Onun ardından yalnızca büyük ticari başarılar ve dev yapılar kalmadı; ruhu olan markalar, korunmuş kültürel emanetler, emeklerine sahip çıkılmış insanlar, güvenle yetiştirilmiş pırıl pırıl evlatlar ve zamana direnen değerler kaldı.
Yalnızca vizyoner bir sanayici değil; üretime gönül vermiş bir emek insanı, sanatı ve edebiyatı sessizce omuzlayan gerçek bir İstanbul beyefendisi ayrıldı aramızdan.
Benim Birol Bey ile hukukum, uzaktan bir tanıklığın çok ötesindeydi. 35 yıldır kurucu yayın yönetmenliğini sürdürdüğüm KİTAP dergimizin arka kapağında yıllar boyunca yer alan ilanlar, hiçbir zaman alelade bir reklam sayfası olmadı bizim için.
O sayfalar; kitaba, edebiyata, düşünce dünyasına ve kültür yayıncılığına uzatılmış sıcak, zarif ve istikrarlı bir eldi.
Yayıncılık dünyasının binbir emekle, iğneyle kuyu kazar gibi ayakta kaldığı zamanlarda böylesine uzun soluklu bir desteğin ne denli hayati olduğunu ancak bu yola ömrünü verenler bilir. Birol Altınkılıç, üretimin yalnızca fabrikalardaki bantlarda ve kazanlarda değil; bir kitabın sayfalarında, bir şairin dizesinde ve basılan bir derginin kokusunda da filizlendiğini bilen ender insanlardandı.
Onun yolculuğu Mısır Çarşısı’nın baharat ve kahve kokan kadim sokaklarında, Tahtakale’nin usta-çırak ahlakıyla yoğrulmuş ticaret ikliminde başlamıştı. Henüz 16 yaşındayken adım attığı kakao ve kahve ticaretindeki birikimini, yıllar içinde Türkiye’nin dünya çapındaki endüstriyel güçlerinden birine dönüştürdü.
1992’de Altınmarka’yı kurarken de 1994’te kakao fabrikasının bacasını tüttürürken de önünde dik yokuşlar vardı. Ama onun lügatinde zorluk, geri çekilmek değil; daha çok emek vermek, daha çok üretmek demekti. Altınmarka’yı dünyanın sayılı kakao üreticilerinden biri hâline getirmesi ve bu emeğin 2012 yılında Candy Kettle Award ile taçlanması, bir tesadüfün değil, sabırla işlenen büyük bir rüyanın sonucuydu.
Fakat o yalnızca fabrikalar inşa etmedi; insanı merkeze alan bir dünyagörüşü kurdu. Kaliteden ödün vermemeyi, çalışanının alınterine hürmet etmeyi ve başarıyı bölüşmeyi bildi. Kahve Dünyası’nın 2004 yılında başlayan yolculuğu da onun ve ailesinin aynı samimiyetinin, üretim anlayışının ve insanları aynı sofra etrafında buluşturma arzusunun eseriydi. Kahve Dünyası yalnızca kahve içilen bir mekân değil; dost meclislerinin kurulduğu, Türk kahvesi geleneğinin çağdaş bir zarafetle yeniden yorumlandığı, insanların günlük hayatın koşuşturması içinde nefes aldığı bir kültür vahası oldu.
Yüzyıllık Baylan'ı dekorunu bozmadan korudu
Ancak onun kalbinde ayrı bir yeri olan başka bir miras vardı: Baylan.
Baylan’ın yeri apayrı, çok daha duygusal ve vefalı bir sayfaydı. Cumhuriyet’le yaşıt, edebiyatımızın ve İstanbul hafızamızın mihenk taşlarından Baylan’ı bünyesine kattığında, oraya bir işletmeci hırsıyla değil; bir emanetçi, bir kültür koruyucusu hassasiyetiyle yaklaştı.
Baylan’ı devraldıktan sonra yıllarını o tezgâhlara vermiş emektar çalışanlarla yola devam etmesi, bu soylu yaklaşımın en anlamlı göstergelerinden biriydi. Yeni bir yönetimin gelişiyle geçmişin emeğini silmek yerine, o emeğe sahip çıktı. Baylan’ı Baylan yapan insanların tecrübelerine, hafızalarına ve kuruma bağlılıklarına değer verdi.
Çünkü bir mekânın ruhunun yalnızca tabelasında ya da tariflerinde değil, yıllar boyunca ona emek vermiş insanların ellerinde ve hatıralarında yaşadığını biliyordu.
Kadıköy Baylan’ın ahşap kokan, hatıralarla dolu özgün dekorunu bozmadan, ruhunu zedelemeden korudu. Oradaki masaların, duvarların, aynaların ve küçük ayrıntıların yalnızca birer dekorasyon unsuru olmadığını; İstanbul’un ortak hafızasının parçaları olduğunu gördü.
Baylan’ı yenilerken eskitmedi, büyütürken kimliğine kıymadı.
Belki de Birol Altınkılıç’ın Baylan’a yaklaşımını en doğru anlatan ifade şudur: O, Baylan’ı yalnızca satın almadı; bütün tarihiyle, çalışanlarıyla, hatıralarıyla ve ruhuyla birlikte emanet aldı.
