Biz toplum olarak oldum olası, koşullu önermeleri kısaltmayı seviyoruz. Böylece hiçbir şeyi tam olarak anlamadan genel bir bakış kazanıyoruz. Charlie Wilson’ın Savaşı filmindeki Zen ustası anekdotu bizim durumumuzu çok iyi açıklıyor. Derli toplu aktarmak için Gemini’dan destek alıyorum.
Charlie Wilson'ın Savaşı (Charlie Wilson's War) filminde, Philip Seymour Hoffman’ın canlandırdığı CIA ajanı Gust Avrakotos tarafından Kongre üyesi Charlie Wilson'a anlatılan ünlü Zen ustası anekdotu (hikayesi) özetle şöyle geçer:
Hikaye: Küçük bir köyde yaşayan bir Zen ustası vardır. Köy halkı her olay karşısında hemen paniğe kapılır veya aşırı sevinir, ustaya gelip durumun ne kadar iyi ya da ne kadar kötü olduğunu söyler. Usta ise her defasında sakin bir şekilde “Bakalım” (“We'll see”) der.
- At hediyesi: Bir gün çocuğa hediye olarak güzel bir at verirler. Köylüler koşup gelir: "Ne kadar harika! Ne kadar şanslı çocuk, müthiş bir at!" derler. Zen ustası cevap verir: "Bakalım."
- Bacak kırılması: Birkaç gün sonra çocuk attan düşer ve bacağını kırar. Köylüler üzüntüyle gelir: "Ne büyük felaket! Çocuğun bacağı kırıldı, çok kötü!" Usta yine sakin kalır: "Bakalım."
- Savaş çıkması: Kısa süre sonra ülkede büyük bir savaş çıkar ve hükümet köydeki tüm gençleri zorunlu askerliğe alıp cepheye gönderir. Ancak çocuğun bacağı kırık ve sakat olduğu için orduya alınmaz, köyde kalır. Köylüler sevinçle koşar: “Ne büyük şans! Çocuk savaştan kurtuldu, hayatta kaldı!” Zen ustası yine aynı cevabı verir: “Bakalım.”
Filmin bağlamı ve anlamı: Filmde bu anekdot, Sovyetler Birliği'nin Afganistan’dan çekilmesi sonrasında büyük bir zafer kutlanırken anlatılır. Gust Avrakotos, Charlie Wilson’a erken sevinmemeleri gerektiğini hatırlatmak ve dış politikadaki hamlelerin uzun vadede ne tür öngörülemeyen sonuçlar doğuracağını (örneğin Afganistan'da bırakılan boşluğun radikal gruplara ve gelecekteki krizlere zemin hazırlamasını) vurgulamak için bu hikâyeyi kullanır.
Tarihsel olayların iyi ya da kötü olarak anlık etiketlenemeyeceğini, her sonucun aslında yeni bir sürecin başlangıcı olabileceğini ifade eden derin bir metafordur.
Bunları, edebiyat olarak değil, iş yönetiminin tam da kendisi olarak anlatıyorum. Yıllar sonra Ethemefendi’de otururken Sahrayicedid’deki çeşmeden su almaya gittiğimde beklerken okumak için yanıma kitap alıyordum. Bir gün Leopold Infeld’in Einstein üzerine yazdığı bir kitabı okurken “sosyal” bir adam geldi ve selam verdi. Sonra da başladı konuşmaya: “Siz gençlerin okuması ülkenin geleceğinin güvencesi”nden girdi, bir sürü toplumsal mesaj verdi. Ben zaten okuyor olduğum için, bana okuma bilincimi artırmak da dâhil, sağladığı herhangi bir fayda yoktu. Üstelik de okumama engel oluyordu. Ben kısa cevaplarla sohbete son vermeye çalışıyordum ama ne mümkün. En sonunda konuları bitince, “ne okuyorsun?” diye sordu. “Einstein ve İzafiyet Teorisi” diye yanıt verdim. Sustu. Konuyla hiç ilgisi yoktu ve bu konuda onunla konuşacak bir şey de yoktu. Yanlış anlaşılmasın, ben bütün toplumun izafiyet teorisini öğrenmesi gerektiği düşüncesinde değilim. Ancak bu örnek, bana “eğer vaktin varsa” sözünün ne anlama geldiğini öğretti. Şehirdeki köylülük, hiçbir şeye zaman kalmamasını sağlayan bir temel altyapıydı. Dikkat ederseniz, Zen ustası sadece süreci izlerken hikâyenin oluşmasını sağlayan köylülerin yaptığı yorumlardır ancak bu yorumların hakikatin akışına herhangi bir etkisi yoktur ve yanıltıcıdır. Bu, benim için ilgi çekici bir ikilemdir ve sosyal medyayı takip etmeme nedenimi oluşturuyor ama bildirimlerim açık. Bir mesajı beğendikten sonra aşağı yukarı biraz hareket ediyorum. Bazen benim için yararlı olabilecek bir yorum ya da videoyu kendime e-postalıyorum. Sonra da çıkıyorum. Türkiye’nin köylüleşmesini sosyal medyayı takip ederek analiz edebilirsiniz. Zamanını bu şekilde harcayan bir toplumun, dünyada bir şey olmasını mümkün görmüyorum. Bunun tam tersi de geçerli.
