Belki de tarihte ilk defa cereyan ediyordur, bilemeyeceğim ama karşımızda kime karşı kurulduğu açıklanmayan bir savunma paktı var. Eğer Türkiye Cumhurbaşkanı’na inanmak lazım gelirse, Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan arasında kurulan ve ülkelerden birine yapılacak saldırının her üçüne de yapılmış sayılacağının kabul edildiği anlaşma (antlaşma?) herhangi bir ülkeye karşı değildir. İttifaka katılmak isteyen herhangi bir ülke katılabilir. İttifakın amacı, saldırganlık sergileyenlerin caydırılmasından ibarettir.
Kısa süre içinde bu ittifakın kime karşı kurulmuş olabileceğine ilişkin tartışmalar başlamış bulunuyor. Bunda şaşılacak bir şey olmaması gerekir. Sorunun cevabı ise ittifakın arkasında kimin bulunduğu konusundaki kanaatinize göre değişebiliyor. Şayet ittifakı kuranların Trump ve şürekası tarafından cesaretlendirildiğini, hatta görevlendirildiğini düşünüyorsanız ona göre bir cevap oluşturuyorsunuz. Buna karşılık, ittifakın yerel bir girişimin ürünü olduğunu ileri sürüyorsanız soruyu başka türlü yanıtlıyorsunuz.
ABD, karşı sonlandıramadığı bir mücadeleye girişti
Eğer ittifak oluşturma girişimine Birleşik Devletler’in önderlik ettiği kanaatindeyseniz, o zaman girişimin İran’ı hedeflediğini düşünmeniz normal olacaktır. Amerika İran’a karşı bir türlü sonlandıramadığı bir mücadeleye girişmiştir. Bu mücadeleden kurtulmayı arzulamakta, fakat başarılı olduğunu kanıtlamak istemektedir. Henüz bu amaca uygun bir formül bulamamıştır. Buna karşılık İran, belki de savaşın başında elde etmeyi düşünmediği bir başarıya imza atmış, Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemi trafiği üzerinde söz sahibi olmuştur. Ayrıca İranlılar, Amerikalıların ülkelerine saldırı sırasında kullandığını düşündükleri Suudi üslerini de bombalamaktan çekinmemişlerdir.
Şayet yerel bir girişimle karşı karşıya bulunduğunuz kanaatindeyseniz, o zaman İran’a yönelen Amerikan-İsrail saldırısının aslında İsrail tarafından başlatıldığına, Amerika’yı da bu ülkenin işin içine çektiğine inanabilirsiniz. İran’ın Suudi Arabistan’a saldırmasının da bu girişimin bir sonucu olduğunu, yoksa Suudi Arabistan’ın düşmanı olmadığını düşünmeniz normaldir. Bu koşullar altında Pakistan’ın nükleer savunma garantisi, aslında nükleer silahlara sahip olduğu bilinen İsrail’in bu silahları kullanmaması için bir teminat olarak görülebilir. İsrail, kendisinin nükleer hedef olmaması için İran’a karşı nükleer silah kullanmaktan caydırılmış olacaktır.
Her iki analizde de İran’ın şu veya bu şekilde denetlenmesi öngörülmekle beraber, ikinci çözümlemede İsrail’i de denetim altında tutmak gibi ek bir amaç yer almaktadır. İşin ilginç tarafı, ne İsrail’in ne de İran’ın anlaşmaya karşı çıkmış olmasıdır. Her iki ülkenin de önemli askerî gücü bulunuyor. Kendilerine karşı kurulmuş olabilecek böyle bir ittifaka karşı çıkmamaları herhâlde bu işi pek ciddiye almamalarından kaynaklanıyor. Türk ordusunun ihtiyaç hâlinde Suudi Arabistan’ın yardımına koşacağı ya da Pakistan’ın Hindistan’a karşı geliştirdiği nükleer gücü başkalarını korumak için kullanacağı pek inandırıcı bulunmuyor. Muhtemelen, gerekçeler ittifakın hedefi olduğu düşünülen ülkeler tarafından da incelenmiş ve ittifaktan çekinmek için herhangi bir sebep olmadığına hükmedilmiştir.