KİTAP dergimizin Yılın En İyileri Ödülleri’nde Baylan’ın tarihini anlatan o eşsiz kitaba ödül verdiğimiz ânı dün gibi hatırlıyorum. O ödülle biz yalnızca bir kitabı değil; bir kentin belleğine, geçmişin edebiyatçılarına ve o masalarda oturmuş ustaların hatırasına sahip çıkan asil bir duruşu selamlamıştık.
Bugün geriye dönüp baktığımda, o kitabın hazırlanmasıyla Baylan’ın korunması arasında güçlü bir bağ görüyorum. Biri Baylan’ın fiziksel varlığını, çalışanlarını, lezzetlerini ve atmosferini yaşatırken; diğeri onun hikâyesini, hatıralarını ve kültürel değerini kalıcı hâle getiriyordu. Bir kültürel mirasa sahip çıkmanın en güzel yollarından biri onu korumak, diğeri ise hikâyesini kayda geçirmek ve gelecek kuşaklara anlatmaktır. Birol Altınkılıç her ikisinin de kıymetini biliyordu.
Boğaz'a karşı sanata açtığı duvar
Tophane’deki şirket binasının dış duvarındaki resimler de aynı duyarlılığın yansımasıydı. Sanatı kapalı salonlardan çıkarıp sokağın, hayatın ve çalışanların göz hizasına yerleştirmişti. O resimler yalnızca bir binanın dış cephesini süslemiyor; sanatla gündelik hayat arasında güçlü bir bağ kuruyordu.
Yıllarca KİTAP dergimizin arka kapağında sağladığı destek, Kabataş'ta sanata açtığı duvar, Baylan’ın tarihini yaşatma konusundaki hassasiyeti ve bu tarihin bir kitapla kayıt altına alınmasına verdiği kıymet, aslında aynı kültürel duyarlılığın parçalarıydı: Kitaba, sanata, mekânlara ve insanlara duyulan vefa…
Bütün bu yoğunluğun, fabrikaların, markaların ve yatırımların ardında ise ailesine derinden bağlı bir eş ve baba vardı. Eşi Alev Hanım’la bir ömrü, hayalleri ve sorumlulukları paylaştı.
Çocukları Dilara ve Kaan’ı hazır bir sofranın mirasçıları olarak değil; küçük yaşlardan itibaren üretimin, paketlemenin ve emeğin bizzat mutfağında yetiştirdi. Onları toplantılara dahil etti; üretimden ürün geliştirmeye, paketlemeden marka çalışmalarına kadar işin her aşamasını öğrenmelerine imkân sağladı.
Onlara yalnızca işi öğretmedi; güvenmeyi, sorumluluk almayı, hata yapmaktan korkmamayı ve kendi kanatlarıyla uçmayı da öğretti. Yol gösterirken kendi yollarını bulabilecekleri alanı açtı. Sorumluluk verdiğinde kararlarına güvenmeyi, gerektiğinde geri çekilerek onların kendi adımlarını atmalarına izin vermeyi bildi. Dilara Hanım’a ve Kaan Bey’e yalnızca işleri değil, hayallerini de emanet etti.
Dilara’nın Detay Gıda’da, Kaan’ın ise Kahve Dünyası’nda yazdığı başarı hikâyeleri, bir babanın evlatlarına duyduğu sarsılmaz güvenin en somut göstergesidir.
Çünkü iyi bir baba, çocuğunun önünde yürüyerek ona sürekli yol gösteren değil; gerektiğinde yanında duran, gerektiğinde de geride kalarak onun kendi yolunu bulacağına güvenen insandır.
Birol Altınkılıç tam da böyle bir babaydı.
Çocuklarının anlatımında o; enerjisi hiç tükenmeyen, sürekli üreten, yeni fikirlerin peşinden giden, çözüm odaklı, cömert ve pozitif bir insandı. Ancak bütün bu özelliklerinin üzerinde, ailesini her şeyden üstün tutan sevgi dolu bir eş ve baba vardı. Çocuklarına yalnızca şirketler veya markalar bırakmadı. Çalışkanlığı, dürüstlüğü, insanlara saygıyı, cesareti, aile bağlarının kıymetini ve kendilerine güvenmeyi öğretti. Asıl mirasının yalnızca iş dünyasında değil, evlatlarının karakterlerinde yaşamaya devam edeceğini biliyordu. Geride bıraktığı değerler, yalnızca bir ömrün değil; bir kültürün, bir emeğin ve bir vicdanın mirasıdır.
Kıymetli eşi Alev Altınkılıç’a, sevgili evlatları Dilara Altınkılıç Kutmangil ve Kaan Altınkılıç’a, tüm kederli ailesine, yakınlarına, çalışma arkadaşlarına, değerli dostlarına ve Altınmarka Grubu camiasına yürekten sabır ve başsağlığı diliyorum.
Ruhu şâd, mekânı cennet olsun.
Onu daima vefayla, saygıyla ve rahmetle anacağım…
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.