Büyük Taarruz emri gece 4.30’da verildi
Bu yazı 26 Ağustos’ta yazılıyor. Bir önceki günün gecesinde yatmadan önce cep telefonumun alarmını gece 4:30’a kurdum ve o saatte kalkıp ekran görüntüsü aldım. iPhone’larda alarmı kapatmadan ekran görüntüsü alınmıyor herhalde; epey sorun oldu. Alarmı kapatınca ekran görüntüsünü alabildim. Sorun oldu diyorum ama her şey bir dakikadan kısa sürmüş olmalı ki 04:30’lu ekran görüntüm var ve bunu paylaşmayacağım. Sadece o saatte uyanık olmak istedim; Büyük Taarruz’un emrinin verildiği o dakikada. Sonra da yattım çünkü o sürecin bir parçası değildim ve bugün de öyle bir şey yok zaten ama yatmadan önce o gün o dakikada ne olduğunu biraz düşündüm. İnsanlar cep telefonlarında sosyal medyaya bakarken gelen emirle harekete geçmemişlerdi ya da “anne beni 4:30’da uyandır, işim var” diye yatmamışlardı. Müthiş bir hazırlık ile müthiş bir gizlilik bir arada hayata geçirilmiş ve zamanı geldiğinde tek tek askerler değil, koca bir ordu bir anda harekete geçmişti.
Buna günümüzden örnek vermeye kalkarsak, maçı kazandıran son dakika gol ya da basketten bahsedebiliriz. Başka örneği olan var mı? Bilmiyorum. Herkes zaten uyanıktır ve o an geldiğinde bitirici bir hareket yapılır. Bunu sağlayan ise zamanı yöneterek zamanlamayı yapmaktır. Agentic AI ya da yapay zekâ ajanlarına dayanan yeni ekonominin en önemli bileşeni bu yetenektir ve buna sahip olan insandır. Bazı insanlardır demek daha doğru.
Buna geçmeden önce Mustafa Kemal Paşa’nın Sakarya muharebeleri sırasındaki bir anekdotunu aktarmam gerekiyor. Cepheden gelen raporları inceleyen İsmet İnönü savaşın kaybedildiğini düşünürken ve Fevzi Çakmak da Mustafa Kemal’e bir şey olmaması için dua ederken Mustafa Kemal, raporu tekrar ettirdikten sonra düşmanın korkarak asker kaydırdığını ve son yedek güçlerini de savaşa soktuğunu belirtiyor ve savaşın kazanıldığını söyleyerek hücum emri verdiriyor. Matematik zekâ ile stratejik zekâ arasındaki bu fark, Agentic AI çağında en önemli başarı faktörü olarak karşımıza çıkıyor. Bugün insanlarla konuşurken tartışma sürekli yapay zekânın güvenilir olup olmadığına geliyor. Bu soruyu ortadan kaldırmak, daha güvenilir, etik ve sorumlu yapay zekâ geliştirmeye çalışmakla değil; Mustafa Kemal gibi kumanda ettiği gücü hizalayan ve resmi doğru okuyarak doğru kararlar alan liderler ile mümkün olabilir.
Ben üniversitede okurken aritmetik işlemciler ve lojik işlemciler olmak üzere iki tür işlemciden bahsediyorduk. Bu anekdottan yola çıkarak aynı ayrımın 1922’de insanlar bazında geçerli olduğunu da anlayabiliyoruz ancak yapay zekâ tasarımında büyük önem taşıyan bu ayrımın kökleri çok daha derine uzanıyor. Bunu anlamak için önce Mustafa Kemal’in taarruz planını yapay zekâ ile özetleyelim:
Mustafa Kemal Paşa, Büyük Taarruz'u düşmanın beklemediği bir noktadan vurarak tam bir baskın gerçekleştirmek ve Yunan ordusunu çember içine alıp imha etmek üzere planlamıştır.
