştür ve bir iddiaya göre antik Yunan filozofları kadim hikmeti peygamberlerden almışlardır.

İbn-i Arabi birçok kez Hızır'dan ihtar aldığını söyler. Aziz Mahmut Hüdayi bataklığa düşüp ölecekken Hızır onu kurtarır. 18'inci yüzyıl Osmanlı müelliflerinden Süleyman Nahifi bazı konuları Hızır'dan sorarak öğrenir.

İlya'da, Yahudi mistiklerine görünüp onlara gizli hakikatleri bildirmiştir. Hakim Tirmizi, çocukken anlam aramaya başlar, mezarlığa gider, ağlar, yanına nurani yüzlü bir ihtiyar gelir ve neden ağladığını sorar.

Hızır olduğu anlaşılan adam o günden sonra mezarlığa gelip Hakim'e hakikat bilgisini öğretir. Hızır'ın ölmediği, onun yaşadığı bile halkın muhayyilesine kadar düşmüştür.

17'nci yüzyılda Osmanlı'da Kadızade Mehmet Efendi adında bir vaiz ile Halveti şeyhlerinden Abdülmecid Sivasi Efendi taraftarları arasında şiddetli çatışma çıkar.

Tartışılan konu, Kadızadeler "Hızır öldü" ve Şeyh Sivasi taraftarları "Hayır, ölmedi" derler. Köprülü Mehmet Paşa olayı bastırır.

Çağdaş şairlerden rahmetli Sezai Karakoç:

Ey yeşil sarıklı ulu hocalar, bunu bana öğretmediniz
Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz


diye duygu ve düşüncelerini ifade ettiği "Hızır'la Kırk Saat" şiirini 1967 yılında Yenikapı'da bir kıraathanede, kayaların üzerinde, denizin dalga sesleri eşliğinde, akşamüzeri günde 1-2 saat, sanki Hızır'a randevu verilmiş gibi orada bulunduğunu ve bu randevunun verimi ve armağanı olarak şiirin bir bölümüyle geri döndüğünü anlatır.

Şiirin de bu şekilde ortaya çıktığını söyler. Bir hadiste Hz. Muhammed'in bile "Allah Musa'ya rahmet eylesin, ne olurdu sabretseydi de Allah onların haberlerini bize daha çok anlatsaydı" dediği rivayet edilir.

Kendisine ledün bilgisi verilen Hızır'ın öldürdüğü çocuğun bilgisi ise onun anne ve babasının mümin kimseler olduğu ve çocuğun büyüdüğünde onlara kötülük yapmasından korkulduğu ve onun yerine hayırlı ve temiz bir evlat verilsin diye öldürüldüğü izahatı yapılır.

İslami literatürde âlimler genel olarak öldürme meselesine Allah'ın lütfunun, ilminin her şeyi kuşatması yönünden yaklaşarak burada haksız yere bir çocuğun öldürülüp öldürülmeyeceğini değil, insanın bilgi edinme olasılıklarının ve idrak alanının sınırlılıklarını, buna mukabil Allah'ın ilmine ve takdirine boyun eğilmesinin gerekliliği fikri üzerinde durmuşlardır.

Özellikle Gazali, Esmaü'l-Hüsna şerhi kitabında insandaki doğal eğilimler hikmet açısından yorumlanmalıdır der. "Dünyada Allah'ın inayet ve merhametine rağmen neden bu kadar kötülük var?" sorusuna ameliyat edilmesi gereken hasta bir çocuk örneğini verir, anne çocuğa acıdığı için çocuğu doktora bir türlü teslim etmezken baba bu hususta daha kararlı bir duruş sergiler.

Zahirde annenin daha merhametli olduğu yanılsamasına kapılsak bile bu misalde babanın daha merhametli olduğu bir hakikattir. Çünkü o "evladının sağlığına vesile olacak muvakkat acılara göz yumulması gerektiğini ve bu acıların iyiye yöneleceğini bilmektedir" diye açıklama getirir.

Bütün bu açıklamalara rağmen Musa'nın itirazı kıssada olduğu gibi durmaktadır. Ve Müslümanlar tarafından ahlaki bir tavır olarak benimsenmelidir.


Musa'nın itirazı ve ahlaki boyutu

Musa genç adamın derin ve ilahi bir bilgiye vakıf olduğunu biliyordu ve ona bildirilmişti. Buna rağmen ahlaki duruştan dolayı ona itiraz etti.

Temel ilke, zahirde bir kötülük görüldüğünde hemen itiraz edilmelidir, hatta Hz. Muhammed'in dediği gibi kötülük fiili olarak engellenmeli, buna güç yetmiyorsa dil ile itiraz edilmeli, ona da güç yetmiyorsa kalben buğz edilmelidir.

Bu bir ahlaki sorumluluktur. Bize zahiri kötülüğün arka planı bildirilmemişse onunla mücadele etmek bir insan olarak ve bir Müslüman olarak görevimizdir.

İlahi sebepler ve hikmetler bize kapalı olduğu ve bir vahiyle bildirilmediği için o kötülükten sorumluyuz. İnsan, özgür aklının ve bilgi sınırlarının ötesindeki varlık âleminden sorumlu değildir.

Bu konuda aklın, vicdanın ve kalbin söylediklerine uymak zorundadır. İbn Tufeyl'in Hay bin Yakzan'ı kendi aklıyla, teemmülleriyle Tanrı'ya ulaştı. İnsandaki ruhi kuvvetlerin ortaya çıkardığı olumlu davranışlar erdem olarak değerlendirilir.

