SDG'nin Şam'daki merkezi otoriteye tam entegrasyonu ve sahneden çekilişi, sadece yerel bir aktörün tasfiyesi değil; on yıllık vekâlet savaşları döneminin resmen kefenlenmesidir.
Gelin olayın röntgenini, arkasındaki akıl, pratikler ve küresel denklemin tuhaf simetrileri üzerinden çekelim.
Washington'ın Ortadoğu masasındaki hesapları her zaman pragmatizmin en ucuz kâğıtlarına yazılmıştır. Bir dönem Fırat'ın doğusunu kilit bir kaldıraç olarak gören üst akıl, sahadaki yeni gerçeklikleri gördüğünde rotayı kırmayı iyi biliyor.
Şam'da taşların yerine oturması, Ahmet eş-Şara liderliğindeki yönetimin "birleştirici aktör" olarak parlatılması ve SDG'nin misyonunu tamamladığı gerekçesiyle feshine rıza gösterilmesi bunun göstergesi.
Tabii bunların hiçbiri spontane gelişmedi. ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın gözetiminde örülen bu mimari, "tek devlet, merkezi otorite" formülüyle üst aklın sahadaki en yeni pratiklerinden biridir.
Askerî entegrasyon hızla yürütüldü; Sipan Hemo'nun savunma bakan yardımcılığı koltuğuna oturması, dünün kırmızı çizgilerinin bugünün makam odalarında nasıl silindiğinin en net kanıtı. Ancak mesele sadece askerî kışlaların birleşmesi değil; asıl mesele, sivil itaatin ve siyasal aklın hangi merkeze bağlanacağıdır.
Hiç kuşkusuz, Ankara merkezli okumalar bu süreci uzun süredir "terörsüz bölge" stratejisinin bir türevi olarak görüyor. Türkiye'nin bu süreçte ciddi kazanımlar elde ettiğini kimse inkâr edemez.
Zira, sınır hattında güvenlik üslerinin sabit kalması, Şam ile kurulan örtülü ve açık diplomatik kanallar, Türkiye'nin bu geçiş sürecindeki elini güçlendirmiş gibi görünüyor.
Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir ironi var: Türkiye'nin uzun yıllardır "güvenlik tehdidi" olarak kodladığı yapıların (bu konuda Türkiye son derece haklıydı) Şam ordusu çatısı altında resmileşmesi, Ankara açısından yeni bir müzakere ve denge zeminini zorunlu kılıyor. Şam ile kurulan bu organik bağ, klasik ezberleri çöpe atarken yeni bir diplomatik satrancın da fitilini ateşliyor.
Bu dönüşümün en büyük kaybedenleri şüphesiz ki Rusya ve İran oldu. Hmeymim ve Tartus üslerinin sivil yönetime devriyle birlikte Moskova'nın Akdeniz'deki asırlık rüyası darbe alırken, Tahran'ın hilal stratejisi de Şam'daki yeni liderliğin pragmatik hamleleriyle daraltıldı. Suriye, artık eski bloklar arası bir paspas olmaktan çıkıp, Körfez sermayesi ile Batı onaylı yeni bir "ılımlı rejim" sentezine evriliyor.
SDG'nin feshine giden bu süreç, Ortadoğu'da hiçbir şeyin eskisi gibi kalmayacağının ama aynı zamanda emperyal denklemlerin kılıf değiştirerek süreceğinin kanıtıdır. Bir dönemin sonuna gelindi. Elbette bu son, bölge halkları için kalıcı bir barışın müjdecisi olma iddiasını taşıyor. Bölge halkları bu noktada en çok Türkiye'ye güveniyorlar.
Şam'da bayraklar değişiyor, masadaki aktörler tıraşlanıyor, ancak oyunun kurallarını yazan emperyal akıl hep aynı masada oturmaya devam ediyor. Lakin gayet bariz şekilde somutlaşan bir durum var: Türkiye artık sahada sadece oyuna dahil edilen değil, oyun kuran bir "akıllı güç" olma yolunda emin adımlarla ilerliyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish
Hakkında daha ayrıntılı: SuriyeSDGUmut Berhan Şen
DAHA FAZLA HABER OKU
Murad Ali Mekke Anlaşması ve Ortadoğu'da yeni denklemler
Nabi Kırmızı Anadil meselesi: Rakip değil, zenginlik
Turgut Özal Tekpınar Türkiye'de aile kurumunun dönüşümü: Evlilik, boşanma ve değişen toplumsal yapı
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.