Gizlilik ve aldatma planı
- Sessiz Sevkıyat: Türk ordusunun ana kuvvetleri, büyük bir gizlilikle üzerinden Afyon'un güneyine kaydırılmıştır.
- Gizli Toplantı: Komutanlar, Atatürk Ansiklopedisi verilerine göre Akşehir'de bir futbol maçı vesilesiyle bir araya gelerek planı son haline getirmiştir.
- Yanlış İzlenim: Mustafa Kemal Paşa'nın Ankara'dan ayrıldığı gizlenmiş, başkentte kalmaya devam ettiği yönünde gazete ilanları verilmiştir.
Askeri strateji ve taktik
- Güneyden Taarruz: Yunan ordusu asıl saldırıyı doğudan beklerken, Türk kuvvetleri güneyden Şuhut dağları arasından taarruza geçmiştir.
- Kurt Kapanı: Geçilemez denilen Kocatepe'deki siperler kısa sürede düşürülmüş, düşman kuvvetleri çember içine alınarak imha edilmiştir.
Bu noktada Mustafa Kemal’in askeri dehası ile Fatih Sultan Mehmet’inkini karşılaştırmasını istediğim yapay zekâ ikisi arasında benzerlik var mı soruma şu yanıtı veriyor:
Evet, Büyük Taarruz planı ile Fatih Sultan Mehmet’in savaş stratejileri arasında askeri deha açısından çok büyük benzerlikler vardır. Her iki lider de askeri literatürde “baskın” ve “şaşırtma” unsurlarını en üst seviyede kullanmıştır.
1. Beklenmeyen yön ve coğrafyayı zorlama
Fatih Sultan Mehmet: İstanbul'un fethinde Bizans zincirlerle Haliç’i kapatınca, gemileri karadan yürüterek düşmanın hiç beklemediği bir yönden Haliç’e indirmiştir.
Mustafa Kemal Paşa: Yunan ordusu asıl saldırıyı Eskişehir yönünden beklerken, Türk ordusunu sarp Şuhut dağlarından aşırarak düşmanın imkânsız gördüğü güney cephesinden vurmuştur.
2. Kusursuz stratejik gizlilik
Fatih Sultan Mehmet: "Sırrımı sakalımın bir kılı bilse koparırdım" sözüyle bilinir. Yapacağı seferlerin yönünü son ana kadar en yakınlarından bile gizlemiştir.
Mustafa Kemal Paşa: Büyük Taarruz öncesi ordu sevkiyatını gece yapmış, komutanları futbol maçı bahanesiyle toplamış ve Ankara’da çay partisi vereceği haberini yayarak taarruzu gizlemiştir.
3. Kuşatma ve imha taktiği (Kurt Kapanı)
Fatih Sultan Mehmet: Belgrad ve İstanbul kuşatmalarında düşmanı merkezde sabitleyip yanlardan sararak lojistik bağlarını koparmıştır.
Mustafa Kemal Paşa: Afyon'un güneyinden girerek Yunan ordusunun İzmir ve lojistik hatlarıyla olan bağını kesmiş, düşmanı Dumlupınar’da çembere alarak imha etmiştir.
Her iki liderde de büyük resmi görmek ve hesaplanabilir riskleri alarak sonuca ulaşmak dikkat çekici özellikler olarak karşımıza çıkıyor. Bir önemli özellik daha var: bu resme uymak değil, kendi resmini yapma isteği. Mustafa Kemal Paşa özelinde bunu, İttihat Terakki’yi yöneten troikanın başında yer alan Enver Paşa’nın genelkurmay başkanı olarak saraya katılmasından farklı olarak annesinin kendisini evlendirerek benzer bir kadere sürüklemesi planından kopmasıyla anlatabiliriz. Geleceği hayal etme, planlama ve oraya ulaşma pratiğinin yakın geçmişteki bir örneği de Steve Jobs ve benzer bir karaktere sahip olduğunu görüyoruz.