Ahlak ise iradenin kemal kanunlarıdır. İçsel ahlak, insanın ruhi kuvvetlerini en yüksek potansiyeline ulaştırmaya yönelik bir telakkidir.

Bergson, kişinin ahlaki eylemini içsel bir yönelimle açıklar ve bu yaklaşıma göre ahlaki değerlerin kaynağı insanın doğuştan sahip olduğu sezgisel kavrayış yetisi olarak görülür.

Epikur ve David Hume da ahlakın kaynağının ve temelinin duygu olduğunu söylerler. Hume, ahlaki eylemi duygulara, kişinin izlenimlerine, genel kanıya göre belirlemektedir.

Kant, "İki şey üzerlerinde sık sık eğilip ısrarla düşünülürse insanın ruhsal yapısını hep yeni, hep artan bir hayranlık ve korkunç bir saygıyla dolduruyor. Üzerimdeki yıldızlı gök ve içimdeki ahlak yasası" der.

İlk Müslümanların Müslüman olmasında daha çok Hz. Muhammed'in şahsiyeti etkili olmuştur. Hamza'nın Müslüman oluşu daha çok ahlaki duygudan dolayıdır.

Ebu Cehil ve ortakları Hz. Muhammed'i susturmak istediler ve hakaret ettiler, Hamza onlara "Neden konuşturmuyorsunuz? Bırakın konuşsun, kimin doğru söylediği anlaşılsın" dedi ve bunun üzerine "Ben de yeğenimin dinine giriyorum" dedi. Onu Müslüman olmaya iten içindeki ahlak yasalarıdır.

Eğer Musa'ya "Öldürmeyeceksin" ayetinin yanında Maide suresindeki "Kim bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir insanı öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur" ayetiyle, Tekvir suresindeki "Kız çocuğun hangi suçtan ötürü öldürüldüğü kendisine sorulduğu zaman?" ayetleri gelmiş olsaydı acaba Musa'nın itirazı hangi boyutlarda olurdu. İbrahim'in kıssasında öldürme hadisesi olmamıştır.

Yahudi filozof Derrida, İbrahim'in eylemini sorumluluk çerçevesinde ele alır. Bizden, İbrahim gibi olmamız gerektiğini söyler.

En kıymetlimiz istendiğinde bile bir katil gibi yaftalanmayı göze alarak ötekine karşı olan sorumluluğumuzu gerçekleştirmeliyiz der.

Bugün Netanyahu ve Siyonistler Gazze'de Filistinli çocukların ileride terörist olacaklar diye rahatça binlercesini öldürdüler. Eğer Müslümanlarda Musa'nın ahlaki itirazı yerleşmiş olsaydı itirazlarıyla Siyonistlere dünyayı dar ederlerdi.

Bu konuyu Dostoyevski, Suç ve Ceza romanında tefeci bir kadını öldüren Raskolnikov'un teoremini basit bir problemin terimlerinden birine indirgeyerek basitleştirmiştir:

Bunca seçkin ve üstün birinin hemcinslerine yardım amacıyla başkalarına kötülük etmekten başka bir şey yapmayan iğrenç bir tefeci kadını sırf insanlığın gelecekteki iyiliği uğruna öldürmeye hakkı var mıydı?


Suç ve Ceza'da böyle bir şeyin bize yasak olduğunu, bunu yapacak insanın ruhunun yıkıma uğramış olacağını büyük bir güçle ortaya koyar.

Dostoyevski aynı konuyu o kadar önemser ki Ecinniler ve Karamazof Kardeşler romanlarında tekrar tekrar ele alır.

Bugün genelde insanların ve özelde daha çok Müslümanların Musa'nın itiraz ahlakına fazlasıyla ihtiyaçları var. Üzerlerine serpilmiş ölü toprağının atılması gerekmektedir.

Bu itirazın yokluğu ise yıkıma uğramış ruhların hâlidir. Musa'nın itiraz ahlakına Nurettin Topçu "İsyan Ahlakı" dedi.

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA OKU

Hakkında daha ayrıntılı: Hz. Musahz. hızırAbdullah Demir

DAHA FAZLA HABER OKU

TÜRKİYE'DEN SESLER

Nabi Kırmızı Türkler ve Kürtler: Ortak tarihten ayrışmaya

TÜRKİYE'DEN SESLER

Burak Karadoğan Terörsüz Türkiye sürecinde meşruiyetin adı: Referandum

TÜRKİYE'DEN SESLER

Faik Akçay Toplumsal bütünleşmenin koşullarını sağlama

TÜRKİYE'DEN SESLER

Özgür Uyanık Bir bez parçası Arjantinlilere ulusal toprakların değerini nasıl hatırlattı?

İlgili Haberler
Makroekonomi Fitch'ten İngiltere kararı: Kredi notu belli oldu CNBC-e · 26 dk önce Makroekonomi AK Parti’nin 25. kuruluş yıl dönümünde 3 milletvekili ve 7 belediye başkanı partiye katıldı Independent Türkçe · 37 dk önce Makroekonomi Medya sektöründe dev birleşme: Paramount Skydance'den Warner Bros. Discovery için kritik adım CNBC-e · 40 dk önce Makroekonomi Endonezya'da 7.5 büyüklüğünde deprem meydana geldi Independent Türkçe · 44 dk önce Makroekonomi Paramount tüm onayları aldı Habertürk Ekonomi · 54 dk önce

Yorumlar (0)

Giriş yaparak yorum yazabilirsin.

İlk yorumu sen yaz.