Sakıp Sabancı Müzesi, 27–30 Ağustos'ta gerçekleşecek Müzede Sahne ile birlikte görmeye, duymaya ve düşünmeye davet ediyor izleyiciyi. Ayşe Draz'ın sanat yönetmenliğinde "Oyunlarla Dönüşüm" temasıyla bir festival gibi hazırlanan program, performansın dönüştürücü gücüne odaklanıyor.
21 Ağustos 2026 00:00
Dünya'yı haber kaynağınız olarak eklemek için tıklayın!MELTEM KERRAR
meltemkerrar@gmail.com
Yazın en güzel hediyelerinden biri de açık hava etkinlikleri. Hafızamızda güzel hatırlar bırakmak hayatın büyük anlamlarından biriyse, onu da aklımıza ve kalbimize dokunan, harekete geçiren anılar yaratıyor sanırım. Anlık ve tekrarı olmayan gerçeklikten çıkan ve özünde ‘bunu’ yaşatmak olan tiyatronun bu anlamda sağlam bir yeri var hafızalarımızda. Bu yıl 10’uncusuna erişen Müzede Sahne de, İstanbul’un ve Boğaz’ın çok özel bir noktası Emirgan’da, mekanının hemen her alanını sanata açmış Sakıp Sabancı Müzesi’nde yeni ve benzersiz anılar yaratmaya davet ediyor izleyicisini. 27–30 Ağustos arası gerçekleşen program, Ayşe Draz sanat yönetmenliğinde “Oyunlarla Dönüşüm" teması etrafında Boğaz’ın eşsiz doğasını içine alan, oyuncu ve izleyiciyi performansın parçası haline getirmeyi amaçlayan bir deneyim vadediyor. Eş zamanlı devam eden “Yoko Ono: İçses ve İçyapı” sergisiyle de diyalog kuran program, müzenin bahçesine ve farklı mekanlarına yayılarak beden, ses ve mekan arasındaki ilişkiyi yeniden sorgulamaya çağırıyor bizleri. Emre Koyuncuoğlu'ndan devraldığı bayrağı dört yıldır devam ettiren Ayşe Draz “sahneyi bahçeye, fuayeye, merdiven basamağına taşırken aynı zamanda performansın yaşayabileceği alanların sandığımızdan çok daha geniş olduğunu ve seyirciyle birlikte kurulan bir seyir alanı olduğunu hatırlatıyor” diyor. Draz’la 10. yılında Müzede Sahne’yi konuştuk.
Bu yıl seçtiğiniz ’dönüşüm’ teması nasıl oluştu ve programı nasıl şekillendirdi?
Öncelikle, Huizinga'nın bize hatırlattığı gibi insanın en temel kültür kurucu edimlerinden biri olan, dünyanın verili olmadığını, yeniden kurulabileceğini hatırlatan "oyun" kavramından yola çıktım ve onun dönüştürücü gücünü hatırlatmak istedim. Merkezinde oyun kavramının yattığı performans da yalnızca icracısını değil, kimi zaman katılmaya kimi zaman tanıklık etmeye çağırdığı seyircisini de, bazen büyük bir sarsılmayla, bazen küçük bir farkındalıkla da olsa dönüştürüyor. Programı yaparken de bedenin dönüşümünden sesin ve kokunun dönüştürücü etkisine, oradan birlikte dönüşebilmenin olanaklarına uzanan bir izlek kurmak istedim.
10 yılı geride bırakan Müzede Sahne, tiyatronun yalnızca tek festivalinin olduğu ve hala sahne sorununun yüksek oranda yaşandığı İstanbul’da farklı bir buluşma noktası yaratıyor. Bu anlamda nasıl bir görev ya da anlam getiriyor sanat yönetmenliği size?
İstanbul’daki gösteri sanatları ekosistemi kırılgan, pasta küçük; bu koşullarda bir alan açmak hem bir ihtiyaç hem de bir sorumluluk. Ben Müzede Sahne’yi sadece bir mini festival değil, her sene üzerine yeni bir katman eklediğim, hep birlikte çoğalttığımız yaşayan bir organizma olarak tasarlamaya çalışıyorum; Müzede Sahne’ye gelenlerin geçici ama gerçek bir mahallenin parçası olabilmesini hayal ediyorum. Bana düşen görev de, bu mahallenin kapısını her sene biraz daha aralamak sanki.