Steve Jobs’ın 1983 vizyonu
Apple’ın kurucusu Steve Jobs 1983’te Aspen’de yaptığı konuşmada, geçmişin birikimine hakim olduğunu, yeni teknolojileri kullanmaya başlarken eski alışkanlıklardan kopmamanın performansı düşürdüğünü ve ortalama işler yapmak yerine iyisini yapmak isteyen bir ekiple çalıştığını anlatıyor. 60 dolar aldığını söylediği 55 dakikalık konuşma biter bitmez de kesip sahneden iniyor. Yine babamın deyimiyle “Ne kadar ekmek, o kadar köfte” yapıyor. Jobs’ın beni etkileyen yanı, yeni vizyonu ortaya koyarken bunun gerçekleşmesinin önündeki teknik yetersizlik engellerini de belirtmesi ve gerçekleşeceği koşullara işaret etmesi.
Daha çok gündemde olmayan yazılımın dağıtımı konusunda radyoda dinlediği şarkının albümünü almaya giden plak alıcısının ne alacağını bilmesi örneğini verip yazılımı deneyip bilgisayara indirme modelini anlatması, geçmiş-gelecek köprüsünü nasıl kurduğunu gösteriyor. 55 dakikalık konuşmayı internette https://www.youtube.com/watch?v=t9HmOz8H0qI adresinde buldum. Ben o sürede şu kadar tweet okur, şu kadar yorum yazarım ve şu kadar dönüş hesabı yapmak yerine bunu dinlemenizin faydalı olduğunu düşünüyorum.
Ben de bu örnekte sıradan noktaları yakalamanın ötesine geçemeyen Google AI Modu’nun yaptığı çalışmayı bir öncel olarak burada aktarayım. Konuyu anlamanızı sağlıyor ama dehayı görmenizi sağlamaktan uzak. Önce konuşmanın ana başlıklarını ardından da gerçekleşme analizini aktarmak istiyorum.
Steve Jobs'ın 1983 yılında Aspen'deki Uluslararası Tasarım Konferansı'nda (IDCA) yaptığı bu ünlü konuşma, geleceğin mobil ve kablosuz teknolojilerine dair şaşırtıcı derecede doğru öngörüler barındırmaktadır.
Konuşmanın Özü ve Öngörüler
- Kitap Gibi Taşınabilir Bilgisayar (iPad): Jobs, gelecekteki en büyük amaçlarından birinin "bir kitabı andıran, yanınızda taşıyabileceğiniz ve kullanımı 20 dakikada öğrenilebilen inanılmaz derecede harika bir bilgisayar üretmek" olduğunu belirtmiştir. [2, 3]
- Kablosuz Ağ ve Radyo Bağlantıları: Bu taşınabilir cihazların bir kabloya ihtiyaç duymadan, radyo bağlantıları (radyo linkleri) sayesinde büyük veri tabanlarına ve diğer bilgisayarlara bağlanabileceğini öngörmüştür. [2]
- E-posta ve Mobil İletişim: İnsanların her yerden yürüyerek e-postalarına erişebileceğini ve iletişim biçiminin kökten değişeceğini ifade etmiştir. [4, 5]
- Dijital Mağzacılık (App Store Benzeri Sistem): Yazılımların ve programların telefon hatları üzerinden, uzaktan kredi kartıyla test edilerek veya satın alınarak cihaza yüklenebileceği bir sistemden bahsetmiştir. [1, 6]
- Google Street View / Dijital Haritalar: MIT'in Aspen'deki sokakları adım adım fotoğrafladığı bir deneyi örnek göstererek, gelecekte sokakların bilgisayarlar üzerinden ekranlarda gezilebileceğini anlatmıştır. [4]
- Ağ Teknolojileri Zaman Çizelgesi: Ofis içi ağların 5 yıl, evlere kadar giren ağların ise 10-15 yıl içinde yaygınlaşacağını tahmin etmiştir. [7]
Gerçekleşme analiz ise şu şekilde:
Steve Jobs'ın 1983 yılında ortaya koyduğu bu vizyonlar tek bir günde değil, yaklaşık 15 ila 30 yıllık bir süreçte ve farklı aşamalarla gerçeğe dönüştü:
1. Ofis ve Ev Ağları (İnternet)
- Jobs'ın Tahmini: Ofis ağlarının 5 yıl (1988), ev ağlarının ise 10-15 yıl (1993-1998) içinde yaygınlaşacağını söylemişti.