CENTO’nun bölgesel iş birliğine yönelmesi yeterince ilgi uyandırmadı
Geçmişe bakacak olursak, genişletilmiş Orta Doğu’da ittifakların uzun ve başarıyla dolu bir tarihi olmadığı görülecektir. NATO’nun kurulmasının ardından Amerikalılar, NATO ile Uzak Doğu’da kurulan SEATO’yu birleştirecek bir pakt kurulmasını istemişlerdi. Pakt kurma merakı, o yıllarda Sovyetleri çevreleyerek geri itmeye meraklı olduğu anlaşılan CIA Direktörü Allen Dulles ile biraderi, Amerikan Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’in fikriydi. Ayrıca böylelikle, NATO’ya alınmasıyla Avrupa savunmasına dâhil edilen Türkiye’nin “kaybı” karşısında kırılan İngiltere’ye Orta Doğu bölgesinde daha etkili olması için bir fırsat verilmiş olacaktı. Geleneksel rejimler için de bir koruma mekanizması ihdas edilmiş oluyordu. İş pek tasarlandığı gibi yürümedi. İngiliz baskısından yeni kurtulmaya başlayan çoğu Orta Doğu ülkesi, İngiltere’nin yönlendireceği bir girişimde yer almak istemiyordu. Sonunda Türkiye-Irak-İran üçlüsü ve Pakistan, 1955’te Bağdat Paktı’nı kurdular. 1958’de Irak, General Kasım darbesi sonucu üyelikten ayrıldı. Bunun üzerine paktın ismi, hepimizin daha yakından tanıdığı CENTO (Merkezi Antlaşma Teşkilatı) olarak değiştirildi. Amerika’da pakt sevdası sona erince zaten önemini yitirmeye başlayan CENTO, 1979’da İran’da Humeyni’nin başa geçmesiyle resmen sona erdi. Örgütleşmeye yeni işlevler verilmesi ve CENTO’nun bölgesel iş birliğine yönelmesi yeterince ilgi uyandırmadı.
Yeni girişim, Türkiye’de de önemli tartışmalara zemin teşkil etmiştir. Öncelikle her ortağın anlaşmaya neler katabileceği üzerinde durulmuştur. Burada vurgulanan husus, Suudilerin paraya, Pakistan’ın nükleer silahlara, buna karşılık Türkiye’nin de iyi yetişmiş silahlı kuvvetlere sahip olmasıdır. Bunun yanında Türkiye’nin gelişmekte olan bir silah sanayisi de bulunmaktadır. Gözlemcilerin ifade ettiği endişeye göre, savaşmak gerekirse bunu Türk askerleri yapacak, Suudi Arabistan ise sadece faturayı ödemekle yetinecektir. Türk silah sanayisinin bölgede satış yapma fırsatları ise sınırlı kalacaktır çünkü Suudiler silah ihtiyaçlarını Birleşik Devletler’den karşılamaktadır. Bunların yanında Türkiye’nin yükselmekte olan Hindistan ile ilişkileri, zaten Keşmir Savaşı’nda Pakistan’ı desteklemesi nedeniyle pek parlak değildir. Buna, Pakistan’ın nükleer korumasına sığınmak gibi Türkiye’nin ihtiyaç duymadığı bir gerekçeyi eklemeye de gerek yoktur.
Söylenenlere bakılırsa, Türk askerleri zaten Suudi savaş gücünü geliştirmeye dönük bir faaliyet yürütmektedir. Çoğu Türk vatandaşı ülkemizle iyi ilişkiler içinde olan bir ülkeyle çatışmaya girmenin isabetini sorgulamaktadır. Bu endişelerin altında, 1638’den beri çatışmasız ilişkiler yürüttüğümüz İran’la çatışmaya girme ihtimalinin yattığını anlamak için ayrıntılı inceleme yapmaya gerek dahi yoktur. Bunun yanında, Suudi Arabistan’ın uluslararası ilişkiler alanında birçok bakımdan Türkiye’ye dostluk göstermediği de yakinen hatırlanmaktadır. Yaygın bir inanca göre, Araplar Türklere özel bir yakınlık duymamaktadır. Her ne kadar mevcut Türk hükümeti Sünni Müslümanlığın güçlü bir bağ oluşturduğunu düşünüyorsa da, genel kanaat çeşitli şekillerde yorumlanabilen ve böylece değişik ülkeler tarafından değişik anlamlar yüklenebilen bir inanç sisteminin güçlü ittifaklar için yeterli bir zemin oluşturmaktan uzak olduğu merkezindedir.
Yeni anlaşmanın nasıl bir ittifaka yol açacağı bilinmiyor
Bazı uluslararası gözlemciler, yeni anlaşmanın bir İslam NATO’su kurulduğuna işaret ettiğini ileri sürüyorlar. Bu, tartışmaya son derece açık bir öneridir. Örneğin, şu anda kimse bir ülkeye yapılan saldırının diğerlerine de yapılmış kabul edilmesinin ne anlama geldiğini bilmemektedir. NATO’da bir üyeye saldırılması hâlinde nasıl bir yol izleneceğine dair usuller geliştirilmiştir, ayrıca bütünleşmiş bir askerî komuta sistemi vardır. Yeni kurulan sistemde henüz taraflardan birinin saldırıya uğradığının nasıl saptanacağına dair herhangi bir düzen dahi bulunmamaktadır. Daha da önemlisi, tarafların anlaşmada yaptıkları taahhütleri yerine getireceklerine de yeterli güven duyulmamaktadır. Özetle, yeni anlaşmanın nasıl bir ittifaka yol açacağı pek bilinmemektedir. Anlaşmanın hedef alabileceği ülkelerin de endişeye mahal olmadığı yönündeki tavırları, ittifakın belki de ölü doğduğunun bir kanıtı olarak değerlendirilebilir.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.