Müzeden sahneye yansıyan geçişkenlik
Programda kukla tiyatrosundan, ses deneyimleri ve koku atölyelerine uzanan farklı disiplinler bir araya geliyor. Plastik sanatlarda daha alışık olduğumuz bu disiplinler arası bakışı ve birliktelikleri nasıl düşündünüz süreçte?
Sabancı Müzesi zaten genel program politikasıyla Marina Abramović, Suzanne Lacy ve Yoko Ono gibi performansla çalışan sanatçılara alan açmış bir kurum; Müzede Sahne'nin bu zeminde filizlenmesi de tesadüf değil. Dans ve tiyatro ile birlikte gösteri sanatları şemsiyesinin altına yerleştirebileceğimiz performans sanatının kendisi de görsel ve plastik sanatların içinden doğup hem oradan beslenmiş hem de tiyatro ve dans gibi gösteri sanatlarını dönüştürmüş bir disiplin; yani bu iki alanın karşılaşması bana hiç de yabancı değil, aksine performansın kendi kökeninde var olan bir geçişkenlik. Ben atölyeleri ve söyleşileri de bu geçişkenliğin bir uzantısı olarak görüyorum; müzenin görsellikte yoğunlaşan deneyimini kulağa, kokuya, bedene açmak, performansın bizi başka duyularla da alımlamaya çağırdığına dair inancımın en somut karşılığı.
İstanbul’un ve Boğaz’ın çok özel bir noktasında ve de açık havada tiyatro yapmak/ izlemek oyuncu ve seyircilere nasıl yansıyor sizce?
Bir performansı bahçenin içine yerleştirdiğimde, seyircinin yürüme hızı, nerede durup nereye baktığı, arkadaki ağacın hışırtısı, fondaki Boğaz'ın sesi ve gürültüsü bile dramaturjinin bir parçası haline geliyor. Seyirci de salt bakan biri olmaktan çıkıp bedeniyle seyrin mekanını kuran biri oluyor; oyuncu için de aynı şey geçerli, çünkü karşısında dört duvar değil, kendi ritmi olan canlı bir ortam var. Bu kadar çekime sahip bir mekanı salt bir dekor gibi arkaya almak yerine, seyirle birlikte nefes alan bir zemine çevirmeye çalışıyorum.
Programda neler var?
27–30 Ağustos tarihleri arasında programın ana sahnesinde, Édouard Louis imzalı, ödüllü oyuncu Onur Ünsal’ın başrolünü üstlendiği, Moda Sahnesi’nin yapımı “Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri”, Deniz Dursun'un kaleme aldığı, 2025 Afife Tiyatro Ödülleri’nde “Yılın En Başarılı Genç Kuşak Sanatçısı” ödülünü alan Mine Nur Şen'in rol aldığı Artalan Kolektif yapımı “Yıldız”, William Shakespeare'in Macbeth oyunundan uyarlanan, Pınar Akkuzu ile Gülden Arsal'ın sahne aldığı “Şatonun Altında” ve Şâmil Yılmaz’ın yazdığı, 2025 Afife Tiyatro Ödülleri’nde Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülü’nü alan ve oyuncusu Oğulcan Arman Uslu’ya Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu Ödülü’nü kazandıran “9/8’lik Kıyamet” izleyiciyle buluşacak.
Müze bahçesinin hemen her alanına yayılan programda ayrıca sahne ile seyirci arasındaki sınırları yeniden kuran “Fuayede Karşılaşmalar”, Şule Ateş’in “Şâzân Meclisi” ile koreograf Melih Kıraç’ın tasarladığı ve Şiva Canbazoğlu’nun performansçı olarak yer aldığı “Yakın Zamanın Kaybı” da izleyiciyle buluşacak. The Marmara Group’un konaklama desteğiyle ağırlanan, Kunstenfestivaldesarts ve Wiener Festwochen gibi uluslararası festivallerde yer alan koreograf Begüm Erciyas’ın Letters from Attica (Attika'dan Mektuplar) adlı çalışması da Müzede Sahne'nin 10’uncu yıl programında yer alacak.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.