- Gerçekleşme Zamanı: 1990'ların ortasından sonuna kadar. Tim Berners-Lee 1989'da World Wide Web'i (WWW) icat etti. Çevirmeli ağlar (Dial-up) ve erken dönem geniş bant internet, tam da Jobs'ın işaret ettiği gibi 1995-2000 yılları arasında evlerin vazgeçilmezi oldu.
2. Taşınabilir "Kitap Gibi" Bilgisayarlar (iPad ve Laptop)
- Jobs'ın Tahmini: Yanınızda taşıyabileceğiniz kitap boyutunda bir bilgisayar vizyonu.
- Gerçekleşme Zamanı: 2010. Apple, Jobs'ın bu tarifine kelimesi kelimesine uyan ilk iPad modelini 2010 yılında piyasaya sürdü. Daha öncesinde, 2008 yılında bir zarfın içinden çıkararak tanıttığı MacBook Air de bu taşınabilir bilgisayar felsefesinin (tasarım ve hafiflik anlamında) ilk somut adımlarından biriydi.
3. Kablosuz ağlar ve mobil iletişim (Wi-Fi ve hücresel veri)
- Jobs'ın Tahmini: Kablolara ihtiyaç duymadan radyo sinyalleriyle veri tabanlarına bağlanmak ve yürürken e-posta okumak.
- Gerçekleşme Zamanı: 1999-2007 arası. Apple, 1999 yılında iBook bilgisayarlarıyla birlikte AirPort (Wi-Fi) teknolojisini tüketiciyle buluşturarak kablosuz interneti standartlaştırdı. İnsanların sokakta yürürken e-postalarına ve internete rahatça erişmesi ise 2007 yılında iPhone'un tanıtılması ve 3G teknolojilerinin yaygınlaşmasıyla ana akım haline geldi.
4. Dijital yazılım mağazası (App Store)
- Jobs'ın Tahmini: Yazılımların telefon hatları üzerinden uzaktan kredi kartıyla satın alınması.
- Gerçekleşme Zamanı: 2008. Apple, iPhone'un çıkışından bir yıl sonra App Store'u açtı. Bu sistem, Jobs'ın 25 yıl önce kurguladığı "aracıları ortadan kaldıran ve doğrudan cihaza yükleme yapan" dijital dağıtım modelinin tam karşılığı oldu.
5. Dijital sokak haritaları (Google Street View)
- Jobs'ın Tahmini: Bir aracın tüm sokakları fotoğraflaması ve bilgisayardan bu sokaklarda gezilebilmesi.
- Gerçekleşme Zamanı: 2007. Google, kameralı araçlarla dünyayı sokak sokak fotoğrafladığı Google Street View hizmetini tam olarak Jobs'ın tarif ettiği yöntemle 2007 yılında kullanıma sundu.
Özetle Jobs, 1983 yılında henüz kişisel bilgisayarlar bile evlerin yüzde 10'una girmemişken, bugün cebimizde taşıdığımız ve hayatımızı yönettiğimiz akıllı telefon ekosistemini 25 yıl önceden neredeyse kusursuz bir kronolojiyle tahmin etmiştir.
Buna eklenmesi gereken, Jobs’ın bunları yapma konusunda sağladığı katkı; daha doğrusu bunların birçoğunu yapması. Bu da vizyon, planlama ve zaman yaratmanın birlikte bulunması ile sağlanan bir başarı.
Hepsinin iktisadını ele aldığımızda ise, “muhakkak okumalısın yavrum” tavsiyesinin sonuna “eğer vaktin varsa” ifadesinin eklenmesi ile mümkün olduğunun altını çizmeliyim. Bunu, stratejik başarı koşulu olan “önceliklendirme” ya da kaynak yönetimi olarak ele alabiliriz ama ekmek ile köfte arasındaki ilişki olarak tanımlamak daha halka yakın bir anlatım olacaktır. Yazı uzadığı için şimdilik sadece refere etmekle yetiniyorum ama belirli koşulları yerine getirince başarıya ulaşmak rastlantı değildir. Bizde Steve Jobs’ın muadili bir kişi Hüseyin Rahmi Gürpınar’dır. Kendisini inceleyerek 45 eser veren bu kişinin iş modeli ile Jobs’ın kendi hayatına yaklaşımı arasındaki benzerliği yakalamanızı tavsiye ederim; edebi kaygılarla değil, iş modeli ve zamanın iktisadı boyutlarıyla.
Yorumlar (0)
Giriş yaparak yorum yazabilirsin.
İlk yorumu sen yaz.