Türkiye deprem gerçeğiyle yaşamayı öğrenmek zorunda olan bir ülke. Bunu artık söylemek bile gereksiz gibi geliyor. Çünkü yaşadığımız her büyük deprem, bize aynı gerçeği yeniden ve ne yazık ki ağır bedeller ödeyerek hatırlatıyor.
99 Depremi bir dönüm noktasıydı, o güne kadar deprem daha çok “olursa ne yaparız” diye konuşulan bir konuydu. 17 Ağustos’tan sonra ise “bir daha aynı acıları yaşamamak için ne yapmalıyız” sorusu gündeme geldi. Deprem yönetmelikleri değişti, yapı denetimi hayatımıza girdi, mühendislik anlayışı farklılaştı, afet yönetimi yeniden şekillendi. Üniversiteler daha fazla araştırmaya yöneldi, bilim insanları daha güvenli yapılar için çalışmaya başladı.
Elbette bunlar önemli adımlardı, ama sonra Van’ı yaşadık. Elazığ’ı yaşadık. İzmir’i yaşadık. En son da Kahramanmaraş merkezli depremlerle hepimizin yüreği bir kez daha yandı. Demek ki yapılacak daha çok işimiz, alınacak daha çok yolumuz varmış.
Bugün artık depremi yalnızca yaşayan değil, onu anlamaya, etkilerini azaltmaya çalışan bir ülkeyiz. Sismik izolatörler sayesinde hastaneler deprem sırasında ayakta kalabiliyor. Akıllı sensörler binaların taşıyıcı sistemlerini sürekli izliyor. Yapay zeka, uydu görüntüleri ve büyük veri analizleriyle olası hasarlar saniyeler içinde tahmin edilebiliyor. Dronlar enkaz alanlarını kısa sürede haritalıyor, arama kurtarma robotları insanların ulaşamadığı noktalara girebiliyor. Erken uyarı sistemleri ise birkaç saniye de olsa kazandırdığı zamanla trenleri durdurabiliyor, doğalgazı kesebiliyor, kritik tesisleri güvenli moda alabiliyor.
Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin sıkça dile getirdiği “Dirençli Kent Kocaeli” vizyonunu da bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Çünkü dirençli kent demek, yalnızca sağlam binalar yapmak demek değil. Bir deprem olduğunda yolların kullanılabilir kalması, altyapının çalışmaya devam etmesi, haberleşmenin kopmaması, itfaiye ve sağlık ekiplerinin en kısa sürede müdahale edebilmesi, vatandaşın güvenle toplanabileceği alanların hazır olması ve şehrin hayatına en kısa sürede yeniden dönebilmesi demek.
Bütün bunlar gösteriyor ki teknoloji artık depremle mücadelede en güçlü yardımcılarımızdan biri. Şu aşikardır ki; teknoloji tek başına mucize yaratmaz. En gelişmiş sistemler bile kötü yapılmış bir binanın yerine geçemez. Sağlam yapı, doğru denetim, bilimsel şehir planlaması ve toplumsal bilinç olmadığı sürece hiçbir teknolojik yatırım tek başına yeterli olmayacaktır.
17 Ağustos’u gelecek yıllarda yalnızca yasın değil, sorumluluğun da günü olarak hatırlayabilelim. Çünkü depremi durduramayız ama sonuçlarını değiştirebiliriz.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.